Ünite 4: Dile Dayalı Yeni Bir A Priori Anlayışı: Erken Dönem Wittgenstein

Wittgenstein (1889-1951)

Ludwig Wittgenstein, 1889’da Viyana’da zengin bir ailenin çocuğu olarak doğdu O dönem Viyana, kültürel açıdan canlıydı. Dönemin yazarları ve sanatçıları, Ludwig’in büyüdüğü evin ziyaretçileri arasındaydı. Babası, mühendis ve sanayiciydi. Annesi müziğe meraklıydı. Ludwig de müzik dâhil pek çok alanda yeteneklerini geliştirme fırsatı buldu. Ailenin geçmişinde psikolojik sorunları olan ve bu nedenle intihar eden kişiler de vardı. Ludwig’in kendisi de hayatı boyunca psikolojik sorunlarla boğuşmak durumunda kaldı.

Üniversite çağına gelince Wittgenstein, mühendislik okumak üzere önce Berlin’e, daha sonra da Manchester’a gitti. Bir süre uçurtmalar ve uçak pervanesi tasarımı üzerine çalıştı. İlgisi zamanla matematiğe ve daha sonra matematiğin temellerine ilişkin sorunlara kaydı.

Frege kendisine Cambridge’e gidip Russell ile çalışmasını önerdi. Wittgenstein, Frege’nin bu tavsiyesini tuttu ve 1911’de Cambridge’e gitti.

Birinci Dünya Savaşı başladığında Wittgenstein Tractatus Logic-Philosophicus üzerinde çalışıyordu. Wittgenstein, Avusturya ordusuna yazıldı. Savaş sırasında, yaklaşık bir yılını savaş esiri olarak bir İtalyan esir kampında geçirdi. Bu esirlik döneminde, Tractatus’u tamamladı. Bu eserinde, dil, mantık, mutluluk vb. pek çok konuyu ele aldı ve eseri tamamladığında, ele aldığı konuları nihaî olarak çözdüğüne ikna olarak felsefeyi bıraktı ve Avusturya köylerinde öğretmenlik yapmaya başladı.

Daha sonra Moris Schlick’in ve Friedrich Waismann’ın davetiyle Viyana Çevresi ile 1924 – 1932 yılları arasında tartışmalarda bulundu. Felsefe alanında yapılacak bir şey kalmadığına dair fikrini değiştirdi. 1929’da Cambridge’den aldığı davet üzerine, daha önce yayımlanmış olan Tractatus’u doktora tezi olarak sundu ve akademik hayata geri döndü.

İkinci Dünya Savaşı sırasındaki bir dönem hariç, hayatının geri kalanını Cambridge’de geçirdi. Bu dönemde hiçbir yayın yapmadı. Bazı çalışmaları, gayrı resmi olarak felsefe çevrelerinde okundu. Tractatus’tan sonra ikinci büyük eseri olan Philosophical Investigations ölümünden sonra1953’te yayımlandı.

Yaşam, Felsefe ve Konuşma

Wittgenstein’ın temel kaygısının “Nasıl yaşamalıyız?” sorusuna bir cevap bulmak olduğu söylenebilir. Daha çok neyin söylenemeyeceğini açığa çıkarmak amacındadır. Wittgenstein’ın bu yaklaşımı, Kant’ın metafizik eleştirisini hatırlatmaktadır.

Kant, Kritik der reinen Vernunft adlı eserinde aklın kendi sınırları içerisinde neyi bilebileceğini ortaya koyarak, bilinemez ve üzerinde söz söylenilemez olanı açığa çıkarmaya çalışmıştır. Kant’a göre bizim bilgimiz, görüngüsel olanla sınırlıdır; kendi başına olanı düşünebilmekle beraber onun hakkında bir bilgi sahibi olmamız olanaksızdır. Ayrıca Tanrı, ruh ya da evrenin tamamı gibi, görümüzde temsil edemeyeceğimiz idealar hakkında akıl yürütmemiz ve doğru bir takım sonuçlara ulaşmamız da olanaksızdır. Wittgenstein da benzer bir çizgide ilerlemektedir. Ancak, belki de onun projesi daha da köktencidir. Wittgenstein, neyin düşünülemez olduğunu dilin sınırları içerisinde belirlemeye çalışmaktadır.

Ancak burada, bir sorun mevcuttur. Sınır çizmek, akla öncelikle coğrafî bir resmi getirmektedir. Bu bağlamda çizilen bir sınır, belli bir bölgeyi sınırın içi ve dışı olarak ikiye ayırır. Dolayısıyla, sınırın içi kadar dışına da bir varlık atfedilmiş olur. Nasıl olur da sınırın dışındaki bölgeye varlık atfetmeksizin bir sınır çizilebilir? Wittgenstein bu işi dil vasıtasıyla başarmaya çalışmaktadır.

Mantık ve Dil

Wittgenstein, felsefî sorunların çözümü için anahtarı mantıkta görmektedir. Felsefenin sorunların ortaya çıkmasının nedeni, dilin mantığının yanlış anlaşılmasıdır. Tractatus’un yazılış amacı da bu bağlamda ortaya konulur:

“Kitabın tüm anlamı şu sözcüklerle ifade edilebilir: Söylenilebilecek her şey açıkça söylenilmelidir, konuşamayacağımız hakkında ise sessizliğimizi korumalıyız.”

Dilin mantığını açığa kavuşturmak, dilin sınırlarının da görülmesini sağlar.

Dünya, Dil ve Resmetme

Tractatus kısa, numaralandırılmış aforizmalardan oluşur. Yedi temel aforizma 1’den 7’ye kadar numaralarla sunulur. Her bir aforizmanın altındaki açıklama ve yorumlar 1.1, 3.1 biçiminde, söz konusu açıklamaya dair görüşler 1.11, 3.11 biçiminde numaralandırılmıştır.

Tractatus’un açılış cümleleri şu şekildedir:

1. Dünya olduğu gibi olandır.

1.1. Dünya şeylerin değil olguların bir toplamıdır.

Dünya hakkında fikirlerini bu biçimde ifade eden Wittgenstein, daha sonra dilin neliğine yönelir. Bir olgu durumunu resmeden bir çizim düşünelim. Olgu, gerçekte olup biten şeyin kendisidir. Çizim ise olanaklı bir olgu durumunu resmeder.

2.1. Biz olguları kendimize resmederiz.

2.12 Bir resim gerçekliğin bir modelidir.

2.131 Bir resimde resmin unsurları nesnelerin temsilcileridir.

2.14 Bir resmi oluşturan şey, unsurlarının bir diğeriyle belirli bir bağıntı içerisinde olmalarıdır.

2.141 Bir resim bir olgudur.

Her bir resmin belirli bir yapısı vardır. Birtakım unsurların böyle bir yapı içerisinde düzenlenebilme olanaklılığı bize, resimsel biçimi verir. Resimsel biçim varlığını bir olguya ya da o olguyu temsil eden bir resme bağlı değildir. Söz konusu olanaklılık, bir resimde fiilî hale gelebileceği gibi çok farklı resimlerde de fiilî hale gelebilir. Tüm bu resimlerin, aynı resimsel biçime sahip olduğunu söyleriz.

Resim, ister resmettiği gerçekliği doğru biçimde resmetsin, ister etmesin, resimle gerçeklik arasındaki bu ortak şey, resimsel biçimdir.

Wittgenstein, resim terimini çok geniş bir anlamda kullanmaktadır. Resim, sadece iki boyutlu bir çizim olmak durumunda değildir. Ona göre, her bir resim mantıksal bir resimdir. Mantıksal resimler, dünyayı doğru ya da yanlış resmedebilir. Wittgenstein tüm olanaklı olguların ya da olanaklı tüm nesnelerin, olanaklı tüm bağıntılarının mevcut olduğu bir mekândan söz eder ve bu mekâna mantıksal uzay adını verir. Mantıksal uzay sadece fiilî olgu durumlarını değil, tüm olanaklı olgu durumlarını da kapsar.

Wittgenstein, resimlerin neliğini şu şekilde ortaya koyar:

2.202 Bir resim mantıksal uzayda olanaklı bir durumu temsil eder.

Bu görüşlerden hareket ederek bir resmin doğru ya da yanlış olmasından nasıl söz edilebilir?

2. Bir resim temsil ettiğini doğruluğundan veya yanlışlığından bağımsız olarak, resimsel biçimi vasıtasıyla temsil eder.

2.1. Bir resmin doğru veya yanlış olduğunu söyleyebilmek için onu gerçeklikle karşılaştırmalıyız.

2.2. Sadece resme bakarak resmin doğru veya yanlış olup olmadığını söylememiz mümkün değildir.

2.225 A priori olarak doğru olan resimler yoktur.

Bir resmin doğru olması, resmettiği olgunun fiilî olmasını gerektirir. Bunu anlayabilmek için ise resmin olgu ile karşılaştırılması zorunludur. Eğer Wittgenstein haklı ise bu, akılcı tüm epistemoloji anlayışlarının yanlış yolda olduğunu gösterir. Herhangi bir resim ne kadar açık ve seçik olursa olsun, olgulardan bağımsız olarak doğru ya da yanlış olamaz.

Düşünce ve Dil

Wittgenstein mantıksal resimlerin bir çeşidi üzerinde özellikle durur ki bunlar, düşüncelerdir.

3- Olguların mantıksal resmi bir düşüncedir.

3-001 ‘Bir olgu durumu düşünülebilirdir”: Bunun anlamı onu kendimize resmede- bilmemizdir.

3.01. Doğru düşüncelerin toplamı dünyanın bir resmidir.

3.02. Bir düşünce hakkında olduğu durumun olanağını içerir.

Düşüncelerimiz de Wittgenstein’a göre resimlerdir. Bu durumda sorulacak bir soru şudur: Düşünceler nasıl iletilebilir? Wittgenstein bunun cevabını şu şekilde vermektedir:

3.1.Bir önermede bir düşünce duyular tarafından algılanacak surette dışa vurulur.

3.11 Biz bir önermenin (sözlü veya yazılı vb.) algılanabilir işaretini olanaklı bir durumun izdüşümü olarak kullanırız.

Dolayısıyla, düşünceler ifadelerini algılanabilir işaretlerde, dilde, bulur. Bu noktada, Wittgenstein’ın dilin sınırlarını çizerek düşünceye nasıl sınır çekebileceği anlaşılır hale gelir. Wittgenstein, dille karşılaştığımızda, dilin mantığını kolayca çözemeyebileceğimizi ve bu nedenle dilin düşünceyi gizlediğini öne sürer.

Dilin saklı özünü açığa çıkaran, mantıktan başka bir şey değildir. Wittgensten, hocası Russell’ı izleyerek dilin yüzeysel grameri ile dilin mantığını birbirinden ayırır. Frege, Russell, Whitehead gibi mantıkçıların çalışmaları ile gelişmekte olan modern mantığın, dilin içsel yapısını yansıtmakta yetkin olduğunu savunur.

Bir önermeyi dikkate aldığımızda, önermeyi oluşturan unsurlar nelerdir? Wittgenstein, söz konusu bu temel unsurların adlar olduğunu söyler. Gündelik dilde karşımıza çıkan diğer sözcükler, önermenin aslî unsurları değildirler. Önermeler, adlardan ve onların belli bağıntılar içerisinde yer almalarından ibarettir. İsimlerin kendileri daha basit unsurlara indirgenemez. Kendileri basit işaretlerdir. İsimler, nesnelere işaret ederler. Önermelerin yapısının bu biçimde ortaya konulması Tractatus’un girişindeki aforizmaları anlaşılır kılmaktadır.

Doğru cümleler olguları temsil eder. Dünya, doğru cümlelerin bütünü tarafından temsil edildiğine göre, nesnelerin bir yığını olamaz. Dünya, nesnelerin değil, olguların bir toplamıdır. Mantıksal uzaydaki olgular, dünyayı oluşturur ve bu itibarla, dünya olduğu gibi olanların tümüdür.

Wittgenstein, birden fazla basit önermeyi içeren karmaşık önermelerin çözümlenmesi sonucu atomsal ya da temel önermelere varacağımızı söyler. Temel önermelerin önemli bir özelliği ise doğruluk değerlerinin bir başka önermeden türetilememesidir. Bir başka deyişle, temel önermelerin doğruluk değerleri birbirlerinden bağımsızdır. Temel önermeler olgu durumlarını temsil ettiklerine göre olgu durumları, birbirlerinden bağımsızdır. Bu açıklamalar Tractatus’un girişindeki bazı önermeleri anlamamıza yardımcı olmaktadır:

1.2. Dünya olgulara bölünmüştür.

1.3. Herhangi bir şey diğer her şey aynı kalmak üzere olabilir de olmayabilir de.

İşte bu önermeler, mantıksal atomculuk kavramının tam bir tarifini içerir. Atomsal olgular arasında, mantıksal – zorunlu bağlar bulunmamaktadır. Öte yandan bileşik önermeler arasında mantıksal – zorunlu bağlar olabilir. Bileşik önermeler arasındaki mantıksal bağları göstermek üzere Wittgenstein, bugün, önermeler mantığında sıklıkla kullanılan doğruluk tablolarını inşa etmiştir.

Mantıksal Doğruluk

Wittgenstein’a göre hiçbir resim, a priori olarak doğru olamaz. Basit (temel) önermeler söz konusu olduğunda, iki ayrı olanaklılık vardır: Önerme doğru olabilir veya önerme yanlış olabilir.

Bileşik önermeler söz konusu olduğunda, basit önermelerin aldıkları farklı doğruluk değerleri, bir doğruluk tablosunun farklı satırlarını oluşturur. Bu şekilde oluşturulan her bir satır, bize olanaklı bir dünya verir. P ve q önermelerinin ikisi de doğruysa bu durum olanaklı bir dünyaya karşılık gelir.

Bileşik önermelerin kuruluşunda kullanılan önerme eklemleri, önermelerin içeriğine ait değildir; önermelerin yapılarının bir parçasıdır. Bir kısım birleşik önerme biçimleri zorunlu olarak doğrudur ve mantıksal bir doğrudur. Böyle bir önermeye Wittgenstein, totoloji adını verir. Bazı önerme biçimleri, zorunlu olarak yanlıştır ve mantıksal bir yanlışlıktır. Bu önerme biçimine, çelişki adı verilir. Başka bir bileşik önerme ise en az bir olanaklı dünyada doğru, en az bir olanaklı dünyada yanlış değerini alabilir. Bu bileşik önerme biçimi ise olumsal olarak adlandırılır.

Bu değerlendirmelerden çıkacak bir sonuç şudur: Mantıksal doğru ve mantıksal yanlış önermeler, bileşik önermeler olmak durumundadır. Basit (temel) önermeler, olguları resmettikleri için olumsaldır ve mantıksal olarak doğru ya da yanlış olamaz. Totolojiler ve çelişkiler, bir olguyu resmetmez. Temel önermeler, bir olgu durumunun olup olmadığını söylediği için içeriği olan bir şey söylemekte, bu itibarla da bir olguyu resmetmektedir.

Söyleme ve Gösterme

Wittgenstein’a göre önermeler bir şey söyler ve gösterir.

4.022. Bir önerme anlamını gösterir.

Bir önerme, eğer doğru ise şeylerin nasıl olduğunu gösterir ve şeylerin öyle olduğunu söyler. “Tüm kuğular beyazdır.’’ önermesi kendi anlamını gösterir. Önermenin ne anlama geldiğini görmek istersek, önermeyi anlamamız için neyin gerekli olduğunu sorarız. Önermeyi anlamak, onun anlamını kavramaktır. Önermenin anlamını kavramak ise eğer önerme doğru ise şeylerin nasıl olması gerektiğini anlamaktır. Bu önermeyi anladığımızda, rastlayacağımız her bir kuğunun beyaz olacağını bilmek demektir. Öte yandan, aynı önerme tüm kuğuların beyaz olduğunu da söyler. Bu itibarla doğru ya da yanlış olabilir.

Totolojilerde ve çelişkilerde ise bir sınır durumu söz konusudur: Totolojiler ve çelişkiler, hiçbir şey söylemediğini gösterir. Eğer bir şey söylemediklerini gösteriyorlarsa totolojilerin ve çelişkilerin herhangi bir önemi var mıdır? Onlar, mantıksal uzayın yapısını açığa çıkarırlar. Neyin olanaklı neyin olanaksız olduğunu ortaya koyarlar. Aynı zamanda totolojiler, mantıksal (zorunlu) önermelerdir. Tractatus’a göre, tüm mantıksal çıkarım kuralları, bir totoloji biçiminde ifade edilebilir.

Bu, şüphesiz, önermeler mantığı için doğrudur ancak, yüklemler mantığında durum farklıdır. Öte yandan daha sonraki yıllarda Wittgenstein niceleyici içeren tümel ya da tikel önermelerin de basit önermelere çözümlenebileceğini savunmuştur.

Mantıksal önermelerin doğruluğuna, sadece işaretlerin dizilimine (sentaksa) bakarak karar verilebilir. Bu itibarla da mantıksal önermeler a priori önermelerdir. Doğruluklarına karar vermek için, gerçeklikle bir karşılaştırma yapmak gereksizdir. Bu itibarla mantıksal uzayın yapısı, mantıksal doğruluk üzerinden tam olarak bilinebilirdir. Wittgenstein bunu, “Mantıkta asla sürprizlere yer yoktur.” sözleriyle ifade eder

Düşüncenin Sınırlanması

Elimizde, tüm temel önermelerin bulunduğunu varsayalım. Olanaklı tüm birli ve ikili doğruluk fonksiyonları da tanımlanmış olsun. Bu durumda, olanaklı tüm önermeleri içeren bir küme oluşturabiliriz. Bu kümenin bir kısım elemanları, totolojiler ve çelişkiler olacaktır. Geriye kalan önermeler ise olanaklı tüm olguları temsil edebileceklerdir. Bir başka deyişle, mantıksal uzayın tamamını temsil edebileceklerdir. Bu olanaklı önermelerin dışında kalan, sadece anlamsız olandır. Dolayısıyla, düşünülebilir olanın sınırı dilin içerisinden çizilmiş olmaktadır. Söylenemez bir şeyi söylemeye kalktığımızda bu sınır, kendini gösterecektir.

Örneğin, “Dünya gerçekten var mı?”, “Dünya niçin var?”, “Tanrı var mı?” gibi sorular aslında birer soru değildir. Bunlara cevap olarak verilebilecek ve bir olguyu temsil eden bir önerme bulunmamaktadır.

Totolojiler ve çelişkiler bir yana bırakılırsa söylenilebilir olan, olguları resmedendir. Bu durumda, olguları resmeden doğru önermelerin toplamı bize, bilim dediğimiz etkinliğin alanını verir. Bu durumda, felsefe hakkında ne söyleyebiliriz?

4.111 Felsefe doğa bilimlerinden birisi değildir.

Felsefe, düşüncelerin mantıksal olarak açıklığa kavuşturulmasını amaçlar.

Felsefe, bir doktrin değil, bir etkinliktir.

Felsefî, bir çalışma, tariflerden/açıklamalardan oluşur.

Felsefe, “felsefî önermeler”le değil, önermelerin açıklığa kavuşturulması ile nihayet bulur.

Felsefe olmaksızın düşünceler kapalı ve muğlaktır.

Felsefenin görevi, onları açıklığa kavuşturmak ve onlara keskin sınırlar kazandırmaktır.

Eğer Wittgenstein’ın bu görüşleri doğruysa, felsefe tarihi sahte bazı sorulara verilmiş sahte bazı cevaplarla dolu olacaktır. Wittgenstein’ın bu görüşlerini, Tractatus’taki önermelere uygularsak nasıl bir sonuç elde edebileceğimizi de sorabiliriz, Mantık, dil, felsefe, bilimler, hayat, mistisizm vb. hakkında Wittgenstein’ın tüm söyledikleri, kendi ortaya koyduğu testi geçebilmekte midir? Wittgenstein’ın bu soruya verdiği bir yanıt mevcuttur:

6.54. Benim önermelerim şu anlamda tarifler olarak iş görürler: Beni anlayan kişi – onları basamaklar olarak kullandığında ve onların ötesine tırmandığında – sonunda onların anlamsızlığını fark eder. (O, lafın gelişi, tepesine tırmandıktan sonra merdiveni atmalıdır.) O bu önermeleri aşmalıdır ve o zaman, dünyayı dosdoğru görecektir.

Ahlak Felsefesi

Wittgenstein, Tractatus’u yayımlatma aşamasında bir yayıncıya yazdığı mektupta, etik ile ilgili ne yazıp ne yazmadığını şu şekilde açıklar:

Kitabın temel noktası, etikle ilgilidir. Bir ara önsöze, şimdi orada olmayan bir cümle katmak istemiştim, ama şimdi burada sizin için yazıyorum, çünkü bu cümle, sizin çalışmayı anlamanız için bir anahtar olacaktır. O zaman yazmaya niyetlendiğim şey şuydu: Çalışmam iki kısımdan oluşuyor: Burada sunulan tüm yazmadıklarım ve (işte bu ikinci kısım asıl önemli olandır). Benim kitabım ahlâk felsefesi ile ilgili olana kendi içinden bir sınır çekmektedir ve şuna kaniyim ki bu söz konusu sınırları çizmenin karışıklık ve muğlaklık içermeyen yegâne yoludur. Kısacası, inanıyorum ki günümüzde diğerleri sadece gaz çıkarmaktadır. Ben kitabımda onun (etiğin) hakkında sessiz kalarak her şeyi tam olarak yerli yerine yerleştirmeyi başardım.

Wittgenstein bu yazdıkları ile neyi anlatmak istemektedir? Söz konusu etik ile ilgili olanın bu resim içerisindeki yeri neresidir?

6.4. Tüm önermeler eşit değerdedir.

6. 41 Dünyanın anlamı dünyanın dışında yer almalıdır. Dünyada her şey olduğu gibidir ve her şey, meydana gelmekte olduğu gibi meydana gelir: Onun içinde hiçbir değer yoktur ve eğer var olsaydı, hiçbir değeri olmazdı. Eğer değeri olan herhangi bir değer varsa, o olanın ve meydana gelenin alanının dışında yer almalıdır.

6. 42. Ve öyleyse etiğin önermelerinin var olması olanaksızdır. Önermeler, daha yüksek olan hiçbir şeyi ifade edemezler.

6.421. Açıktır ki etik sözcüklere dökülemez. Etik aşkınsaldır.

Etik bu dünyaya ait değildir; kendimiz de bu dünyaya ait değiliz. Benim herhangi bir şeyi isteyip yapabilmem, pek çok şeyin, benim elimde olmayan pek çok şeyin gerçekleşmesine bağlıdır: Nöronların uyarımları iletmesine, kasların kasılmasına, bir sürü dışsal şartın yerine gelmesine vb. Bunların hepsinin olması ve benim dünyada bir şeyi yapmam, irademi aşan bir durumdur. Bu durumda, bana ait olan tek eylemim, benim bir şeyi istememdir. Benim istemem, benim eylemimdir. Söz konusu bu eylemin iyi ya da kötü olmasından veya bu eylemin sonucunda mutlu olup olmamamdan söz edilebilir:

“… yapacaksın” biçiminde bir etik yasa ortaya konulduğunda, akla gelen ilk düşünce “Eğer bunu yapmazsam ne olur?” sorusudur. Ancak açıktır ki etik sözcüklerin genel geçer anlamında ceza ve ödülle ilgili değildir. Dolayısıyla, eylemin sonuçlan hakkındaki sorumuz önemsizdir. Ortaya koyduğumuz soruyla ilgili doğru olan bir şey olmalıdır. Etik bir tür ödül ve ceza gerçekten olmalıdır, ancak bunlar eylemin kendi içinde bulunmalıdırlar. (Açıktır ki ödül, hoş olan bir şey; ceza ise hoş olmayan bir şey olmalıdır.)

İradenin iyi kullanımı, etik açıdan iyi davranışlar, beraberinde özneye “farklı” bir dünyada bulunma ve bu dünyada mutlu olma olanağı verir. Söz konusu mutluluk, mutlak anlamda değerli bir şeye sahip olmaktır. Bu anlamda değerli olan ne olabilir? Wittgenstein, 1929 veya 1930 yılında verdiği ve 1965 yılında yayımlanan “Lectures on Ethics” adlı dersinde, bu tür iki deneyimden söz eder: “Dünyanın varlığına karşı hayrete düşmek” ve “mutlak olarak güvende hissetmek”. Bu tür ifadeler, Wittgenstein’ın “mistik”ten ne anladığı ile ilişkilidir:

6.44. Dünyada şeylerin nasıl olduğu değil, onun var olması mistiktir.

6.45. Dünyayı sub specie aeternie [sonsuzluğun bakış açısından] görmek, onu bir bütün olarak görmektir – sonlu bir bütün olarak görmektir. Dünyayı sınırlı bir bütün olarak hissetmek – işte bu mistik olandır.

Mutluluk, dünyayı olduğu gibi, bir bütün olarak görmek, korku ve umutlardan azade bir biçimde dünya ile karşı karşıya kalmaktır. Mistik olanın deneyimi anlatılabilir mi? Tam bu noktada Tractatus’un son önermesini hatırlamak yararlı olabilir:

7. Konuşamadığımız hakkında sessizliğimizi korumalıyız.