Ünite 5: Diğer Sömürgeci Ülkeler (Almanya, İtalya, Belçika)

Avrupa Siyasetine Yeni Sömürgeci Güçlerin Katılması

XVI. ve XVII. yüzyıllarda İspanya, Portekiz, Hollanda, Fransa ve İngiltere dünyanın pek çok bölgesinde çok büyük sömürgeler kazandılar. XVIII. yüzyıldan itibaren İspanya ve Portekiz, sömürgelerinin bir kısmını dolayısıyla da güçlerini kaybetmeye başladı. Buna paralel olarak İngiltere de Kuzey Amerika’daki kolonilerine bağımsızlık vermek zorunda kaldı. Fransız İhtilalinden sonra Avrupa’da yapılan koalisyon savaşlarında Fransa’nın sömürge imparatorluğu da küçüldü. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de başlayan birinci Sanayi İnkılabı 1800’lerden sonra diğer Avrupa ülkelerine de yayıldı. Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri hızla sanayileşti. Bu ülkelere daha sonra Japonya ve Rusya da dâhil oldu.

XIX. yüzyılda hızlanan sanayileşme ile buhar makinesinin kara ve deniz araçlarında kullanılması üzerine XVI. yüzyıldaki birinci ticaret atılımına benzer şekilde ikinci ticaret devrimi yaşandı. Bu süreçte sanayileşen ülkeler, üretim için ham madde, üretilen ürünler için de pazar ve yatırım sahaları aramaya başladılar. Almanya ve İtalya da ulusal birliklerini tamamlamaları ve Avrupa güçler dengesinde kendilerine yer bulmaları üzerine sömürgecilik politikalarına yöneldiler. Böylece sömürgecilik alanında Avrupa’da bloklaşmalara ve dünya savaşlarına sebep olacak yeni bir dönem başladı.

Almanya’nın Ulusal Birliğini Kurması

Çıkış sebebi din ve Avrupa kıtasıyla sınırlı olan Otuzyıl Savaşları (1618-1648), “modern öncesi son savaş” idi. Ardından yapılan Westfalya Antlaşması (1648) Avrupa’da ulus devletlerin doğuşuna zemin hazırladı. Avrupa kıtasının dışında sömürge sahalarına da yayılan Yediyıl Savaşları’nda (1755-1763) Portekiz, İspanya, İngiltere, Hollanda, Avusturya ve Rusya arasında farklı ittifaklar yapıldı. Bu savaşlara küçük bir ülke olan Prusya da katıldı. Prusya, ardından Yediyıl Savaşları’nda Fransa, Avusturya ve Rusya’nın ortak ordularını püskürtmeyi başardı. Fransız İhtilali akabinde 25 yıl süren 7 koalisyon savaşı Viyana Kongresi (1815) ile sona erdi. Bu kongrede alınan kararlarla Avrupa’da siyasî, coğrafi dengeler ve sınırlar korundu. Avusturya’nın etkisiyle Almanya parçalanmış olarak bırakıldı. Prusya’nın Alman ulusal birliğini kurabilmesi için Fransa ve Avusturya’yı durdurması gerekiyordu.

Prusya, 1818 yılında çıkardığı bir kanunla ülke içindeki iç gümrükleri kaldırarak ekonomik birliğini tesis etti. Ardından 1819-1836 yılları arasında Avusturya ve Bohemya hariç tüm Alman devletleri Alman Gümrük Birliği’ne katıldı. 1849 yılında da Alman Parlamentosu Prusya kralı IV. Friedrich Wilhelm’e Alman imparatorluk tacını sundu. Prusya kralının Avusturya’dan çekinmesi gibi gerekçelerle bu teklifi kabul etmemesi üzerine Alman ulusal birliğinin kurulması bir süre daha gecikti.

Alman ulusal birliğinin kurulmasında Prusya Başbakanı Prens Otto von Bismarck (1815-1898) birinci derecede etkili oldu. Bu amaçla önce 1 Şubat 1864’te Danimarka’ya savaş ilan etti. Savaşın sonunda 30 Ekim 1864’te yapılan Viyana Antlaşması’yla Danimarka, Schleswig, Holstein ve Lauenburg dukalıklarını Prusya ve Avusturya’ya bıraktı. Ancak bu dukalıklar yüzünden Prusya ve Avusturya’nın arası açıldı. 1866 yılında çıkan savaşı Prusya kazanmasına rağmen Bismarck, Viyana’yı işgal etmedi. 23 Ağustos 1866’da yapılan Prag Antlaşması’yla biri Main Nehri’nin kuzeyinde Prusya’nın başkanlığında diğeri de güneyinde iki Alman konfederasyonu kuruldu. Ayrıca Avusturya, Schleswig ve Holstein’i Prusya’ya, Venedik’i ise İtalya’ya bıraktı. Böylece Avusturya’nın Alman devletleri üzerinde yüzyıllardır süren üstünlük ve nüfuzu kırıldı.

Almanya Başbakanı Bismarck’ın yürüttüğü askerî ve diplomatik faaliyetlerin sonucu olarak 1871 yılında Prusya önderliğinde Almanya İmparatorluğu kurulmuş oldu. Böylece Viyana Kongresi’yle tesis edilen Avrupa güçler dengesi ve siyasî haritası değişti. Almanya, Avrupa güç dengeleri üzerinde olduğu gibi dünya politikaları üzerinde de önemli bir aktör oldu.

İtalya’nın Ulusal Birliğini Kurması

Fransız İhtilali (1789) akabinde yapılan koalisyon savaşları sırasında III. Napolyon tarafından İtalyan Krallığı kurulmak suretiyle İtalyan ulusal birliği yönünde ilk teşebbüs yapılmıştı. Koalisyon savaşları sonunda yapılan Viyana Kongresi’nde İtalya, Piemonte Krallığı, Toskana, Modena, Parma Dukalıkları, Luqas Prensliği, Kilise Devleti ve Napoli Krallığı olarak eskiden olduğu gibi küçük devletlere ayrıldı ve mevcut durum korundu. Gerek İtalyan ulusçularının gerekse halkın ortak talebi yabancıların İtalyan devletleri üzerindeki nüfuzunu kırmak ve İtalyan ulusal birliğini sağlamaktı. 1820 ve 1830 yıllarındaki isyanlar Rus orduları yardımıyla Avusturya tarafından bastırıldı. Piemonte Kralı Şarl Alberto 4 Mart 1848’te anayasa ilan etti. 1848 ve 1849 yıllarında İtalyanlar, Avusturya’ya karşı giriştikleri savaşları kaybettiler. Bu tarihten sonra İtalyan birliğinin kurulması amacıyla izlenen politika, Avrupa’nın büyük devletlerinin yardımının da alınması düşüncesi üzerine inşa edildi.

1852 yılında başbakan atanan Camille Banso de Cavour (1810-1861) bu yeni politikanın gereği olarak Avusturya’ya karşı başta Fransa olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinin desteğini almaya çalıştı. Öte yandan III. Napolyon, imparator olduktan sonra Avrupa haritasının yeniden ulus esasına dayalı olarak çizilmesi düşüncesini savunuyordu. Ayrıca Pan-Cermanizm ve Pan-Slavizm’e karşı Latin ulusları arasında bir birlik kurmak niyetindeydi. Bu planı gerçekleştirmek için de İtalya’nın kuzeyine hâkim olan Avusturya’yı buradan çıkarmak ve kendi sınırlarından uzaklaştırmak istiyordu.

Kırım Savaşı (1853-1856) sonunda yapılan Paris Kongresi’nde (1856), Piemonte Başbakanı Kont Cavour, İtalyan ulusal birliğinin temini meselesini Avrupa siyasetinin gündemine soktu. 26 Nisan 1859 tarihinde başlayan Avusturya-İtalya savaşına Fransa da İtalya’nın yanında katıldı. Savaşta Avusturya ordusu yenilgiye uğradı. 10 Kasım 1859 yılında yapılan Zürih Barış Antlaşmasıyla Lombardiya İtalya’ya, Venedik ise Avusturya’ya bırakıldı. Antlaşmanın üzerinden fazla zaman geçmeden Toskana, Parma ve Bologna gibi küçük İtalyan devletleri ile Papa’ya bağlı bazı bölgelerin halkı da kendi istekleriyle Piemonte’ye katıldı. Böylece Venedik ve Roma dışındaki bütün Kuzey ve Orta İtalya’da birlik sağlandı.

Fransa, İtalya’nın vermeyi vaat ettiği Nice ve Savoie’yi talep etti. 24 Mart 1860 tarihinde yapılan Torino Antlaşması’yla bu onaylandı. Fransa da İtalya’nın Kuzey ve Orta İtalya’daki ilhaklarını tanıdı. Mayıs 1860’da İspanya’nın Sicilya’da ardından da Napoli’deki egemenliğine son verildi. Böylece iki Sicilya krallığı da İtalyan birliğine dâhil edildi. Bu gelişmelerle Venedik ve Roma hariç Kuzey ve Güney İtalya birleştirildi. 18 Şubat 1861‘de Torino’da İtalyan Parlamentosu açıldı, bir ay sonra 17 Mart’ta da Viktor Emmanuel İtalya kralı ilan edildi.

İtalya Krallığı kurulmuş ancak birliğe Venedik ve Roma katılmamıştı. Dolayısıyla İtalyan politikacılarının yeni gündemi Venedik ve Roma’nın da birliğe dâhil olması oldu. İtalya, Prusya-Avusturya savaşında Prusya’nın yanında yer aldı. 3 Ekim 1866’da Avusturya ile Prusya arasında yapılan Viyana Antlaşması’yla Venedik ve civar topraklar İtalya’ya bırakıldı. Böylece İtalyan birliği dışında yalnızca Papa’nın hâkimiyetindeki Roma kaldı. İtalyanlar buranın da birliğe katılmasını ve başkent olmasını istiyordu. Nihayet Fransa’nın Prusya ile devam eden Sedan Savaşı yüzünden askerlerini Roma’dan çekmesi ve bu savaşta yenilmesi üzerine İtalyanlar 20 Eylül 1870 tarihinde Roma’yı işgal ederek başkent yaptılar. Böylece İtalyan ulusal birliği sağlanmış oldu. İtalyan Birliği’nin kurulması, Viyana Kongresi ile çizilen Avrupa siyasî haritasını ve güçler dengesini değiştirdi.

Belçika’nın Bağımsızlığını Kazanması

Bugünkü Belçika ve Hollanda’nın büyük kısmı XV. yüzyılın başlarında Bourgogne Dukalığı’na bağlıydı. Daha sonra Habsburg hanedanının hâkimiyetine geçtiler. 1648 yılında Hollanda Cumhuriyeti kuruldu. Belçika’nın büyük bir kısmı Hollanda’nın, güney toprakları ise İspanya’nın hâkimiyetinde kaldı. Belçika toprakları Utrecht Antlaşması (1713) ile Avusturya’ya, Campoformio Antlaşması (1797) ile Fransa’ya katıldı. Viyana Kongresi’nde Belçika ve Hollanda birleştirilerek Niederland Devleti kuruldu.

Niederland Devleti, 1815 ile 1830 yılları arasında kuzeyde Hollanda, güneyde ise Belçika vilayetlerinden müteşekkildi. Belçikalılar nüfus bakımından Hollandalılardan fazlaydı. Hollandalılar Protestan, Belçikalılar Katolik idi. Bu mezhep farklılığının yanı sıra Belçikalıların çoğunluğu Fransızcaya akraba bir dil konuşuyordu. Belçikalılar, Kral I. William’ın din, dil ve ekonomi politikaları yüzünden bu birliktelikten rahatsızdı. 25 Ağustos 1830’da başlayan olaylar 7 Şubat 1831 tarihinde Belçika’nın bağımsızlığını ilanıyla neticelendi. Avrupa’nın büyük güçleri de 20 Temmuz 1831 tarihinde Belçika’nın bağımsızlığını tanıdılar. Belçika’nın bağımsızlığını tanımayan Hollanda, Nisan 1839’da yapılan Londra Antlaşması’yla bunu kabul etmek zorunda kaldı.

Avrupa’da Yeni Sömürgeci Devletler ve Faaliyetleri

XIX. yüzyılın başından itibaren Avrupa’da mutlakiyetçi yönetimlerin yıkılması veya gevşetilmesine paralel olarak ulusçuluk akımı güçlenmiş ve yeni bağımsız devletler kurulmaya başlanmıştı. Bu devletlerden özellikle İtalya ve Almanya’nın siyasî birliklerini kurmaları üzerine XIX. ve XX. yüzyılda hem Avrupa’da hem de Dünya’da güç dengeleri değişti. Doğrudan veya dolaylı şekilde sömürgecilik mücadelesi hızlandı. Bu anlamda Avrupa’nın sömürgeci güçleri Afrika, Asya, Uzak Doğu ve Dünya’nın diğer bölgelerini sömürmek için mücadele ettiler.

Afrika’nın İç Kesimleri ve Yeni Sömürge Sahalarının Keşfi

Avrupa sömürgeci güçlerinin Afrika kıtasının iç kesimlerine girmesi bazı seyyahların Afrika’daki nehirlerin kaynaklarını keşfetmelerinden sonra oldu. İlk çağlardan itibaren gezginlerin Afrika kıtasında en çok merak ettikleri husus Nil Nehri’nin kaynağının bulunmasıydı.

Afrika kıtasının iç kesimlerinin keşfi İskoçyalı bir misyoner olan David Livingstone tarafından yapıldı (1842). Livingstone bu gezileri sırasında 1851 yılında Zambezi Nehri’ni buldu ve nehri takiben Afrika’nın daha da iç kesimlerine giderek Viktoria Şelalesi’ne ulaştı. Gezilerine 1863 yılına kadar devam etti ve Afrika içlerinde o tarihe kadar bilinmeyen pek çok yer hakkında notlar tuttu. Nil’in kaynağını aramaya devam eden Livingstone, 1873 yılında ölümüne kadar yaptığı gezilerde Kongo Nehri’nin iç kesimleri ile Tanganyika Gölü’nü de buldu. Böylece Hint Okyanusu’na ulaştı ve Afrika kıtası baştan aşağı geçilmiş oldu. 1873-1874 yılları arasında Fransız seyyah Pierra Brazza Kongo Nehri’nin kollarını buldu. Buradaki mahallî kabilelerle yaptığı birtakım antlaşmalarla, Fransa toprağı kadar bir araziyi, Fransa’ya ilhak ettiğini ilan etti. Ayrıca burada kendi adını taşıyan Brazaville şehrini kurdu.

Livingstone’dan sonra Hanri Morton Stanley, 1874 ile 1877 yılları arasında Afrika’nın içlerine doğru yaptığı gezilerle Nil’in diğer bazı kaynakları ile Kongo Nehri’nin birçok kolunu keşfetti. 1879 ile 1894 yılları arasındaki gezilerinde Sudan topraklarındaki çoğu yerin İngiliz sömürgesi olmasını sağladı. Eski bir İngiliz subayı olan Verney Lovertt Cameron, Tanganyika Gölü’nün haritasını çizmiş, Afrika’yı baştanbaşa geçmişti. Afrika’ya giden diğer iki seyyah ise İtalyan Carlo Piaggia ve Giovanni Miani’ dir.

XIX. yüzyıla kadar özellikle Avrupalılar tarafından bilinmeyen Afrika’nın iç kesimleri gezginlerin seyahatleri sonunda sömürgeci Avrupa güçleri tarafından öğrenilmiş oldu. Bu bilgi ve raporlar da ham madde ve pazar ihtiyacı duyan sanayileşmiş sömürgeci güçlerin iştahını kabarttı. Dolayısıyla sömürgecilik yarışı ve paylaşım mücadelesi etkin bir şekilde Afrika kıtası üzerinde yoğunlaştı. Avrupa sömürgeci güçlerinin henüz sömürgeleştirmedikleri diğer bir saha ise Uzak Doğu’da Çin ve Japonya’nın da içinde bulunduğu saha idi. Dolayısıyla bu süreçte burada da sömürgecilik faaliyetleri ve yarışı hızla devam etti.

Belçika’nın Sömürgecilik Faaliyetleri

Afrika kıtasının iç kesimlerinin keşfine yönelik Avrupalı gezginler tarafından yapılan seyahatlerden özellikle Kongo’nun araştırılması konusuyla yakından ilgilenen Belçika kralı II. Leopold, Brüksel’de sözde insanî ve bilimsel kaygılarla uluslararası bir coğrafya konferansı tertip etti (1876). Amacı Kongo Nehri boyunca inceleme yaptırmak ve dayanak mevkileri tesis etmekti. Uluslararası Afrika Derneği vasıtasıyla ikinci kez seyahate çıkan Stanley, Afrika kıtasının iç kesimlerine doğru ilerledikçe nehir boyunca yol ve küçük kaleler yaptı. Uluslararası Afrika Derneği buradaki hâkimiyetinin bir işareti olarak adını Uluslararası Kongo Derneği olarak değiştirdi (1883).

Bu cemiyet vasıtasıyla da Belçika ve Kongo arasında doğal bir bağ kuruldu. İngiltere başlangıçta Stanley’in gezilerini desteklememiş ve bir maceracı olarak görmüştü. Ancak Belçika’nın Kongo’da ön plana çıkması üzerine Portekiz’in Kongo üzerindeki sömürgecilik iddialarını destekleyerek Portekiz ile bir antlaşma yaptı (1884). Bu antlaşmaya göre İngiltere, Portekiz’in Kongo kıyılarındaki tarihî haklarını tanıyacak, buna mukabil Kongo Nehri’nin ağzı da İngiliz nüfuzuna bırakılacaktı. Belçika, Fransa ve Almanya antlaşmaya karşı çıktı. Böylece Afrika’nın paylaşılması Avrupa devletleri arasında uluslararası bir sorun hâlini aldı. Almanya Başbakanı Bismarck’ın konunun milletlerarası bir konferansta müzakere teklifi Fransa’nın desteğiyle kabul gördü. Bunun üzerine 15 Kasım 1884 tarihinde konusu Afrika olan Berlin Afrika Konferansı toplandı. 26 Şubat 1885 tarihinde de Berlin Genel Senedi veya Kongo Senedi denilen 37 maddeden oluşan antlaşma imzalandı.

Antlaşmayla Afrika kıtasının sömürgeci güçler tarafından paylaşım ilkeleri belirlendi. Kıyı bölgesini işgal eden ülke burada otorite ve güvenlikten de sorumlu olacaktı. Kongo ve Nijer nehirleri üzerinde trafik serbest bırakıldı ve Afrika’da esir ticareti yasaklandı. Uluslararası Kongo Derneği’nin bağımsız Kongo Devleti olması kararlaştırıldı. Nisan 1885’te Belçika Parlamentosu bu yeni devlete Bağımsız Kongo Devleti ismini verdi ve II. Leopold kral ilan edildi.

Temel olarak bilinen sömürge ülkelerinden farklı olarak II. Leopold’un şahsî mülkü olan bu yeni ülkede doğal olarak bal mumu, kahve, meyveler, fildişi, mineraller, hurma yağı ve özellikle kauçuk elde etme hakkı da ona aitti. Yerli halk yerlerinden edilme, zorla çalıştırılma ve vergilendirme gibi çok zor şartlarla yüz yüze geldi. Gayriinsanî şartlarda yapılan kauçuk, II. Leopold’un şirketi için ekonomik öneme sahipti. Kongo halkına yapılan baskıların çok ileri boyutlara ulaşması üzerine kralın idaresine karşı isyanlar ve uluslararası bir tepki oluştu. Bunun üzerine II. Leopold “kendisine ait olan” bu sömürgeyi bir vasiyetnameyle Belçika Devleti’nin idaresine bıraktı (1908). Tarım, sağlık ve eğitim konusunda bazı gelişmeler oldu. Büyük halk kitleleri tarım ve maden sahalarında çalıştırılıyor ve her türlü politik uyanışları engelleniyordu. Burada faaliyetini sürdüren Belçika Genel Şirketi ve bunun bir yan kuruluşu olan Yukarı Katanga Maden Birliği zaman içinde çok güçlendi ve hükümet politikalarını da etkiler konuma geldi.

Kongo, 1960 yılına kadar Belçika sömürgesi olarak kaldı. I. Dünya Savaşı sonunda Belçika, işgal ettiği Alman sömürge topraklarını Portekiz ile değiştirmek istedi. Ancak bu gerçekleşmedi. İngiliz ve Belçikalı temsilcilerin yaptıkları görüşmeler sonunda Orts Milner Antlaşması (30 Mayıs 1919) yapıldı. Buna göre Almanya’nın Doğu Afrika’daki Tanzanya denilen Rwanda, Burundi ve Tanzanyika topraklarından ilk ikisi Belçika’nın diğer kısımları ise İngiltere’nin payına düştü. Belçika, Kongo sömürgesine sınır olan bu sömürgeleri 1962 yılına kadar dolaylı bir yönetim olan manda şeklinde idare etti.

Almanya’nın Sömürgecilik Faaliyetleri

1871 yılında ulusal birliğini kuran Almanya, gelişen sanayisi için ham madde ve pazara ihtiyaç duydu. Bu nedenle ulusal birliğinin tamamlanmasından sonra sömürgecilik için pek çok lobi grubu oluşturuldu. Ardından Alman Sömürge Birimi kuruldu (1882). Almanya Başbakanı Bismarck, sömürgecilik faaliyetleri için hazırlık olmak üzere 1883-1884 yıllarında Gine Körfezi’ne kruvazör gönderdi ve Kamerun kıyı şeridinde araştırmalar yaptırdı. Bazı Alman tüccarlar çok önceden Güney Batı Afrika bölgesine gelmişti. Hatta bu tüccarlardan Lüderitz, 1883 yılında buranın yerli halkı Bantularla antlaşma yaparak bunların üzerinde bir çeşit imtiyaz tesis etmişti. Afrika’nın paylaşılması gündemiyle toplanan Berlin Konferansı’nda (1884) Avrupa’nın sömürgeci güçleri özellikle Afrika’nın fiilî olarak işgali ve sömürgeleştirilmesinin meşruiyetini kabul ettiler. Almanya imtiyaz şirketlerini Togo, Kamerun, Güney Batı Afrika ve Tanganyika’ya gönderdi. Almanya’nın Afrika kıtasındaki sömürgecilik faaliyetleri Güney Batı Afrika, Batı Afrika ve Doğu Afrika olmak üzere üç bölgede yoğunlaştı.

Afrika’da Alman sömürge faaliyetlerini yürütmek üzere Alman Güney-Batı Afrika Şirketi kuruldu ve 1890’lı yıllara kadar idarî kontrolü üstlendiler. I. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesi üzerine Güney Batı Afrika’da ki Alman sömürgesi Namibya, İngiltere tarafından ilhak edildi. 1884 yılından sonra Almanya, Gine Körfezi’nin sahil şeridini ve Kamerun topraklarını da ilhak ederek sömürge sahasını genişletti. Togo sahasını kendi nüfuz bölgesi olarak ilan etti. I. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesi üzerine Togo, Fransa’ya verildi. Kamerun ise Fransız Kamerun’u ve İngiliz Kamerun’u olarak iki kısma ayrılarak sömürgeci güçler tarafından paylaşıldı.

Almanya, Doğu Afrika’da Tanzanya topraklarını ilhak etti (1885). Böylece Zengibar Sultanlığı ve Tanzanya kıyılarını ele geçirerek Doğu Alman Afrikası denilen Alman sömürgesi kuruldu. Aynı tarihte Tanzanya’da Alman Doğu Afrika Şirketi faaliyete başladı. Doğu Afrika’da 1889, 1893 ve 1907’de Alman sömürgeciliğine karşı başarısız ayaklanmalar oldu. Almanya’nın Doğu Afrika sömürgesi Tanzanya, I. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere ve Belçika arasında paylaşıldı. Almanya bir yandan da Pasifik’te sömürgecilik faaliyetlerini sürdürdü. Yeni Gine’nin kuzeydoğusu, Bismarck Takımadası ve Solomon Adaları’nın bir kısmı 1899 yılında resmen Alman idaresine bağlandı. Pasifik’teki diğer pek çok ada da Almanya’nın Yeni Gine sömürgesine katıldı. 1914 yılında Avustralya’nın yerel kuvvetleri Alman Yeni Ginesi’ni işgal etti. Almanya’nın bu sömürgesi Birleşmiş Milletler tarafından Avustralya mandasına verilene kadar askerî bir idare ile yönetildi.

Almanya’nın sömürgecilik yarışını sürdürdüğü diğer bir saha Uzak Doğu’ydu. Uzak Doğu’da Çin üzerindeki sömürgecilik yarışına katılan Japonya, Kore Yarımadası’nı ve ardından Mançurya’yı ele geçirdi. Çin, Shimonoseki Antlaşması’yla (1895) Avrupa sömürgecilerine tanıdığı tüm imtiyazları Japonya’ya da verdi ve çok ağır bir tazminat ödemeyi kabul etti. Rus ve Fransız bankaları ile İngiltere ve Almanya tazminatı ödeyebilmesi için Çin’e borç para verdiler. Bu borç gümrük vergileri, tuz tekeli geliri ve Mavi Nehir vadisinden alınan vergilerle ödenecekti. Artık Çin kendini savunacak durumda değildi. Bu karışıklıkta Almanya Tsing-tao’yu işgal etti. Japonya Ağustos 1914’te Pasifik’te üstünlük sağlamak için Almanya’ya karşı savaşa girdi. Almanya’nın kontrolünde olan Çin’in Jiaozhou bölgesini işgal etti. Japonya ve Çin arasında 25 Mayıs 1914’te yapılan antlaşmayla resmî olarak Almanya’nın Qingdao’daki hissesi Japonya’ya verildi.

I. Dünya Savaşı’nı kaybeden Almanya mevcut topraklarının bir kısmını komşularına ve tüm sömürgelerini rakiplerine devretmek zorunda kaldı. Togo’yu Fransa’ya, Kamerun’u Fransa ve İngiltere’ye, Tanzanya’yı İngiltere ve Belçika’ya, Namibya’yı da İngiltere’ye bıraktı. Yeni Gine’yi Avustralya, Çin’deki diğer sömürge yerlerini ve Bismarck Takımadaları ile diğer adalarını da Japonya ele geçirdi.

İtalya’nın Sömürgecilik Faaliyetleri

İtalya da Almanya gibi ulusal birliğini kurduktan sonra sömürgecilik faaliyetlerine girişti. 1880 yılında Amerika Birleşik Devletleri ile diğer sömürgeci Avrupa ülkelerinin dâhil olduğu Fas Sultanlığı ile ticareti olan 13 ülke Madrid Konvansiyonu adlı bir antlaşma yaptı. Buna göre Fas Sultanlığı sık sık meydana gelen karışıklık ve kabile olayları yüzünden rahatsız olan yabancı uyrukluları etkin şekilde koruyacaktı. Ayrıca bu ülkelere “en fazla kayrılan ülke” statüsünde muamele edecekti. Bütün bu gelişmelere paralel olarak İspanya, Portekiz, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya da fiilî olarak Fas Sultanlığı üzerinde sömürgecilik mücadelesine girişti. Bu bağlamda 1900 yılı Aralık ayında İtalya ve Fransa arasında yapılan bir antlaşmayla İtalya, Fransa lehine Fas Sultanlığı üzerindeki mücadelesinden vazgeçti. Buna karşılık Fransa da İtalya’nın Trablusgarp üzerindeki emellerine onay verdi.

İtalya bir yandan da Doğu Afrika’da başlamış olduğu sömürgecilik faaliyetlerine hız verdi. Kızıldeniz’in Fransız kontrolüne geçmesinden endişelenen İngiltere, İtalya’nın 1885 yılında Kızıldeniz kıyısındaki Massava’yı işgalini destekledi. Bu işgal İtalya’nın Eritre sömürgeciliğinin başlangıcı oldu. Eritre, Osmanlı toprağıydı. Nitekim Osmanlı Devleti, 1555’te Portekiz ile giriştiği mücadelesinin parçası olarak Eritre’de, tarihî liman şehirleri Massava ve Savakin ile Tigre bölgesinde Habeş Eyaleti’ni kurmuştu.

1889 yılında Etiyopya İmparatoru Menelik, İtalya ile bir antlaşma imzalayarak İtalya’nın işgal etmiş olduğu toprakların İtalya’ya ait olduğunu kabul etti. Etiyopya ayrıca diğer devletlerle olan ilişkilerini İtalya üzerinden gerçekleştirecekti. Bu Etiyopya’nın İtalya’nın himayesine girmesi anlamına geliyordu. 1891 yılında İngiltere İtalya ile yaptığı anlaşmayla İtalya’nın Etiyopya üzerindeki nüfuzunu kabul etti. Ancak Menelik 1893’de antlaşmayı iptal etmek isteyince İtalya, Etiyopya’ya savaş açtı. İtalyan birlikleri 1894’te ağır bir yenilgiye uğradı. 26 Ekim 1896 yılında İtalya ve Etiyopya arasında yapılan Addis Ababa Antlaşması’yla İtalya, Etiyopya’nın bağımsızlığını tanıdı ve daha önce işgal etmiş olduğu Massava (Eritre) ile yetinmek zorunda kaldı.

İtalya böylece Balkanlar, Adriyatik ve Ege kıyılarındaki emellerine ulaşamadığı gibi Etiyopya’da da ağır bir yenilgi almış ve sadece Eritre ile yetinmek durumunda kalmıştı. 1908 yılında Avusturya’nın Bosna-Hersek’i işgali üzerine hayal kırıklığına uğrayan İtalya, bu kez Rusya ile Racconigi Antlaşması yaptı (24 Ekim 1909). Buna göre Boğazların Rus gemilerine açılmasına karşılık Rusya, İtalya’nın Trablusgarp’ı işgaline onay verecekti. Böylece İtalya, Trablusgarp’ın işgali hususunda İngiltere, Fransa ve Rusya’dan desteğini almış oldu. 19 Aralık 1909’da İtalya, Avusturya ile Balkanlarda, Adriyatik’te ve Ege kıyılarında mevcut durumun muhafazası yönünde antlaştı.

Fransa, Tunus, Cezayir ve Fas’ı; İngiltere Mısır’ı işgal etmişti. İtalya bu durumu dengelemek adına, Trablusgarp’ı sömürgeleştirmeye çalıştı. 29 Eylül 1911’de Osmanlı Devleti’ne ültimatom verdi ve Libya topraklarını işgal etti. Osmanlı Devleti bunu uluslararası hukuka aykırı bularak reddetti. İtalya, ardından Osmanlı Devleti’ne ait Oniki Ada’yı işgal etti. Uşi Antlaşması’yla (18 Ekim 1912) Trablusgarp’ın yanı sıra Oniki Ada’yı da geçici de olsa İtalya’ya bırakmak zorunda kaldı. Afrika kıtasında sömürgeci güçlerin hedefi olan Somali bölgesinde İngiliz Somalisi kuruldu (1887). İngiltere ve Fransa Somali’deki sınırlarını belirledi (1888). Cibuti, Fransız Somalisi’nin merkezi oldu (1892). 1880’lerin sonlarından itibaren İtalya, Somali’de artan bir şekilde arazileri antlaşma, satın alma veya doğrudan el koyma yoluyla ele geçirmeyi sürdürdü. 1892 yılında da Zengibar Sultanlığı, 25 yıl için bazı önemli yerleri İtalyanlara bıraktı. Böylece Somali toprakları İngiliz, Fransız, İtalyan ve Etiyopya nüfuz bölgeleri olarak bölümlere ayrıldı. İtalya, 1914’e gelindiğinde Eritre, Trablusgarp ve Somali’de sömürgeler elde etmişti.