Ünite 5: Devletin Aileye Yönelik Politikaları

Giriş

Politika kavramı, insanların değiştirilebileceği ya da değişimin yönlendirilebileceği düşüncesine dayanmaktadır. Toplum veya onun ortak aklını temsil ettiği için onun adına karar alan kamu otoritesi, hukuki veya finansal değişikliklerle çocukların, ailelerinin, kadınların davranışlarının arzu edilen yönde değiştirilebileceğini düşünmektedir. Bu nedenle de aile politikaları, aileleri hedef alan politikalardır.

Aileye yönelik politikalar sosyal bilimler alanındaki pek çok kavramla yakından ilişkilidir. Örneğin aile politikaları sosyal devlet kavramından etkilenmektedir çünkü sosyal devlet, toplumdaki tüm bireylerin yaşamlarını, uyguladığı politikalarla iyileştirmeyi hedefleyen devlettir. Aile politikalarını da içine alan bu politikalar alanı, genel olarak sosyal politikalar olarak isimlendirilmektedir. Sosyal devlet, piyasa güçlerinin şekillendirdiği toplumu en azından üç yönden politikalar aracılığı ile değiştirmeye çalışan bir devlettir. Bu politikalar şöyle özetlenebilir:

  1. Bireylere ve ailelere servetleri ve yaptıkları işleri her ne olursa olsun, minimum bir gelir garantisi sunmak
  2. Belirli sosyal belirsizliklere karşı (hastalık, yaşlılık, işsizlik vb.) güvensizliği azaltmak
  3. Sosyal hizmetlerin toplumca karar verilmiş belirli bir standardını en iyi şekilde sunmak

Sosyal Devlet

Refah devleti ya da sosyal devlet geleneği, 1840’larda, Alman Şansölyesi (başbakan) Otto Von Bismarck’ın (1815–1898) yönetiminde Almanya’da başladı. Bismarck, hem 1800’lerin ikinci yarısında ücretlerin daha yüksek olduğu ama refahın olmadığı Amerika’ya göçe engel olmak, hem de Almanya’da çalışan sınıfın, yöneticisi olduğu Alman İmparatorluğu’na desteğini kazanmak amacıyla, yaşlılık, emeklilik, kaza sigortası, tıbbi bakım gibi daha önce denenmemiş uygulamalar yapmaya başladı. Ayrıca, yüksek gümrük vergileri ile Amerikan rekabetine karşı içerideki üreticilerin kârlarının ve dolaylı yoldan da yüksek ücretlerin devamlılığını sağladı. Bismarck, kendi ifadesi ile “sosyal kötülüğün köklerinin nerede yattığını keşfetmişti”.

Almanya’dan önce de sosyal yardım uygulamaları vardır. Dünya’daki hemen hemen bütün dinlerde diğer insanlara yardım etmek dini bir görevdir. Katoliklik, Yahudilik, Müslümanlık, Luteryan Hıristiyanlığı, sadece sadaka gibi değil, aksine sosyal dayanışmayı (veya karşılıklı sosyal sorumluluğu) bir görev kabul etmektedirler. Bununla birlikte, bu hareketler genel olarak toplum tabanlıdır. Diğer bir ifade ile gelirleri olmadığı için ihtiyaçları piyasa ekonomisi tarafından karşılanamayan muhtaç bireylerin ihtiyaçları, temelde yerel yönetimler, gönüllü hayır kurumları, aileler, komşular tarafından karşılanmaktadır. Bismarck ile başlayan uygulamalar ise, toplumun kendi ihtiyaçlarını karşıladığı bu yapıdan devletin ihtiyaçlara karar verdiği ve bunların sunulmasında sorunluluk üstlendiği için farklıdır. Bu aynı zamanda bu bakış açısının yaygınlaştığı yeni bir çağı işaret etmektedir.

Bismarck’ın uygulamaları Kıta Avrupa’sında, İngiltere’de ve Amerika’da çeşitli tartışmalar yaratmıştır. Örneğin döneminin etkili İngiliz filozofu ve evrim teorisyeni Herbert Spencer (1820-1903), fakirlerin ve topluma uymayan bireylerin üzerine titremenin, toplumun sosyal ilerlemesini geciktireceğini ve bu grubun üremesine (toplum içinde sayısının artmasına) neden olacağını iddia etmiştir. Fakat Spencer’in etkisine rağmen, daha sonraları İngiliz İşçi Partisi’nin temel görüşlerini ve İngiltere’de sosyal politika uygulamalarının temelini oluşturacak bir dernek olarak Fabian Topluluğu farklı bir yol izlemiştir. Fabian topluluğu, sosyal ve ekonomik sorunların çözümü için devletin koruma şemsiyesini önermiştir. Bu öneri, topluluğun ifade tarzıyla “ortalama bir imparatorluk ırkının üremesi adına” bile olsa “büyük şehirlerdeki kısa boylu, kansız (anemik), moralleri bozuk yurttaşlardan” daha verimli ve daha iyi askerler yapacağı için gecekondu temizliğini ve sağlık hizmetini ; “ticari refah imparatorluğunun gelecekteki savaşlarında” başarılı olmak için daha iyi bir eğitim sistemini , asgari yaşam standardını oluşturabilmek için ulusal bir asgari ücreti içermektedir

1800’lerin sonu 1900’lerin ilk yarısı, devletin piyasaya, toplumsal yapıya ve aileye müdahale etmesi, düzenleyici bazı önlemler alması için önemli bazı özellikler taşımaktadır. Bu dönemde, Avrupa hızlı sanayileşmenin yan etkileri olan yoksulluk ve aile yapısının parçalanması sorunları ile yüz yüzedir. Büyük yoksulluk ve yoksunluğun yaşandığı bu döneme 1900’lerle birlikte gelecek olan iki dünya savaşını ve bir büyük ekonomik krizi de (1929 Dünya Ekonomik Bunalımı) eklemek gerekir.

Bu ortam içinde, Bismarck’ın 1800’lerdeki reformları (1882, 1884, 1889’da hastalık, kaza, yaşlılık ve sakatlık için zorunlu sigorta yasaları), 1891 ve 1898’de Danimarka’ya, 1894 ve 1903’de Belçika’ya, 1890’da İsviçre’ye kopyalandı. 1933’de ABD başkanı olan Franklin D. Roosevelt (1882-1945), “New Deal” “Yeni Sözleşme” olarak isimlendirilen politikası ile piyasaya müdahale ederek ve onu yönlendirerek, “yardım, kurtarma ve reform” ile büyük buhrandan çıkmayı hedefliyordu. Savaş İngiltere’sinde de hükümete, Beveridge Raporu’nda, Fabian geçmişi ile benzer şekilde, “cehalet, hastalık, tembellik, sefalet, yoksulluk”la ya da diğer bir ifade ile “beş devasa toplumsal kötülük”le mücadele amacıyla eğitim, sağlık hizmeti, istihdam, barınma, gelir müdahaleleri yapması öneriliyordu.

Bu üç büyük olayın ortak bir sonucu olarak, devletin ekonomik hayata müdahalesi için doğan uygun ortam Keynes’in (1883-1946) fikirleri ile ekonomi teorisi açısından alt yapıya kavuşmuştur. Keynes 1936 yılında yayınlanan kitabı İstihdamın, Paranın ve Faizin Genel Teorisi’nde (The General Theory of Employment, Interest and Money), devletin kaynağını vergiden alan kamu harcamaları yaparak, ekonomik hayatı hızlandırabileceğini iddia etmektedir. Bütün 20. yüzyıl boyunca sosyal politika alanı, beş devasa kötülükle mücadele ederek genişlemiştir (Tablo 5.1).

Bireyler, içinde yaşadıkları devlet sınırları içerisinde mümkün olan en risksiz, öngörülebilir ortam için talepte bulunmaktadırlar. Bu nedenle sosyal politikanın ilgi alanları;

  • Sağlık, sosyal güvenlik, eğitim, istihdam hizmetleri, konut yönetimini içeren sosyal hizmetlerin yönetilmesi ile başlamış,
  • Sonra, suç, sakatlık, işsizlik, ruh sağlığı, öğrenme güçlüğü, yaşlılık gibi sosyal problem alanlarına,
  • Irk, cinsiyet ve yoksulluktan kaynaklanan dezavantaj alanlarına yayılmaktadır.

Dolayısıyla da bir devletin daha iyi bir gelecek için, eğitim, sağlık, barınma gibi temel alanlarla, genel olarak toplum düzenini bozan sosyal problem alanları ve toplumun içindeki dezavantajlıların durumlarının eşitlenmesine yönelik müdahale alanlarında aktör olarak yer alması, beklenen ve desteklenen bir sonuç haline gelmiştir. Bu talebe uygun olarak, sosyal politikanın ana aktörü olarak devlet, bireylerin ve ailelerin refahlarını artırmak, toplumu oluşturan tüm bireylere fırsat eşitliği sunmak amacıyla, sosyal politikalar geliştirmektedir.

Dünyadaki tüm ülkelerde, sosyal politika uygulamaları yapılmakla birlikte, bu politika alanlarının içeriği ülkeden ülkeye farklı biçimlerde doldurulmaktadır. Örneğin barınma, Rusya’da herkese devletin sağladığı bir hizmet olarak ortaya çıkmaktadır; diğer Avrupa ülkelerinde ise konut sektörünün sadece bir kısmı kamu tarafından kontrol edilmektedir. Son olarak bu müdahale alanları insan olarak bireyle ilgili olduğu oranda aile ile de ilgilidir. Bireylerin gelirlerinin, sağlıklarının, çocukların ve gençlerin eğitimlerinin artırılması aynı zamanda aile politikalarıdır. Refah politikası olarak yapılan uygulamalar aynı zamanda ailenin şekillenişi ve toplum yapısının oluşması ile karşılıklı etkileşim içinde olacaktır. Eğer aileler daha çok tek ebeveynli çocuklu kişilerden oluşuyorsa, refah politikaları bu ailenin yaşamını kolaylaştırıcı unsurlara, örneğin, küçük çocukların gündüz bakım evinde kalabilmelerine veya bu hizmetlerin işyerinde verilmesine odaklanabilir. Politikalar ve demografik oluşum arasında karşılıklı bir etkileşim daima söz konusudur.

Sosyal politika ilkeleri: Sosyal politika üretiminde üç temel ilke dikkate alınmaktadır; evrenselcilik, gereksinim, karşılıklılık (universalism, need, reciprocity). Evrenselcilik bakış açısına göre, bireyler başka bir nedenden dolayı değil sadece vatandaş olmaktan dolayı sosyal koruma altında olmalıdırlar. Talebin çok artması ve maliyet etkin olmaması, sosyal politikaların evrensellikten seçici politikalara kaymasına neden olmuştur. Odaklanmış (seçici) sosyal politika uygulamalarında devlet, en çok ihtiyacı olanları belirleyerek, aktif olarak onlara yardım etmeyi, öncelikle onlara ulaşmayı hedeflemektedir. Karşılıklılık ilkesi bireylerin bazı ödemeler yaparak hak sahibi olmasını tanımlamak için kullanılmaktadır. Katkı payı ülkeden ülkeye, uygulamadan uygulamaya değişmekle birlikte, sosyal sigorta programları, işsizlik ödemeleri, emekli maaşları, hastalık sigortaları ilkesinin özelliklerini taşımaktadırlar (Tablo 5.2). Sosyal politika araçlarından yararlanmak “evrensellik” ilkesi bakış açısından vatandaşlığa; “seçicilik”te yoksulluğa bağlıdır. Karşılıklılık ilkesinde ise bireyin önceden yaptığı ödemeler hizmete ulaşmak için bir zorunluluktur. Evrensellikte vergilerle finanse edilen, önceden bir miktar ödeme ya da düşük gelirli olma gibi bir şarta bağlı olmayan bireylerin gelirlerini artırmayı hedefleyen bir hizmet sunulmaktadır. Seçicilik ilkesinde de vergiyle finanse edilen, düşük gelirli grupların dezavantajlarını kapamayı hedefleyen bir politika uygulanmaktadır. Dolayısıyla yararlanacakların gelir (ya da devletin seçtiği başka bir kriter) açısından doğru kişi olduklarını göstermeleri gerekir. Karşılık olan ödemeyle sunulan hizmetlerde ise, bireylerin hizmete katkı yapması beklenmektedir. Son olarak ilkelere sahip politik bakış açıları içinde tabloda bazı ip uçları söz konusudur. Seçicilik daha çok liberaller tarafından, karşılıklılık daha çok muhafazakârlar, evrensellikte sosyal demokratlar tarafından tercih edilen, sık kullanılan ilkelerdir.

Sosyal politika müdahale alanları: Sosyal politika insanların refahını dönüştürebilmek için kolektif, diğer bir ifadeyle kamu eliyle yapılan ortak bir müdahaledir. Kamu eliyle müdahalede kullanılan yöntemler gelir, sağlık, eğitim, konut politikaları başlıkları altında değerlendirilebilir.

Gelir politikaları , toplum içindeki bireylerin gelirlerinin istikrarlı ve yeterli olmasının önemini vurgulamaktadır. Gelir politikaları için ilk adım, çalışmak isteyen herkesin bir işinin olmasıdır. İkinci adım ise, bu işten kazandığı paranın asgari olarak ortalama bir yaşam seviyesini tutturacak düzeyde olmasıdır. Bu iki şarttan ilki tam istihdam düşüncesine dayanmaktadır.

Sosyal güvenlik sözcüğü, ilk kez Roosevelt tarafından sosyal güvenlik yasası olarak 1935’de kullanılmıştır. Kavramın içeriği ise, 1942’de henüz 2. Dünya Savaşı sürerken Beveridge tarafından hazırlanan raporla sosyal sigortalar ve ilgili hizmetler (social insurance and alied services) konusundaki raporla doldurulmuştur. Rapor’da bireylerin düzenli gelirlerini tehdit eden her şey risk olarak görülmektedir; hastalık, iş kazası, ölüm, yaşlılık, analık, işsizlik. Bu risklere karşı öngörülen güvenlik sisteminin üç temel özelliği vardır:

  1. Nüfusun genelini kapsamaktadır
  2. Tek bir primle tüm riskler için telafi önerilmektedir
  3. Merkezi bir sistemdir.

21. yüzyılda da aileler ya da bireyler geçen yüzyıla göre daha az çocuk sahibi olmayı tercih etmektedirler. Bu durum toplum içinde genç bireylerin sayısının azalması ile sonuçlanmaktadır. Bu nedenle bu yüzyıl boyunca aktif, çalışan nüfustan elde edilen prim gelirlerinin giderek artan bir oranda, emeklilik ödemeleri için kullanılması gerekecektir. Bu durum, gelişmiş ülkelerde, emeklilik yaşının zamana yayılarak ama giderek yükselmesine neden olmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde de yaşlanma problemi görülmektedir. Fakat bu sorunun daha derin yapısal problemlerle birlikte düşünülmesi gerekmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde gözlenen temel problemler arasında, sigorta için ayrılan payların gelirin düşüklüğü nedeniyle küçük olması, emeklilik yaşına gelmeden emeklilik hakkının kazanılması, hatta kayıt dışı istihdam bulunmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde nüfusun büyük bir kısmının düşük gelir düzeylerinde çalışması, primlerin yükselmesi için de vergi oranlarının yükselmesi için de olasılığın düşük olduğunu düşündürmektedir. Gelecekte sosyal güvenlik hizmetlerinin sadece kamu aracılığı ile finanse edilerek tatminkâr bir emeklilik geliri seviyesinin sağlanması zor görünmektedir. Bu nedenle gelişmekte olan ülkelerde, sosyal güvenliğe ek, tamamlayıcı ve gönüllü bireysel tasarruflar için bireyler özendirilmektedir. Bu da gelişmekte olan ülkelerde, özel emeklilik ve sağlık fonlarının teşvik edilmesi anlamına gelmektedir.

Eğitim ilk uygulanan sosyal politika aracıdır. Eğitilmiş insanların hem fiziken hem de zihnen daha üretken olduğu düşünülmektedir. Kanıtlanması zor olmakla birlikte, daha yüksek eğitimin bireysel düzeyde daha yüksek gelir, ülke düzeyinde daha yüksek milli gelir elde edilmesine neden olduğu varsayılmaktadır. Yine bu düşünceye göre, daha yüksek eğitimli insanların yaşadığı ülkelerde herkes için daha yüksek üretim söz konusudur diğer bir ifade ile eğitilmiş toplumlarda herkes daha iyi yaşamaktadır. Eğitimin sosyal politika aracı olarak kullanılmasının arkasında yatan iki önemli varsayım söz konusudur; sosyalleşme ve adalet. Sosyalleşme , toplumun içindeki her gelir tabakasından ailelerin çocuklarının benzer kamu okullarına gitmesi ile gelirden kaynaklanan bir dışlanma hissinin oluşmasına engel olmaktadır ve toplumu homojenleştirmektedir. İkinci varsayım adalet üzerine kuruludur. Kamu eğitimi olmaksızın zengin ailelerin çocukları daha iyi eğitim alma şansına sahip olacaklardır. Eğitimle gelecekteki iş arasında yakın bir ilişki olduğu için, fakir ailelerden gelenler için bu adaletsiz bir seçim yaratabilir. Kamu eğitimi, toplumda fırsat eşitliğinin sağlanması ile toplumdaki bireyler için adil koşullar yaratmaktadır.

Sosyal olarak savunmasız ve dezavantajlı bireyler için konut ihtiyacı ve bunun karşılanma teknikleri konusundaki çalışmalar uzun bir geçmişe sahiptir. Barınma, sosyal problem ve sosyal politika ile ilgili tartışmalarda önemli bir rol oynamaktadır. Sosyal konut üretimi ve dağıtımı, diğer sosyal politikaların aksine tamamen devlet tekelinde genellikle olmamıştır. Kamu otoriteleri, bu alanı genellikle, özel sektörle birlikte yürütmektedirler (Tablo 5.6).

Aile Politikaları

Politika kavramı, insanların değiştirilebileceği ya da değişimin yönlendirilebileceği düşüncesine dayanır. Aile politikaları ise aileleri belirli eylemlerin hedefi olarak tanımlayan ve aileyi bir hedefe yönelik olarak değiştirebileceğini düşünen politikalardır. Aile politikalarını, ailenin faaliyet alanlarına göre aşağıdaki gibi sınıflandırmak mümkündür:

  • Ailenin kuruluşu, sonlandırılışı ve işlevlerinin yasal düzenlemelerini içeren politikalar
  • Ailenin gelirini destekleyen politikalar
  • Ailenin işlevlerini kolaylaştırmaya yönelik hizmet politikaları

Yasal düzenlemeler, nişanlılık, ortak yaşama, boşanma, eşlerin birbirlerine ve çocuklarına karşı yükümlülükleri gibi uygulamaları içermektedir. Ailenin gelirinin desteklenmesi de hem çocukların hem de toplumun içindeki en küçük birimin hayatın risklerinden korunması açısından bir politika alanıdır. Ailenin gelirinin artması için ek nakit ödeme yapılabileceği gibi, ailenin maliyetlerinin azaltılması için bazı hizmetlerin sınırlı ücretlerle veya bedava temini de politika uygulamaları arasında yer almaktadır.

Sosyal politikaların gelişim çizgisiyle paralel olarak, 20.yüzyılın başlarında aileye yönelik politikaların geliştiğini söylemek mümkündür. Fakat şüphesiz daha öncesinde de aileler için düzenlemeler söz konusudur. Evlenme, boşanma kuralları neredeyse insanlık tarihiyle birlikte var olmuştur. Lassalle (1825-1864)’in deyimi ile 20.yüzyıla kadar devlet büyük oranda “gece bekçisi” gibidir, “izleyen, mevcudu koruyan, hareket etmeyen ve değiştirmeyen” bir politika takip etmektedir. 20.yüzyılda ise, devlet, farklı risklere karşı aileyi, bireyleri koruyarak yeni politikalar denemeye başlamıştır. Bu müdahaleci devlet, sosyal politika uygulamalarında mutlaka emekliler, kadınlar, ihtiyaç içindeki çocuklar, sosyal fakirliğin diğer kategorilerindekiler için daha fazla refah, daha fazla fayda sağlamayı hedeflemeliydi. Genel (eşitlikçi) ve zorunlu eğitim politikaları, bu bakış açısı için en uygun örneklerdir. Aileye, bireye sunulan sosyal koruma, beş büyük kötülükle bağlantılı alanlardadır. Bir diğer ilke olarak, devlet herkese ve benzer bir hizmet sunmaktadır. Diğer bir ifade ile toplum içindeki herkese eşit mesafede durarak, eşit davranmaktadır.

“Seçme özgürlüğü”, kamunun üretimini dağıtımını yaptığı alanlarda, kullanıcıya seçenekler sunmasını ifade etmektedir. Örneğin, birkaç sosyal konut arasında ya da farklı eğitim kurumları arasında, hizmetin sunulduğu bireye seçme hakkı tanınmaktadır. Bu bakış açısı kamunun hizmet üretilirken, kullanıcılarının isteklerine duyarsızlığının fark edilmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

1980’lerde, bütçe üzerindeki artan baskı sosyal politika anlamında, kimlere hizmet sunulacağında bir düzeltme yapılması sonucunu doğurmuştur. Seçicilik ilkesi bağlamında sosyal koruma bazı alanlarda herkes için değil, ihtiyacı tespit edilenler ve hatta kanıtlananlar için sunulmaya başlanmıştır. Fakat bu odaklanarak hizmet sunmak da kamu harcamalarının vergiler üzerindeki yükünü yeterince düşürmemiştir. 2000’li yıllar boyunca pek çok Avrupa ülkesinde, sosyal politika bütçelerindeki kesintiler yapılmaya başlanmış; hizmet alan bireylerinin katkı payı ödemesi söz konusu olmuştur. Bu durum pek çok ülkede sokak hareketlerine neden olacak şekilde tepki almaktadır.

Aile politikaları pek çok ülkede, legal bir birliktelik ve/veya çocuk odaklıdır. Diğer bir ifade ile devletin desteklemek için kullandığı kaynaklar, yasal bir birliktelik ya da bir çocuk ile ulaşılabilir hale gelmektedir. Aileyi korumak için kullanılan araçlar üç başlık altında toplanabilir; nakdi yardımlar, çocuk bakımı dâhil sağlanan ayni hizmetler, vergi indirimleri. Nakdi yardımlar , ailelere, bireylere çoğunlukla bazı kriterleri dikkate alarak, parasal ödemeyi önermektedir. Vergi indirimleri ya da negatif vergi uygulamaları, ailenin yaptığı harcama veya yatırımlar üzerinden vergi indirimi yapılması ile uygulanan bir yöntemdir. Ayni yardımlar ise, hizmetin ücretsiz, genellikle bir kamu kurumu aracılığı ile sunulmasını içermektedir. Küçük çocuklar için ya da okul öncesi çocuklar için kreş ya da anaokulu hizmeti bu kapsamda değerlendirilebilir.

Aile Politikalarının Mali Olarak Karşılanması

Yardımlar iki yöntemle toplum içinde kaynak transferi yaratmaktadır. Yardımların kaynağı bütçe gelirleri olduğunda vergiler aracılığı ile elde edilen bir kaynak kullanılmaktadır. Diğer bir ifade ile vergiyi ödeyenlerden yardımların yapıldığı bireylere ya da ailelere bir transfer yapılmaktadır. Diğer bir bakış açısından ise, bir kişinin yaşamındaki bir noktadan diğer bir noktaya, bir nesilden diğerine, kaynak aktarmaktadır. Birincisi için ücretli izinleri temel alan sosyal sigorta uygulamaları örnek verilebilir. Bireyler bir sosyal sigortaya üye olarak yaptıkları ödemeyi, ücretli izin kullandıkları bir zamana aktarmaktadırlar. Sonuç olarak, daima bir kaynak aktarımı söz konusudur. Aile yardımlarının çoğunluğu bu finansal desteğe dayanmaktadır. Aileler için ücretli ebeveyn izinleri, çocuk ödenekleri ve/veya vergi avantajları vb. uygulamalar sonuçta kamu kaynakları aracılığı ile yani vergiler aracılığı ile sağlanmaktadır.

Sosyal hizmet sunumu ve özel finansmanı sağlamak için dizayn edilen politikalar beş ana yol izlemektedir:

  • Vergi teşvikleri ile desteklemek
  • Hizmet için ücret almak yoluyla finansman
  • Mevzuat yoluyla yönlendirmek
  • Ayni yardımların nakit ya da nakit yerine geçen kupon gibi ödemelerle kamu faydasının sağlanması
  • Hizmet düzenlemelerinin satın alınması

Politikaların Sonuçları

“Beşikten mezara” sosyal devlet anlayışı, devletin “vatandaşını ekonomik sorunlara karşı korumak ve vatandaşlarına belli bir refah seviyesi sağlamak” konusunda bir sorumluluk üstlenmesinden kaynaklanmıştır. Bu sorumlulukla, devletin özellikle istihdam, ücretler, barınma, beslenme, sağlık için yaptığı harcamalarla aile ilişkilerinde ve devamında istikrarı sağladığı düşünülmektedir. Ailenin istikrarı, toplumsal davranışlar, toplumsal düzen, dürüstlük, kanunlara uyma, toplumun bütünlüğüne sadakat ve aidiyet duygusu, hatta suçun azalması gibi sonuçlarla ilişkilendirilmektedir. Bu bakış açısı aile yapısı istikrarlı ise toplumdaki pek çok iyi şeyin kendiliğinden oluşacağını varsaymaktadır. Bu nedenle de aileye ve topluma, sosyal politikalar aracılığı ile kaynak aktarmak çok kolay bir karar olarak ortaya çıkmaktadır.

Bütün olası iyi sonuçları yanı sıra, ilk eleştiriler politikanın içeriğinin zaman içerisinde değişmesine neden olmuştur. Örneğin, aile yardımlarının çoğu kadın odaklıdır. Hatta bu politikalar çocukların bakımını sadece kadının görevi gibi algıladığı ve toplumda bu algının güçlenmesine neden olduğu gerekçesi ile eşitliğe aykırı bulunarak da eleştirilmektedir. Bu eleştiriler, aile politikaları ve istihdam politikaları arasındaki görünür çatışma, çocuklarla ilgili aile desteklerinin erkekler için de uygulanması yönünde genişletilmesine yol açmıştır.

Bir diğer sonuç, sosyal politika alanları genişleme eğilimi gösterdikleri için, bireyin karar alanlarını daraltmaktadır. Örneğin, ailelerin kaç çocuk sahibi olacakları konusu, daha ılımlı yönetimlerde (az ya da çok çocuk için) teşviklerle düzenlenmektedir. Daha sert yönetimlerde bir sayının belirlenmesi ile kararlaştırılabilmektedir. Bu genişlemenin birey lehine düzeltilmesi demokrasi açısından önemli görünmektedir.

Diğer tartışma alanı, kamu eliyle yönlendirilen bu geniş politika alanının mali sorunlarından kaynaklanmaktadır. Sosyal harcamalar ayrı ayrı ve farklı gruplar için kullanıldığı için, sosyal amaçlar için harcanan paranın büyüklüğü dikkatten uzak kalmaktadır. Sosyal devletin gelişimi ve finansmanının gerektirdiği yeniden dağıtımın derecesi tartışma konusudur.

Gelişmekte olan ülkelerde ise, sosyal politikalar için kaynak yaratacak büyüklükte vergi geliri elde edilmesi sıradan kişilerin gelirlerinin düşüklüğü yüzünden mümkün görünmemektedir. Ayrıca bu ülkelerde, sosyal harcamalar gelişmenin yaratılabilmesi ve sıradan bireylerin ve gelecek nesillerin yaşamının düzeltilebilmesi için hayati önem taşımaktadır. Bu nedenle gelişmekte olan ülkeler bu harcamalara devam etmek mecburiyetindedirler. Sonuçta bu mecburiyette borçlarını artırarak onları ekonomik krizlere duyarlı hale getirmektedir. Bu durum başka bir sonuca yol açmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde aileye yönelik politikalar, genellikle uluslararası kuruluşlar tarafından desteklenmektedir.

Sonuç olarak, sosyal politikalar eşitlik, yeterlilik, mali uygulanabilirlik bakımından giderek daha fazla sorgulanmaktadır, bununla birlikte her sorgulama politikaların uygulama alanlarını ve mali ihtiyaçlarını daha da genişletmektedir.