Ünite 4: Değişen Teknoloji Değişen Fotoğraf

Değişen Görsel Yapı

Her çağın kendine özgü bir yapısı vardır. Teknoloji bu farklılıkları yaratan en önemli etkenlerin başındadır. Teknolojinin insanlar üzerindeki baskısı her durum ve ortamda hissedilir. Teknolojik gelişmeler insan uzuvları ve duyu organları ile bağlantılıdır. Bu teknolojilerin gelişimiyle birlikte, insan uzuv ve duyu organlarının gelişen teknolojiye uyum sağlaması da farklılaşmıştır. Örneğin görme biçimini belirleyen araçlar, görsel sanatların biçimini, hatta içeriğini ve sunuşunu da belirlemiştir. Fotoğraf makinesi ise optik yoluyla farklı bir bakış açısı sunmuştur. Fotoğraf makinesinin sunduğu görsel yapı, fotoğrafçının nerede durduğuna ve konuya nereden baktığına göre belirlenir. Fotoğrafın oluşturduğu görsel yapı, akıp giden zaman içindeki anlık bir gerçekliktir ve fotoğraf bir yerde var olan gerçeklikten ayrı düşünülemez. Fotoğraf makinesi sabit olarak bir yerde durmaz. Hareket eder ve farklı bakış açıları sunar. Fotoğraf makinesinin optiği, farklı bakış açıları sağlayan teknik bir sistemdir. Bir nesnenin çıplak gözle görülemeyen yapıları, optik yoluyla ortaya çıkartılabilir. Bu şekilde optik, insanın görme duyusu yoluyla kazandığı algıları da değiştirir. Optiğin günlük yaşam içindeki yerinin yaygınlaşmasının bir sonucu olarak, görme ve düşünme şeklimiz değişmiştir. Optik bakış, insan yaşamına fotoğrafla birlikte girmiştir. Hareketli görüntü yani film ve ardından da video, optik bakışı geliştirmiş ve yaygınlaştırmıştır. Bu süreç içinde optik bakışın iki belirleyici teknolojik dönemi: analog ve sayısal (dijital) dönemlerdir. Verilerin kesintisiz olarak işlediği, kaydedildiği ve saklandığı dönem analog dönem olarak adlandırılır. Verilerin basamaklanarak, 0-1 ya da EvetHayır olarak belirlenerek işlendiği, kaydedildiği ve saklandığı dönem ise sayısal dönem olarak adlandırılır. Yirminci yüzyılda yaşanan önemli değişim ile elektronik görüntü (video) bilgisayar teknolojisiyle birleşerek yeni bir görsel yapı ortaya çıkartmıştır. Nesneler ve konular, modelleri ve üçboyutlu şekilleriyle düzenlenmeye başlanmıştır. Tarihsel bir süreç içinde insanoğlunun kullandığı aletler incelendiğinde, mekân ve zamanla ilgili bir çeşitlik görülür. Toplumsal yaşam içinde mekâna ve zamana göre aletler çeşitlenmiştir. Doğal olarak sanatsal üretim için kullanılan aletler de çeşitlilik gösterir. Sayısal teknoloji çağında ise bu çeşitlilik yerini bilgisayara bırakmıştır. Bilgisayar teknolojisi sanat alanlarıyla ilgili farklı üretim araç ve türlerini her düzeyde kendinde toplar ve sınıflandırır. Bu şekilde üretilen sanat eserleri de sayısal teknolojilerin kendine özgü özelliklerini taşır. Bir taraftan fotoğraf üretilirken öte yandan da hareketli görüntü üretilebilir. Bunların ikisi birleştirilerek çoğaltılabilir. Teknolojinin ve aletlerin sanat üretimi içine bu kadar çok girmiş olması; kolaj, fotomontaj, fotografik çalışmaların üretimini de kolaylaştırmıştır. Bu anlamda teknolojik sistemler, sadece sanat eserlerinin çoğaltılmasını sağlamaz; aynı zamanda da sanat eserlerinin ortaya çıkmasını sağlar. Bu süreç içinde teknolojinin sanatla ilişkisi bağlamında, dönemlere özgü olgular da söz konusudur. Teknolojideki değişiklikler sanatçıların sunum olanaklarını değiştirmesinin yanı sıra eserin üretildiği sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel ortamı da etkiler. Görsel yapıların sunumunu sağlayan yeni yaklaşımlar, görsel algılama ve yaşamı anlama konusundaki yeni durumların bir sonucu olarak sürekli değişir. Sanatçı toplumsal yasamdan, gelişmelerden uzak düşünülemez. Sosyal-kültürel değişmelerle birlikte estetik ve teknolojik değişmeler de sanatçıyı doğrudan etkiler.

Bilimsel Gelişmeler ve Sanat

Bilimsel gelişmeler insan ve insanla ilgili her konuyla ilişkili olduğu gibi sanatla da ilişkilidir. Bilimsel gelişmelerle sanat pek çok noktada birleşir. Tarihsel olarak Batı kültüründe belli dönemlerin belirleyici olduğu görülür: İlki, antik dönemden beri gelen sanat etkinliğinin 1425’te perspektifi geliştirmesi yani perspektifin yüzey üzerine uygulanmasıdır. İkincisi, XIV. yüzyılın ortalarında XVIII. yüzyıla kadar süren Aydınlanma ve Bilimsel Devrimler dönemidir. Üçüncü olarak Sanayi Devrimi ve mekaniğin ortaya çıkmasıyla teknolojik ilerlemenin görüldüğü Modern dönemdir. Bu dönem, 1830’larda fotoğrafla birlikte başlar. Kitle iletişim araçlarını, görüntü üretim sistemlerini ortaya çıkartan ve XX. yüzyıla kadar süren dönemdir. Dördüncü dönem ise elektronik teknolojinin, bilgisayarın, sayısal görüntünün hâkim olduğu 1960’larda mekanikleşmeyle aynı döneme denk gelen postmodern çağdır.

Bilim yoluyla kazanılan uzmanlaşmış bilgiyle, bu bilginin sanata uygulanmasından, bazı tartışmalar ortaya çıkmıştır: Sanat ve zanaatkâr, bilim adamı ve teknisyen gibi. Tarihin her döneminde sanatçılar, eserleriyle ilgili amaçlarına ulaşmak için mekanik yardım arayışı içinde olmuşlardır. Doğadaki manzarayı bir yüzeye yansıtmak, nesnel gerçekleri olduğu gibi sunmak, yansıma ve gölgeler gibi yüzey üzerinde görüntüler elde edebilmek için çeşitli gözlem teknikleri ve uygulama aletleri geliştirmişlerdir. Bunların içinde en bilineni, Arap bilim adamı Ibnü’l Heysem (IS965-1039/40) tarafından ışığın doğrusal olarak hareket ettiğini kanıtlamak için yaptığı deneyde kullandığı araçtır. IÖ V. yüzyılda Çinli filozof Mo Ti (IÖ 470-391) tarafından ilk kez tanımlanan Karanlık Kutu (Camera Obscura) ile mekanik bir araç üzerinde, üçboyutlu nesnelerin iki boyutlu görüntülerini elde etmenin kuralları X. yüzyılda Ibnü’l-Heysem tarafından çalışma sistemiyle birlikte açıklanmıştır.

Karanlık Kutu

Karanlık kutu için yüzey üzerinde görüntü üreten aygıt denebilir. Ayrıca karanlık kutu, ışığın büründüğü yeni bir teknolojidir. Bu yeni teknolojiyi anlamak için de kullanım alanlarına bakmak gerekir. Karanlık kutu topluma üç farklı alandan yayılmıştır. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda ünlü ressamlar tarafından kullanılmasının yanı sıra bilimsel çalışmalar, eğitim ve eğlence amaçlı gösterilerde de kullanılmıştır. Karanlık kutunun bu şekilde kullanılması fotoğrafın bulunuşundan 250-300 yıl önceye kadar gider. Karanlık kutuyla birlikte başlayan önemli bir olgu, sanatçıların çıplak gözle görmek yerine optik yoluyla bakmayı seçmeleridir. Karanlık kutu yoluyla sanatçıların yüzey üzerinde görüntü elde etmeleri, bu amaca yönelik ihtiyaçlara tam anlamıyla karşılık vermemiştir. Karanlık kutunun sağladığı bu görüntünün yüzey üzerinde kalıcı olması önemli bir aşamadır. Bu arayış çalışmaları sonucunda 1827’de fotoğrafın bulunuşu gerçekleşmiştir. Bir süre sonra 1840 yılında negatif görüntünün bulunuşuyla yeni bir mekanik üretme sistemi ortaya çıkmıştır. Fotoğrafın bulunuşu ve arkadan gelen gelişmeler, sanatçıların teknolojiyle olan ilişkilerine yeni bir boyut getirmiştir. Özellikle fotoğrafın, akan zaman içinde belli bir an’ı sabitleyerek mekanik olarak çoğaltma tekniği sanatçıların ilgisini çekmiştir. Fotoğraf, mekanik çoğaltma tekniği olarak bütün eleştiri ve karşı çıkışlara rağmen sanatçılar tarafından farklı araçlara yönelik olarak kullanılmıştır. 1850’lerden itibaren fotoğraf hem kopyalamak hem de farklı baskı teknikleriyle çoğaltmak için sanatçıların üretimini hızlandırmıştır. Makine ya da alet yoluyla elde edilen sanat eserleri ve sanat eserlerinin bu yolla yapılan çoğaltmaları, nitelikle ilgili önemli bir soruyu ortaya çıkarmıştır. Bu nitelik, “biriciklik” kavramıyla açıklanmıştır. Fotomekanik yoluyla yeniden üretilen kopyaların sanat eseri olarak “biricikliği” hakkında tartışmalar gündeme gelmiştir. Öncelikle sanat eseri yeniden çoğaltılır ya da fotoğraf yoluyla yeniden çoğaltmak için düzenlenirse, asıl (orijinal) olma sorunu ortaya çıkar. Bu temel tartışma, sanat ve teknoloji, sanatçı ve makine konuları kapsamında günümüzde de sürmektedir. XXI. yüzyılın elektronik ortamlarında yapılan sanatlar için de bu yaklaşımlar ve tartışmalar geçerlidir. Bilimsel buluşlar ve fotoğraf makinesinin görüntüsü yeni bir görsel anlayışa neden olmuştur. Bu anlamda, XIX. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan İzlenimcilik akımı üyeleri, dönemin bilimsel bulgularıyla doğrudan ilgilenmişlerdir. Bu akımın ilk temsilcilerinden biri olan ressam Claude Monet (1840-1926) çalışmalarında ışık ve su oyunlarına ayrı bir vurgu yapar. Monet, karsımızda gördüğümüz bir konunun görüntüsünün, ışık yoluyla nasıl değiştiğini araştırmıştır. Bakma eylemiyle ilgili yeni açılımlar XX. yüzyılın basında Kübizm ile dönüm noktası yasamıştır. Kübist ressamlar, nesneleri birçok farklı bakış açısında resmetmişlerdir. Onlara göre insan gözünün hareketli olup tek bir noktaya takılı kalmaması gibi resmin de tek bir bakış açısı olmaması gerekir. Bu anlamda, geleneğe karsı çıkış söz konusudur. Kübistler nesneleri birçok farklı açıdan görüyormuş gibi resmetmişlerdir. Bu şekilde, görüntü ile gerçek arasında ilişki değişmiştir. Bunu yaparken de kübist ressamlar, insanın görme biçimini temel almışlardır. Kübizm sonrası gelen akımlar da aynı yaklaşım içinde olmuşlardır.

Sayısal Çağ

Sanatın teknolojiyle olan ilişkisi kapsamında üzerinde durulması gereken bir konu da, teknolojik değişim sonucunda ortaya çıkan yeni görsel yapıdır. Bu yapı sayısal (dijital) görüntüdür. 1980’li yıllardan başlayan ve 2000’li yıllarda gelişen sayısal görüntü, görüntünün oluşturduğu anlamı değiştirmiştir. Sayısal görüntü denildiğinde bilgisayar yoluyla oluşturulmuş fotografik görüntü anlaşılmamalıdır. Başka bir deyişle bilgisayar desteği ile üretilmiş görüntü demek değildir. Analog görüntüler, bir süreklilikte işler, karşılıklı fiziksel bir uyum içerisindedir. Sayısal görüntüler, 0-1, Evet-Hayır gibi rakamsal kodlardan oluşur. Sayısal görüntünün en küçük birimi piksel olarak adlandırılan kodlardır. Analog bir fotoğraf görüntüsünün en küçük birimi gümüş bromürden oluşan gren tanecikleridir. Kodlanan bitlerle sayısal bir görüntü kolaylıkla kaydedilerek saklanabilir. Bu görüntü üzerinde bir yönlendirme yapılmak istendiğinde, bu kodlamaya tek tek müdahale edilebilir. Bu şekilde, sayısal teknolojiyle birlikte yeniden çoğaltma olgusu bir boyut kazanmıştır. Sayısal görüntülerde, kopya ile aslı arasında hiçbir fark yoktur. Sayısal bir görüntünün kopyasını aslından ayırmak imkânsızdır. Sayısal görüntünün değeri, bulunduğu ortamla ilgilidir. Biriciklik, tek olma gibi düşünceler sayısal teknolojiyle birlikte unutulmuştur. Eğer bir değerden söz etmek gerekirse, sayısal görüntünün değeri yer aldığı sanal ortamlar ve iletildiği bilgiyle ilişkilidir. Sayısal görüntünün çok yönlü olarak yayılması, fotoğrafla ilgili temel bazı sorunları yeniden gündeme getirmiştir. Bunların basında gerçeğin, fotoğraf yoluyla üretilmesi gelir. Sayısal teknikleri kullanarak yapay gerçeklik yaratılabilir. Fotoğraf makinesi kullanmadan, fotoğraf üretilebilir. Bu şekilde, fotoğrafın optiği yoluyla oluşturulan gerçek olgusu da değişmiş, hatta kökten bir şekilde ortadan kalkmıştır. Günlük yaşamda, gördüğümüz birçok sayısal görüntü böylesi müdahaleler sonucu ortaya çıkmıştır. Mükemmel yüz, mükemmel vücut sekli sayısal görüntülerde yaratılabilmektedir. İçinde yasadığımız yüzyılın görsel kültürü sayısal görüntüler tarafından yönetilir bir duruma gelmiştir. Doğal olarak görsel kültürdeki yaklaşımlar da bu etkinin altındadır. Fotoğraf ve sayısal görüntüler, resim anlayışını da değiştirmiştir. XX. yüzyılın sonlarında, fotoğraf yoluyla elde edilen görüntülerin renk ve tonlama değeri, ressamlar tarafından da kullanılmıştır. Örneğin, sanatçı Churk Close (1940- ) fotoğrafın renk ve ton yapısını yansıtan büyük resimler yapmıştır. Onun resimlerinin nesnesi çok yakın çekim fotoğraflardır. Fotoğrafı daha büyük bir tuvale çizerek görüntüyü bir koordinat sistemi içinde parçalara böler. Daha sonra her bir kareyi tek tek boyar. Bu resimde, hem fotoğraf vardır hem de tek tek küçük karelerden oluşan sayısal bir görüntü söz konusudur. Resme çok yakından bakıldığında, her bir kare renk ve ışık olarak görülürken, uzaktan bakıldığında ise bir bütün olarak resim yani yüz görülür. Bu resim, Noktacılık akımı ressamlarının yaptığı resimler gibi izleyicinin konumuna göre değişir. Yakından bakıldığında, eseri oluşturan parçalar yani detaylar görülür. Uzaktan bakıldığında ise eserin tamamı görülür. Bu konu da insanın görme sisteminin çalışmasıyla ilişkilidir. Sayısal görüntülerle ortaya çıkan bir olgu da sanal kavramıdır. Yaygın bir anlayış sonucu, sanal görüntülerin sayısalteknolojiler yoluyla üretildiğine inanılır. Sanal görüntüleri hem analog hem de sayısal teknolojilerle üretmek mümkündür. Ayrıca sanal denildiğinde, sadece gerçek olmayan hayal dünyasıyla ilgili şeylerin akla gelmemesi gerekir. Sanal görüntüler, bir duruma özgü olarak kurulan bir tür benzetimlerdir. Sanal gerçeklik özellikle sinemada, bilgisayar ortamında yaratılmış görüntülerle çok kullanılmıştır. Hatta gerçek insan görüntüleriyle bu sanal görüntüler karıştırılarak kullanılmıştır. Sanal gerçeklik, geleneksel olarak bilinen fizik ve matematik kurallarına ters düşer. Çağdaş görsel kültürde biriciklik ve tek olma olguları anlamını yitirmiştir; ancak geçmişin kültürünü oluşturan sanat eserleri değerlerini kaybetmiş değildir. Sayısal görüntülerin ve teknolojinin toplumsal yaşamı ne kadar değiştireceği bilinmezliğini korumaktadır. Öte yandan bu yeni teknolojinin sosyo-kültürel anlamda yeni bir değişim getirdiği açıkça görülmektedir. Bu değişim, Sanayi Devrimi sürecinde fotoğrafın bulunuşuyla görsel kültürde yaşanan değişimden tamamen farklıdır.

Sayısal Görüntü

Sayısal görüntünün geleneksel fotoğrafa etkisi üzerine yapılan eleştiriler, teknik farklılıklar ve soyut ilkeler üzerine yapılandırılır. Sayısal teknolojinin etkilerini sadece teknik alanlar yönüyle tartışmak, konuya sınırlı bir açıklama getirir. Bu nedenle, teknik farklılığın, kültürel sonuçlarının da ortaya koyulması gerekir. Geleneksel fotoğrafın film yüzeyi üzerindeki görüntüsü, analog olarak üretilir yani elle tutulan bir yüzey üzerinde, işaretlerden ve göstergelerden oluşur. Bunlar, ışığa duyarlı yüzeyi oluşturan gümüş bromür maddesidir. Gümüş bromür maddeleri yüzey üzerinde fiziksel olarak yer alır, elle tutulabilen bir gerçek ortaya çıkarır. Bu maddeler, temsil ettikleri nesnelerin algılanmasını sağlar. Sayısal sistem, sadece bir tür kopyalamak değildir. Duvar yüzeyi üzerindeki ışık bilgisinin, sayısal sisteme dönüşmesidir. Teknik süreç açısından önemli olan konu, görüntülenecek nesnelerin somut fiziksel nesne olarak değil de, elektronik veri olarak var olmasıdır. Bu durum geleneksel olarak bilinen fotoğrafın yapısal olarak şekil değiştirmesidir. Fotoğraf ve sayısal teknoloji ilişkisi, 1990’lardan itibaren gelişmiştir. Yaygın bir görüş, fotoğrafın geleneksel yapı içinde bittiği yönündedir. Bu şekilde, “fotoğrafın sonu” yaşanmaktadır. Bu yeni dönem, geleneksel fotoğraf için bir son oluştururken, öte yandan yeni bir “fotoğraf sonrası” dönemi de başlatmıştır. Fotoğraf açısından, bu yeni dönemin belirleyici özellikleri vardır. Fotoğraf üretiminin süreci değişmiştir. Fotoğrafçılık, kimyasal karanlık odadan bilgisayarın aydınlık odasına geçmiştir. Fotoğrafın bir tek negatifine çoğaltılması yerine, değişken baskı yollarıyla; bilgisayar, televizyon ekranı ve web sitelerinden üretilmesi söz konusudur. Ayrıca fotoğraf görüntüleri artık tek basına bir görsel olgu olmaktan çok, ses ve video ortamlarıyla birleşerek kullanılmaktadır.

Yeni Görme Biçimi

Yeni görüntü teknolojilerinin ortaya çıktığı yeni toplumsal yapı, postmodern dönem olarak da adlandırılır. Postmodern dönemde, doğal olarak birçok toplumsal olguyla beraber fotoğraf da yeni bir yapıya dönüşmüştür. Fotoğrafın ortaya çıktığı ve yaygınlaşmaya başladığı yıllar (1830-1900) düşünce sisteminin de değiştiği bir dönemdir. Bu bağlam içinde görme biçiminden söz edilirse, söz konusu görme biçimi dönemin gelişmelerinden kaynaklanır. Fotoğrafa kadar, görme denildiğinde anlaşılan şey, insan gözüyle görülen olmuştur. Bu anlamda sınırlı bir çevreden söz edilmektedir. Fotoğrafla birlikte bu sınırlı çevre genişlemiştir. Fotoğraf makinesinin ulaştığı her yer, insan gözünün ulaştığı yer haline gelmiştir. Sonuç olarak, fotoğraf yoluyla insanoğlunun algıladığı gerçek, yakın çevresinin çok daha ötesine ulaşmıştır. Bu durum, doğal olarak 1900’lü yıllarda yasayanlar için yeni bir görme biçimini de beraberinde getirmiştir. Fotoğraf, toplumsal gelişme ve teknolojik ilişkiler, sanat ve sanatçının durumu söz konusu olduğunda Walter Benjamin (1892-1940) “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı” isimli ünlü denemesinde 1939 yılında fotoğraf yoluyla ortaya çıkan yeni görme biçimini ele almıştır. Benjamin’in düşünceleri daha çok fotoğrafın dönemini kapsar. Fotoğrafın sonu olgusunun tartışıldığı, “Fotoğraf Sonrası” döneminde, Benjamin’in düşüncelerine göre konu yeniden üretilen görüntülerdir. Fotoğrafın da içinde yer aldığı yeni durum bir yönüyle, yeni sayısal teknolojiler yoluyla fotoğrafik görüntülerin yeniden üretilmesidir. Benjamin, fotoğraf makinesinin yeni bir aygıt olarak toplumsal yasam içindeki yerini de vurgulamıştır. Değişen yeni yaşam tarzında, fotoğraf makinesi hem birey hem de yönetenler açısından özel bir yer oluşturmuştur. Anlamlı bir şekilde, fotoğraf makinesinin insan gözünün yerini almasını ve yeni bir görme biçimi yarattığının önemini belirten Benjamin bir kültür tarihçisi olarak ele aldığı dönemde, fotoğrafla birlikte gelişen birçok toplumsal olgudan söz eder.

Fotoğrafın Sonu

Fotoğrafın resmetme tekniğinin, kendine özgü olarak, fiziksel gerçekleri kaydederek saklaması ve çoğaltarak yayması; farklı tartışmalar ve karşı çıkışlara rağmen, fotoğrafın gerçek dünya ile olan karşılıklı ilişkisi önemli bir olgu olmuştur. Fotoğrafın ışık yoluyla; ışık, film yüzeyi, fotoğraf kartı gibi teknik süreçler içinden geçerek oluşturduğu görüntünün önemi vurgulanmaktadır. Yani, ışık yoluyla film yüzeyi üzerindeki iz önemlidir. Kuşkusuz bu anlamda fotoğrafın; teknolojik, kültürel ve ideolojik süreçlerinin karmaşık olduğu da bilinmektedir. Bütün bu yapının, sayısal teknoloji tarafından yıkıldığı yönündeki görüşler ise ağırlık kazanmıştır. Geleneksel fotoğrafı yapmak zordur ve zaman alır. İstenilen sonuç her durumda elde edilemez. Olanaklar, fotoğraf makinesi ve karanlık oda içindedir. Bu nedenle geleneksel fotoğraf; eskidir, yeniliğe açık değildir ve sınırlıdır. Aynı şeyleri sayısal teknoloji yeni olanaklarla, daha kolay ve açık bir sistem içinde sunmaktadır. Bu görüşe göre, fotoğrafın sonuna gelinmiştir. Optik yoluyla görüntü üretmek istiyorsanız, yer almanız gereken durum, fotoğraf sonrası durumdur.

Fotoğraf Sonrası

Geleneksel anlamda fotoğraf denildiğinde, her türlü etki ve yönlendirmeyle birlikte, temel bir görüntü söz konusudur. Başka bir deyişle film ya da bir başka yüzey üzerinde görüntü vardır. Görüntü kavramı, fikir olarak bu fiziksel durumla özdeştir. Sayısal teknolojide ise görüntü fiziksel olarak elle tutulamaz, ışıklı bir yüzey üzerinde oluşur, geçici ve birçok başka öğenin birlikteliğinden oluşur. Bilgisayar ve internet ağı yoluyla iletilir, parçalanabilir ve kolaylıkla değiştirilebilir. Fotoğrafik olarak bilinen, geçmişte optik yoluyla yaratılan öğeler, artık bilgisayar programlarıyla yapılabilmektedir. 1980’lerden itibaren fotoğraf teknolojisindeki yenilikler, fotoğrafik görüntüyü birçok farklı ortama taşıyarak fotoğrafı başka ortamlarla yakınlaştırmıştır. Bu yakınlaşma süreci içinde fotoğraf; temsil etmekten, benzeşime doğru değişime uğramıştır. Fotoğraf görsel bir olgu olarak, temelden değişmiştir. Bu oluşan görsel yapı içinde yaşanılan fotoğraf sonrası dönemde, fotoğrafın oluşturduğu değerin kanıt niteliği taşıması ve bu konulara gösterilen duyarlılıklar giderek önemsizleşmiştir. Sayısal görüntü teknolojilerinin fotoğraf makinesinin yerini almasıyla birlikte, fotoğrafik görüntünün değeri artmıştır. Fotoğraf optik yoluyla bir konuyu resmederken üç temel işlemi gerçekleştirir: Konuyu açıklar, yorumlar ve pekiştirir. Teknolojinin değişmesine rağmen fotoğrafın bu öznel niteliği değişmemiştir. Bütün bu değişim süreci içinde fotoğrafın bir değişmezliğe sahip olduğu da açıkça görülür. Fotoğraf sonrası dönemde, tarihsel olarak fotoğraf bağlamında bilinen, konuşulan ya da doğru olduğu kabul edilen temel olgular yeniden gündeme gelmiş, gerçekçi fotoğrafın kaynağının ne olduğu yeniden düşünülmeye başlanmıştır.

Sayısal Fotoğraf

Fotoğrafın teknik olarak üretilme sürecinden çok, fotoğraf yoluyla ortaya çıkan görüntüye nasıl bakıldığı önemlidir. Bu anlamda ünlü düşün adamı Roland Barthes (1915- 1980) tarafından kaleme alınan Camera Lucida adlı çalışma önemlidir. Barthes, fotoğraf yoluyla yaratılan hislerle ilgilenmiştir. Bu ve benzeri yaklaşımlar bizi, fotoğrafın ne şekilde kabul edildiğini düşünmeye ve fotoğrafın ne şekilde duygularımıza yöneldiğini anlamaya yöneltir. Bunu yaparken de, sayısal fotoğraf ve öncesi yeniden gündeme gelir. Bir negatif film görüntüsüyle, sayısal fotoğraf arasındaki fark; çekim, kaydedilme ve çoğaltılma alanların-da ortaya çıkar. Bu nedenle de, sayısal fotoğraf öncesi ve sonrası diye bir durum söz konusu olacaktır. Bu tartışmanın temelinde yer alan konu; fotoğrafik görüntülerin kaydedilme, işlenme, saklanma, çoğaltma, yayma ve benzeşime uğrama nitelikleriyle ilgilidir. Sayısal bir görüntünün aslı diye bir aşamadan söz edilemez. İlk çekilen ya da üretilen görüntü ile kopyaları arasında bir sıralama (1. kopya, 2. kopya, 55. kopya gibi) yapılamaz. Film ve sayısal görüntüyü karşılaştırırken, üzerinde durulması gereken bir diğer önemli noktada; filmi ve sayısal görüntüyü oluşturan yapı, film yüzeyindeki görüntü sürekliliği olan ve sınırları kesin olarak belirlenmemiş, gren taneciklerinden oluşur. Görüntünün yapısını oluşturan öğeler arasında bir geçiş söz konusudur. Sayısalda ise bu tam ve kesindir. Piksellerin yeri ve sınırları kesin olarak bellidir. Bu durumda, büyütülen bir negatif görüntü, sayısal görüntüye göre daha fazla bilgiyi açığa çıkarır.

Fotoğrafla ilgili iki belirgin dönem; film ve sayısal dönemlerdir. Bu belirleyici özelliğini veren ise teknoloji olmuştur. Bu anlamda iki farklı teknolojik durum eski ve yeni teknolojik durum söz konusudur. Fotoğrafı bir kitle iletişim aracı olarak Eski-Yeni bağlamı içinde de değerlendirmek gerekir.