Ünite 6: Dede Korkut, Meddah ve İstanbul Hikâyeleri

Dede Korkut Hikâyeleri

Dede Korkut Hikâyeleri ve Bazı Özellikleri

Dede Korkut Hikâyeleri toplam 12 hikâyeden oluşup, en önemli iki nüshası Almanya’nın Dresden kentinde (1815) ve Vatikan’dadır (1950). Her ne kadar 13. Bir hikaye olduğu söylense de bu hikayeye ulaşılamamıştır. Çeşitli konularda kaleme alınan bu hikayeler;

  • Dirse Han Oğlu Boğaç Han
  • Duha Koca Oğlu Deli Dumrul
  • Basat’ın Tepegöz’ü Öldürdüğü Hikaye
  • Salur Kazan’ın Evinin Yağmalanması
  • Kam Püre Oğlu Bamsı Beyrek
  • Kazan Bey’in Oğlu Uruz Bey’in Esir Düşmesi
  • Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı
  • Kazılık Koca Oğlu Yigenek
  • Begil Oğlu Emren
  • Uşun Koca Oğlu Segrek
  • Salur Kazan’ın Tutsak Olup Oğlu Uruz’un Kurtarması
  • İç Oğuzun Dış Oğuza Asi Olup Beyrek’in Öldürülmesi’dir.

Hikâyelerin baş kahramanı olan Dede Korkut’a bir çok ülke sahip çıkmakla beraber Kazakistan kaynaklarına göre Kızılordalıdır ve mezarı Sırderya Irmağının kenarındadır. Mitolojik efsanelerle süslenerek doğumunun 36 ay sürdüğü ve 295 yıl yaşadığı söylenmektedir.

Hikâyeler 9. yy. ve 11. yy. arasında geçmekle birlikte 15. yy. da kaleme alınmışlardır. Hikâyeler genel olarak Hazar Denizi civarında geçmektedir. Genel olarak Dede Korkut Oğuzların akıl hocası olup hikâyelerin sonunda kopuz çalar ve deyişler söyler. Hikâyelerinde Bayındır Han en üst mevkidedir ve ondan sonra Salur Kazan gelir. Hikâyelerde beylerin yanında 300 çocukların yanında 40 yiğit varken hatunların yanında ise ince belli 40 kız bulunur. Hikâyelerde Oğuzlar Müslüman olmakla beraber çok da dinlerine bağlı olarak gösterilmezler. Namaz kılıp kuran okumalarına rağmen içki içip at eti yemeye devam ederler. Hatta örneğin Deli Dumrul Allah’ı tanımaz.

Hikâyelerde genel itibariyle; beşik kertmesi, başlık gibi kavramlar karşımıza çıkmaktadır. Oğuz erkekleri eşlerine sonuna kadar bağlı ve onlara saygı gösteren insanlar olarak anlatılmıştır. Göçebedirler ve temel geçim kaynakları sürüleridir. Anne onlar için çok önemlidir ve yalan söylemeyen mert insanlardır. Müzik aletleri kopuz ve davulken doğa çok canlı ve heybetlidir. Türk tarihine ilişkin ilk kaynak niteliği taşıyan eser gene Dede Korkut Hikâyeleridir. Bu kaynakta gene Türklerin yemek kültürlerin de; et, bazlama ve yoğurt gibi ürünler üzerine olduğunu görmekteyiz.

Dede Korkut Hikâyeler üzerine başta; Muharrem Ergin, Kilisli Muallim Rıfat, Semih Tezcan, Dursun Yıldırım gibi isimlerin yapmış oldukları birçok araştırma mevcuttur.

Tarihi Kaynaklarda Dede Korkut Hikâyeleri

Metin merkezli ve tarih araştırmaları yöntemi uygulanarak gerçekleştirilen bazı çalışmalarda Dede Korkut ve Dede Korkut Hikâyelerinden söz edilmektedir. Bu çalışmalar aşağıda sıralanmıştır.

  • Câmiü’t-tevârih
  • Dürerü’t-ticân
  • Selçuknâme
  • Câm-i Cemâyin
  • Hâzihi er-risâleti min kelimâti Oğuznâme el-meşhur biAtalar sözi
  • Târih-i âl-i Selçuk
  • Nesâimü’l-mahabbe
  • Tevârih-i cedîd-i mir’at-i cihan
  • Şerefnâme
  • Edirneli Ruhi
  • Şecere-i Terâkime
  • Târih-i Dost Sultan
  • Seyahatnâme
  • Tuhfetü’s-sürûr
  • Leylâ-Mecnun
  • Adam Olearius

Adı geçen çalışmaların kısaca içerikleri Halk Hikâyeleri kitabının 120 ve 121 inci sayfalarında mevcuttur.

Yaşayan Dede Korkut Hikâyeleri

Hazar Denizi’nin doğusunda ve batısında anlatılmaya devam edegelen bazı hikâyeler anlatıldıkları yöreler göre; destan masal ve halk hikâyesi gibi türlerde karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan başlıcaları Bamsı Beyrek, Tepegöz ve Deli Dumrul gibi hikâyelerdir. Bu hikâyeler yer yer isim değişikliği göstermekle beraber içerikleri birbirlerine çok benzemektedir.

Bu hikâyelerden etkilenerek benzer bazı hikâyeler de yazılmıştır. Örneğin en çok biline Bamsı Beyrek Hikâyesiyle Âşık Galip’in hikâyeleri birbirine çok benzemektedir. Temel farklılık olarak ise Âşık Galip’in hikâyesinde İslami öğeler daha fazla karşımıza çıkmaktadır. İki hikâyede de düğünlerin kırk gün sürmesi, düğünlere âşıkların davet edilip kopuz ve davul çalınması ve ozanlık üzerine vurgu yapılmıştır.

Benzer şekilde Dede Korkut Hikâyelerinde olan Kan Turanlı ile Şah İsmail Hikâyesi de benzerlik göstermektedir. Bunlarla birlikte Tepegöz Hikâyesi de birçok yerde farklı isimlerle ve Deli Dumrul Hikâyesi de benzer şekillerde sözlü halk arasında anlatılmaya devam etmektedir.

Dede Korkut Hikâyeleri ve Halk Hikâyeleri

Araştırmacıların görüşlerine bakıldığında Dede Korkut Hikâyeleri destanlardır ve 15. Yy. dan sonra türü değişerek halk hikayesine dönüşmeye başlamışlardır. Bunda temel faktörlerden başlıcası ozan adı verilen gezgin şairlerden âşık edebiyatına geçiş olmuştur. Dede Korkut Hikâyeleri ile halk hikâyeleri arasındaki benzerlikler sırasıyla şu şekilde ortaya konmaktadır:

  1. Dede Korku Hikâyeleri ile halk hikâyeleri nazım-nesir karışımıdır.
  2. Dede Korkut hikâyeleri ve halk hikâyeleri konu ve motif itibarıyla benzemektedir.

Benzeşik motifler ve konular sırasıyla;

  • Kırk ince belli kız.
  • Kül tepeçük olmaz, güyegü oğul olmaz.
  • At ayağı külüg ozan dili çevük olur.
  • Av avladılar kuş kuşladılar.
  • Açların doyurulması çıplakların giydirilmesi.
  • Deliler.
  • Yas âdetleri.
  • Antlar.
  • İnsan başlarından kale yapma.
  • Çocuksuzluk dur.

Bu motif ve konuların kısa açıklamaları için ilgili kitabın 123-128. sayfalarına bakılabilir.

Meddah Hikâyeleri

Halk hikâyesi anlatma ve dinlemenin tarihçesi çok eskilere dayanan ve Asya’da başlayan, daha sonrada tüm dünyaya yayılan bir iştir. Türk tarihinde; Şölen, Sığır, Yug ve Ölüm Merasimlerinde büyük şenlikler düzenlenip yemekler yenilip şiirler okunmuş, ozanlar şiirler söylemiş ve akşamları da halk hikâyeleri anlatılmıştır. Bu sebeple Halk Hikâyelerinin Türk tarihinde büyük yeri vardır.

15. yy. dan itibaren meddah hikayeleri sıklıkla görülmeye başlanmıştır. Meddahlar hikâyelerini çoğunlukla büyük şehirlerde ve cami yakınlarında veya kahvehanelerde anlatmışlardır. Kaynaklara bakıldığında da bu hikâyelerin geniş bir dinleyici kitlesi olduğu bilinmektedir. Meddah kelimesine karşılık olarak Araplar ‘’kıssas’’ Acemler yani İranlılar is ‘’kıssahan’’ demişlerdir. Meddahlar sadece halkı eğlendirmekle kalmayıp o dönemde halkı eğitmeye ve bilgilendirmeye yönelik hikâyeler de anlatmışlardır. Bilinen ilk meddah Kör Hasan son meddah ise 1973’de ölen Dümbüllü İsmail’dir. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte meddahlık kavramı da değişmiş olup meddahlığın günümüzdeki temsilcileri diyebileceğimiz isimler; Cem Yılmaz, Ata Demirer, Ferhan Şensoy gibi isimlerdir.

Fütüvvet-name’de meddahların dörde ayrıldıklarından bahsedilmiştir.

  • Üstün yetenek ve söz ustalıklarıyla peygamberi ve ehl-i beyt’i anlatanlar,
  • Büyüklerin şiirlerini ve nazımlarını halka anlatanlar,
  • Meddahlıkla birlikte halka yararlı farklı işler yapanlar,
  • Bazı şiirleri dilenerek okuyanlar ki bunlar gerçek meddah sayılmazlar.

Meddah Hikayeleri ile Halk Hikayeleri’nin benzerlik ve farklılıklarını görmek için 129. Sayfada bulunan Tablo 6.1 e bakınız.

Kitabi Mensur Realist İstanbul Halk Hikâyeleri

Tayyarzade, Cevri Çelebi, Sansar Mustafa, Hançerli Hanım, Tıflî ile İki Biraderlerin Hikâyesi adlarıyla bilinen hikâyelerin tamamı IV. Murat döneminde İstanbul’da oluşmuştur. Masal ve Halk Hikâyelerinde geçen olağanüstü durumlar bu hikâyelerde yerini tesadüflere bırakmıştır. Hikâyelerin sonunda iyiler kazanıp kötüler kaybeder. Kahramanlar gerçek hayattan seçilir. Parçalar çoğunlukla manzum olsa da vezin olanları da mevcuttur. Bu konuda araştırma yapan pek çok araştırmacı bulunmaktadır.

Teyyarzade Hikâyesi

IV. Murat dönemimde görev yapan Defterdarlık görevi yapan Hüseyin Efendi’yi konu alan bir hikâyedir. Yanına dil bildiği ve musikiden anladığı için hizmetçi olarak alınan Teyyarzade bir yanlış anlaşılma sonucu evden gidince Hüseyin Efendi onu aramaya çıkmış ama bu sırada bir kumarhaneye takılıp kalmıştır.

Teyyarzade onu kurtarmak için bir dervişin yanına giderken Sultan Murat’la karşılaşır ve birlikte kumarhaneye giderek Hüseyin Efendi’yi ve orada saplanıp kalan diğer insanları kurtarırlar.

Sansar Mustafa

IV. Murat ve musahibi Tıfli Efendi derviş kıyafetiyle çarşıya çıkarlar ve bir berberin oğlu olan Ahmet’in Sansar lakaplı Mustafa tarafından kaçırıldığını öğrenirler. IV. Murat çocuğun bulunması için Tıfli’ye talimat verir. Tıfli ve adamları onu ararlarken Padişah tesadüf eseri onu dürbünle görür. Kötü halde yakalandıkları için Ahmet ve Mustafa ölümle cezalandırılırlar ama bir yolunu bulup birlikte Mısır’a kaçarlar. 4-5 yıl sonra tekrar İstanbul’a dönünce yakalanırlar. Olan biteni Padişaha anlatırlar. Padişah ikisini de affeder ve Ahmet’in kardeşini Sansar’a verirken Ahmet’e de haremden bir kız nikâhlar ve ikisi de mutlu mesut yaşarlar.

Çevri Çelebi

Mehmet Çelebi Abdi’ye âşık olur. Onunla konuşurlarken onun bir portresini çizdirir. Portrenin arkasına ise bir kız resmi çizdirir. Abdi de bu kıza âşık olur. O kızın bulunması için türlü yollara başvururlar. Bu süreçte Abdi Mehmet Çelebi’ye yüz vermez ve ikisi de hasta olurlar. Sonunda bulunan kız Hoca Mahmut’un kızı imiş. Abdi’nin annesi gidip kızla konuşur ve Abdi’nin resmini gösterince kız da Abdi’ye aşık olur. Bir evde buluşan aşıkları bostancıbaşı görür ve olup biteni Sultan IV: Murat’a anlatır. Sultan Murat da araya girerek kızı Abdi’ye nikâhlar. Mehmet Çelebi’ye de saraydan bir kız verir. Kızın babasını da sarayda bezirgânbaşı yapar ve hikâye böylece mutlu sonla biter.

Tıfli ile İki Biraderler Hikâyesi

Hasan ve Hüseyin adında iki arkadaş babalarından kalan serveti harcayınca kayıkçılığa başlamışlar ve evlenmeye karar vermişler. Hasan bir gün kayıkla giderken kayığa Musa Çelebi’nin kızı atlayıverir. Nişan atan bu kız kaçtığı sırada kendini kurtarmak için kayığa atlamıştır.

Eve getirdiği kızı hafifmeşrep bir kız sanan Hüseyin kıza sarkıntılık edince Hasan ona kızmış ve öldürerek cesedini denize atmıştır. Kızı babasına teslim eden Hasan dönüşte kayıkta uyuyakalır ve kayığına Sultan IV: Murat ile Tıfli biner. Hasan olayları Sultan Murat’a anlatır. O da kızı çağırtır ve olayı bir de ondan dinler. Sonra Hasan’a bir ev hediye eder ve kızla evlendirir. Kızın eski nişanlısını da sürgüne gönderir.

Hançerli Hanım

O dönemin en zenginlerinden olan Bedastani Halil Efendi’nin oğlu Süleyman babası öldükten sonra yalnız kalmış, serseriler tarafından serveti tüketilmiştir. Baba dostu İbrahim Bey ona sahip çıkmış, onu bedestendeki bir dükkâna oturtmuş. Çok güzel olan bu gence Hançerli Hürmüz adındaki kadın âşık olmuş ama Süleyman da kadının cariyesi Kamer’e âşık olmuş.

Hançerli Hürmüz Süleyman’ı işten çıkarır ve annesine de bir konak alır. Bu sırada Süleyman’ın Kamer’e olan ilgisini fark eden Hürmüz onu dövdürerek ormana attırır ama Süleyman gidip onu kurtarır. Bunu öğrenen Hürrem aynı şeyi bu sefer ikisine birden yapmaya karar verir ve adalara gezmeye götürür ikisini de. Yolda Süleyman’ı hançerleyerek denize atar ama onu Sultan IV. Murat’ın musahibi Tıfli görür ve denizden çıkararak tedavisini yaptırır. Korumak için önce Mısır’a sonra Trabzon ve İran’a gönderir.

Bir gün Tıfli olayı Sultan Murat’a anlatır. O da Hançerli’yi çağırır. Sürgün edilecekken Süleyman ricacı olur ve sürülmesini istemez. Bunun üzerine Hançerli Kamer’i azat eder ve bütün mal varlığını Süleyman’la Kamer’e bırakır.