Ünite 5: Çok Kültürlülük, Çok Kültürcülük ve Irkçılık

Çokkültürlülük ve Çokkültürcülük

Yeniçağ’ın seküler Avrupa Medeniyeti -ya da kısaca “Batı” – ve bu medeniyet çerçevesinde oluşan Batı Avrupa ulus-devletleriyle Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya gibi ülkeler, Aydınlanma ve Endüstri Devrimi gibi önemli toplumsal dönüşüm süreçlerinden geçmiştir. Bu süreçlerin sonrasında dünya çapında bir

ekonomik ve siyasi üstünlük kuran “Batı” , “modern” ve hatta “postmodern” diye adlandırılan düşünme biçimlerinin ve değer anlayışlarının mimarı olmuştur. Özellikle 1945’ten sonra, Batı’nın gelişim ve dönüşüm süreçlerinden geçmemiş farklı kültür ve ulusal kimliklerden insanlar, daha insanca bir yaşam umuduyla Batı ülkelerine artan bir yoğunlukla göç etme eğilimi göstermiştir. Bu göçler, önemli sorunları da beraberinde getirmiş ve 20. yüzyılda özellikle yoğun göç alan ABD, Kanada, Avustralya, Fransa gibi ülkelerde siyaset felsefesi açısından da önem taşıyan çokkültürlülük, çokkültürcülük, ötekileştirme, yabancı düşmanlığı gibi pek çok yeni konu tartışmaya açılmıştır.

Çokkültürlülük

Çokkültürlülüğün de, çokkültürcülüğün de kaynağı, temelde felsefî bir görüş olan çokçuluğa ya da çoğulculuğa (pluralism) dayandırılabilir. Metafizikteki bu indirgenemez çokluk anlayışını toplum ve devlet olgularına uyarladığımızda, hemen hemen bir ve aynı şeyi vurgulayan şu kabullerle karşılaşırız:

  1. Toplumda azınlık kabul edilen grupları toplum içinde özgün kılan çeşitli karakteristikleri, toplumsal bütünlüğün sürekliliği adına korumak ve geliştirilmelerini teşvik etmek gerekir. Bunu da toplumda daha güçlü konumda olan çoğunluğun üstlenmesi önemlidir.
  2. Tek bir devlet çatısı altında farklı dinlere, etnik gruplara, dillere, kültürlere, hatta özerk yönetim bölgelerine ve işlevsel birimlerin çokluğuna zemin hazırlamak toplumsal bütünlüğü zayıflatmaz, güçlendirir. Böylelikle bu ilkeyi benimseyen ve uygulayan devletlerde çokkültürlülük ya da kültürel çoğulculuk, bir durum betimlemesi olur,
  3. İçinde birden fazla din, etnik grup gibi unsurlar bulunan tüm devlet ve toplumların kültürel çoğulculuğu benimsemeleri, siyaset açısından da insan haklarının korunup güçlendirilmesi açısından da en iyi seçenektir.

Çokkültürlülük, Batı’da ortaya çıkmış bir kavram ve sorunsal olarak, yine Batı’nın günümüzde yaygın olarak benimsediği liberal siyaset anlayışı çerçevesinde değerlendirildiğinde, yukarıda da belirtildiği gibi kültürel bir çoğulculuk anlayışıyla bir arada düşünülebilir. Bu bağlamda, çokkültürlülük, kökeni ne olursa olsun, farklı kültürel geleneklerin eşitlik temelinde aynı toplumun üyeleri olarak yaşayabileceğini ve böyle bir durumda sorun bulunmasının zorunlu olmadığını savunan bir siyasitoplumsal sistemin adı olarak anlaşılabilir (Erdoğan 1998, s.198).

Çokkültürcülük

Çokkültürlülüğün de çokkültürcülüğün de Batı toplumlarında ortaya çıktığını dile getirmiştik. Bir olgu olan çokkültürlülük kendi “ideolojisi”ni çokkültürcülüğü doğurmuştur. Durum, somut durumundan kaynaklanan sorunlar, bir teorik temeli gerekli kılmıştır. Kullanım geçmişi postmodern olarak nitelenen 1950 sonrasına kadar geri götürülebilecek olan çokkültürcülük, 1960’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygınlaşmaya başlayan bir söylem olmuş, sonrasında Batı Avrupa’ya yayılmış olup günümüzde göçmen grupların kültürel farklarını korumada uygulanan politikaları da kapsayacak biçimde kullanılmaktadır.

Çokkültürcülüğün ortaya çıkmasında en göze çarpan neden olarak, David Goldberg, tekkültürcülüğe (monoculturalism) işaret etmiştir (Goldberg 1994, s. 8). Goldberg’e göre, çokkültürcülüğün ortaya çıkışına zemin hazırlayan, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki tekkültürcülük politikalarıdır (a.y.). Çokkültürcülüğün günümüzde iki tip uygulama modeli bulunduğundan söz edilebilir. Bunlar, liberal çokkültürcülük ve radikal çokkültürcülüktür. Liberal çokkültürcülükte hukuksal, toplumsal ve siyasi ayrımcılığa yer yoktur ve insan haklarının doğru bir biçimde uygulanması, bunun sonucu olarak da kimliklerin korunması sağlanır. Radikal çokkültürcülükteyse, devletin kendisine bağlı topluluklar üzerinde ortak bir kültür politikasından söz etmek olanaksızdır. Bu modelde, her bir kültür kendi siyasal haklarına ve kendi geleceğini belirleme ehliyetine sahip kılınmıştır ve etnik-kültürel gruplar, topluma aidiyetlerini kolektif haklarını kullanmaktan vazgeçmeden tanımlarlar.

“Çokkültürlülük”- “Çokkültürcülük” İlişkisi

Çokkültürlülükten ve çokkültürcülükten nelerin anlaşılabileceği göz önüne alındığında, bu iki kavramın ayrımının daha çok olan ile olması gereken ayrımına dayandığı ortaya çıkar. Çokkültürlülük, bir durumun, olgunun adıdır. Çokkültürcülük ise ona ilişkin düşüncedir, bu durumun teorisidir, olması gerekeni kavramlaştırmaktadır. Bu nedenle çokkültürlü olan her toplum ya da ulus devlet, çokkültürcü bir siyaset izlemeyebilir.

“Çokkültürlü toplum (multicultural society) bünyesinde iki veya daha fazla kültürel topluluğu barındıran bir toplumdur. Çokkültürlü toplum, her biri farklı biçimler göstermekle birlikte kültürel çeşitliliğe iki şekilde tepki verebilir: Ya kültürel çeşitliliği olumlu karşılar, onu anlamak için merkeze koyar ve onun kendi varlığını sürdürmek üzere öne sürdüğü kültürel taleplere saygı duyar ya da bu toplulukları çoğunluk kültürü içinde eriterek asimile edebilir. Birinci durumda, yönelim ve etik olarak çokkültürcü, ikinci durumda ise mono-kültürcü olursunuz. Her iki durumda da çokkültürlü bir toplumda yaşıyorsunuz, ama bunlardan sadece biri çokkültürcüdür.

‘Çokkültürlü toplum’ terimi bir olgu olarak kültürel çeşitliliğe işaret eder, ‘çokkültürcü’ terimi bu olguya yönelik normatif bir tepkiyi dile getirir” (Parekh 2000, s. 6).

Irkçılık

Irkçılığın da günümüzde, en azından söylem düzeyinde, faşizm kadar lânetli bir anlayışa işaret ettiğini biliyoruz. Faşist ideolojinin dayandığı temel ilkeler arasında yer alan ırkçılık, benimsendiği ve uygulandığı toplumların hiçbirinde sorunları çözmemiş, aksine hoşgörüsüzlük, iletişimsizlik ve çatışma gibi demokrasinin ve insan haklarının idealleriyle bağdaşmayan bir toplumsal iklimin doğmasına neden olmuştur.

Toplumsal yaşamı biçimlendirmek için ırk kavramını temel alan ırkçılık, bir grup insanın diğer insanlardan biyolojik, zihinsel ve/veya ahlâkî bakımlardan yalnızca farklı değil, daha iyi, daha üstün, daha yaratıcı olduğunu savunan ve bu savunmayı genetik köklere dayandıran bir siyasi anlayıştır. Irkçılıkla bağlantılı olarak görülen ve biyolojik-genetik temellerin ötesine geçerek halkları dil, din, kültür alanlarında da üstün-aşağı ayrımı eksenine oturtmaya çalışan etnosentrizm, bir grup insanın ya da halkın kendi ırk, din, dil, değer dizileri ve kültürlerinin diğer halklarınkinden üstün olmasının doğal olduğunu ve değerlendirme ölçütlerini koyması gerekenin üstün olan halk olması gerektiğini savunan yaklaşımdır.

Çokkültürlülük, Çokkültürcülük ve Irkçılığı Siyaset Felsefesi Açısından Değerlendirme

Çokkültürlülük de, çokkültürcülük de ırkçılık da 20. yüzyılda ortaya çıkmış siyasi sorunlardır ve bunların felsefe temelinde değerlendirilmesi de aynı yüzyılda başlamıştır. Çokkültürlülük, çokkültürcülük ve ırkçılık çağdaş siyaset felsefesinin sorunlarıdır ve tüm bu kavramlar üzerinde tartışmalar günümüzde de sürmektedir.

Bu sorunlar;

  1. Demokrasi ve insan hakları açısından,
  2. Siyaset felsefesinin daha temel ve genel sorunları açısından

değerlendirilebilir. Liberal demokrasinin temel nitelikleri göz önüne alındığında demokrasiyle yönetilen günümüz çokkültürlü toplumlarında, çokkültürcülüğün sine qua non bir siyaset anlayışı olarak demokrasiye eşlik ettiğini söylemek olanaklıdır. Çokkültürcülüğün ortaya çıkmasına yol açan talepler, aslında çoğulcu yönetim anlayışına yönelik bir talep olarak yorumlanabilir. ister ırk ister dil, din ya da kültür temelinde bir ayrım olsun -yani ister ırkçılığı ister etnosentrizmi değerlendiriyor olalım- insanları kendi seçimleri olmayan özelliklerinden dolayı ayrımcılığa ve aşağılanmaya tâbî tutmak, azınlıktaki bir kültürün üyesi olmasına bağlı güçsüzlüğünü fırsat bilerek bir insanı ya da etnik-kültürel grubu toplum yaşamının bütünlüğünden koparmak, yani ötekileştirmek, yalnızca demokrasinin ideallerine ters düşmekle kalmaz, insan haklarına ve yurttaşlık haklarına yönelik bir tehdit de oluşturur. Devletin hangi amaçla varolduğu sorusu, en temel siyaset felsefesi sorusuysa, çokkültürlülük, çokkültürcülük ve ırkçılık da, devletin varoluş amacına ne ölçüde hizmet ettikleri sorusu üzerinden değerlendirilebilir. Çokkültürlü bir toplumda demokratik ve insan haklarını temel alan bir devlet örgütlenmesinin neden ırkçı ya da etnosentrik değil de, çokkültürcü bir siyaset anlayışını benimsemesi gerektiği sorusu da, bu temel soruya bağlantılı olarak yanıtlanabilir.