Ünite 5: Cinsel Yönelim Kimliği

Cinsel Yönelim Kimliği

Cinsel yönelim, belirli bir cinsiyetteki bireye karşı süregelen duygusal, romantik ve cinsel çekim anlamına gelir. Üç farklı cinsel yönelimden söz edilebilir. Bir kişinin, karşı cinse olan cinsel yönelimi heteroseksüellik, hemcinsine olan yönelimi eşcinsellik, her iki cinse dönük olan yönelimi ise biseksüellik olarak tanımlanmaktadır.

Eşcinsel bireyler, tıbbın kendileri için ürettiği “homoseksüel” kelimesinden ayrılmak için kendi cinsel yönelimlerini kendileri tanımlamıştır. Bu tanımlardan ilki erkek eşcinselliği betimleyen “gey”dir. Başlangıçta hem kadın hem erkek eşcinselleri kapsamak amacıyla kullanılırken, günümüzde sadece erkek eşcinsellerin kendilerini ifade etmek için kullandıkları bir terimdir. Kadın eşcinseller ise “lezbiyen” kelimesini kullanmaktadırlar.

Cinsel yönelim, biyolojik cinsiyetten, toplumsal cinsiyetten ve toplumsal cinsiyet rollerinden bağımsız değerlendirilmelidir. Çünkü bireylerin cinsel yönelimleri, fiziksel olarak kadın ya da erkek özelliklerine sahip olmalarından veya toplum içerisinde kadına ya da erkeğe atfedilen davranış ve görünümü benimsemelerinden bağımsızdır.

Cinsel yönelim, sadece cinsel davranışa indirgenerek değerlendirilmemelidir. Cinsel yönelim kavramı, bireylerin kendilik kavramlarını, duygularını ve cinsel davranışlarını da içeren kapsayıcı bir kavram ve pratikte bir yaşam biçimi şeklinde algılanmalıdır. Nitekim bir kişinin cinsel yöneliminin değerlendirilmesi, yaşamının farklı alanlarındaki birçok davranışının, duygularının, tutumlarının ve hatta önyargılarının çok boyutlu bir şekilde incelenmesini gerektirmektedir.

Cinsel Yönelim Neden Bir Tercih Değildir?

Cinsel yönelim, bireylerin bilinçli kararlarından veya seçim yapma yetilerinden bir anlamda bağımsız olarak, daha iyi bir ifadeyle kendiliğinden oluşan bir yaşantıdır. Bireylerin cinsel yönelimlerinin, henüz cinselliği yaşamadıkları ergenliğin ilk dönemlerinde oluştuğu söylenebilir. Dolayısıyla bu yönelim, iradi bir tercihten farklıdır. Bireyler, hangi mesleği seçeceklerini, ne tarz kıyafetler giyeceklerini veya nasıl besleneceklerini seçebilir, bu hususta neyi istediklerine bilinçli bir şekilde karar verebilirler. Fakat bireylerin cinsel yönelimleri bu şekilde tercih ettikleri değil, ancak fark ettikleri veya karşı karşıya kaldıkları bir durumdur. Bireyler, keyiflerine veya isteklerine göre bir gün karşı cinsten, diğer bir gün kendi cinsinden bireylere duygusal ve fiziksel yakınlık hissetmezler. Cinsel yönelimleri konusunda bireylerin tercih edebilecekleri tek nokta; bu kimliklerini toplum içerisinde açıkça dile getirmeleri ve rahatlıkla yaşamaları konusunda olabilir.

Eşcinsellik Neden Bir Hastalık Değildir?

Ruh sağlığı alanında çalışanların ve toplumun genelinin sahip olduğu önyargılar nedeniyle eşcinsellik, ancak psikolojik ve fizyolojik anlamda sağlıklı olmayan bireylerde gözlemlenebilir bir hastalık olarak sınıflandırılmaktaydı. Bilimsel alanda eşcinsellikle ilgili araştırmalarda elde edilen önyargılı bilgilerin birçoğu ise, sadece terapi sürecinde olan eşcinsel bireylerden hareketle tüm eşcinsellere genellenmekteydi. Bu nedenle hem akademik hem de kamusal alanda “eşcinsellik ve hastalık” bağlantısı yaygınlaştırılmış ve eşcinsel bireyler uzun yıllar “hasta” olarak etiketlenmişler dir.

Cinsel Yönelim Ayrımcılığı

Eşcinselliği ve eşcinselleri, toplumun geri kalanından ayırarak sınıflandırmaya çalışan her türlü tanım veya davranış cinsel yönelim ayrımcılığı olarak değerlendirilebilir. Eşcinsellerin, ahlâki ve dini açıdan toplumun dayattığı normlara uymayan “ahlâksızlar” veya “günahkârlar” olarak nitelendirilmesi, eşcinselleri toplumun çoğunluğundan ayırdığı ve toplumun dışına ittiği için bir tür “dışlayıcı ayrımcılık”tır. Diğer tara an eşcinsellere hoşgörüyle yaklaştığını veya onlara acıdığını, bir şekilde tedavi edilirlerse bu dertten kurtulacaklarını belirten, diğer yaklaşıma göre daha insani gibi görünen anlayışlar da bir nevi “içleyici ayrımcılıktır”.

Homofobi Nedir?

Genel olarak, eşcinsellik, biseksüellik ve transseksüellik gibi farklı cinsel yönelimleri veya kimlikleri bulunan insanlara yönelik olumsuz duygular, tutumlar ve/veya davranışlar olarak tanımlanmaktadır. Bu kavram, eşcinsel karşıtı tutum ve davranışların, özel ve kişisel bir korkudan kaynaklandığını ve kişisel bir hastalık olduğunu ima eden anlamı nedeniyle eleştirilmiştir. Ancak homofobinin kişisel bir korku ve irrasyonel bir inanç değil, bunun çok ötesinde kültür ve anlam sistemleriyle, kurumlar ve sosyal geleneklerle ilişkili olarak ele alınması gereken politik bir olguya, gruplararası bir sürece işaret ettiği vurgulanmalıdır.

Heteroseksüellerin eşcinsellere karşı tutumlarının belirlenmesinde sıklıkla, bu tutumların lezbiyenlere ve geylere karşı olmak üzere ayırt edilerek değerlendirildiği görülmektedir. Bu alanda özelikle ABD’de yapılan akademik çalışmalara genel olarak bakıldığında, cinsel önyargının, bireyin kendi cinsel yönelimi ve toplumsal cinsiyeti hakkındaki tutumlarına dayandığı söylenebilir. Heteroseksüel bireyler, kendilerini ait hissettikleri grupla doğrudan ilişkili olan eşcinsel gruplara karşı daha şiddetli cinsel önyargılara sahip olmaktadırlar. Meselâ, kendisi erkek ve heteroseksüel olan bir kişi, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini de benimsemişse, erkek eşcinsellere karşı daha şiddetli önyargılara sahip olabilmektedir. Çünkü bu birey, kendisini kesinlikle “gey” olarak tanımlamak ve diğerlerinin de kendisini asla bu şekilde nitelendirmelerini istemez.

1997 yılında Amerika’nın 48 farklı bölgesinde yaşamakta olan toplam 1309 yetişkinle telefon görüşmeleri yoluyla yapılan araştırmada Herek (2000) heteroseksüellerin  lezbiyen ve geylere ilişkin tutumlarına ilişkin şu sonuçları elde etmiştir:

  1. Erkek ve kadın heteroseksüellerin gey ve lezbiyenlere yönelik düşmanca tutumlarının gücü farklıdır.
  2. Erkek ve kadın heteroseksüellerin gey ve lezbiyenlere yönelik tutumlarının niteliği ya da değeri (olumlu ya da olumsuz olması anlamında) farklı değildir.

Homofobi konusundaki kavramsal çerçevelerin oluşmasında çok önemli katkıları olan Herek (1986), heteroseksüel erkeklerin, heteroseksüel kadınlara göre genel olarak lezbiyen, gey, biseksüel, travetsi ve transseksüel (LGBTT) bireylere yönelik çok daha olumsuz tepkileri olduğunu vurgular. Çünkü toplumsal alanda heteroseksüel erkekler, belirli davranış örüntülerine uymalarını zorlayan sosyal standartlar ve akranları tarafından baskı altında tutulmaktadır.

Herek (1986), homofobinin en azından üç açıdan heteroseksüellikle ilişkili işlevi olduğunu ileri sürer. İlk olarak, homofobi, bireyin kendi heteroseksüel maskülenliğiyle ilişkili iç çatışmalarından kaynaklanan endişesini engellemenin bir yolu olarak savunucu-anlamlı bir işlev görmektedir. İkinci olarak homofobinin sosyal olarak da anlamlı bir işlevi vardır. Heteroseksüel bir erkek gey erkeklere karşı, kendisi için önemli olan başkalarının onayını kazanmak ve öz-saygısını yükseltmek amacıyla önyargı ifade etmektedir. Üçüncü olarak da heteroseksüel bir erkek, kendi benlik ve kimlik tanımlamasını belirleyen daha geniş ve kapsamlı bir toplumsal ideolojinin parçası olarak homofobik tutumlar geliştirmekte ve buna uygun davranmaktadır.

Son olarak homofobinin, ırkçılıktan veya cinsiyetçilikten farklı bir biçimde, daha çok bireylerin özleriyle yani varoluşlarıyla ilgili olduğu söylenebilir. Çünkü eşcinselliğe ilişkin kültürel inançlar, bu durumun doğal bir özellik olmadığı düşüncesini beslemekte ve etiketleme sonucunu getirmektedir.

Nefret Suçu Olarak Cinsel Yönelim Ayrımcılığı

Nefret suçu : Bir kişi ya da gruba, ait olduğu kimliği, inancı, politik görüşü, cinsiyeti ya da cinsel yönelimi gibi nedenlerle farklı biçimlerde zarar verme amacıyla saldırılması sonucunda oluşan suçlar genel olarak nefret suçları olarak adlandırılmaktadır. Nefret suçları, suçun kurbanlarının herhangi bir eylemi nedeniyle değil, gerçek ya da algılanan renkleri, milliyetleri, cinsel yönelimleri, görünümleri, etnik kökenleri, bir başka söyleyişle “eylemleri değil var oluşları nedeniyle” maruz kaldıkları saldırgan davranışlardır.

Nefret suçları bir toplumda gruplar arası ilişkilerin yaşanma biçiminden kaynaklanan ve gruplar arası ilişkiler sonucunda oluşan şiddet konusuyla doğrudan ilişkilidir.

ABD’de gerçekleştirilen empirik araştırmalar, nefret suçu mağdurlarının büyük ölçüde lezbiyenler, geyler, biseksüeller ve trans bireyler olduğunu ve bu suçların diğer suçlar kadar yaygın bir şekilde işlendiğini ortaya koyarak, nefret suçlarının toplumsal açıdan ciddi bir sorun olarak ele alınmasında etkili olmuşlardır.

Cinsel yönelim kimliği ile ilişkili nefret suçlarının doğasını, yani bunların ne tür suçları içerdiği ve diğer suçlardan ayırt edilip nasıl nefret suçu olarak tanımlandığını belirlemek üzere gey, lezbiyen ve biseksüellerle gerçekleştirilen mülâkatlarda temel olarak üç soru üzerinde durulmuştur:

  1. Cinsel azınlıkların mağduru oldukları nefret suçlarının çeşitliliği nedir?
  2. Mağdurlar, maruz kaldıkları olay ya da durumların nefret suçu olduğuna nasıl karar vermektedir?
  3. Mağdurların çoğu, başlarına gelen bu olumsuz durum ya da olayları polise neden bildirmemektedir?

Mağdurların başlarına gelen olayları nefret suçu olarak nitelendirirken, temel olarak altı özelliğe dikkat edilmiştir. Bu özellikler sırasıyla:

  1. Failin olay sırasındaki açık ifadeleri veya üçüncü bir taraftan -örneğin polisten- alınan kesin bilgiler
  2. LGBT’lerin buluşma noktalarına yakın bir yerde olması
  3. Diğer bağlamsal ipuçları
  4. Mağdurun kendi çıkarımları ve önsezileri
  5. Eski eşin intikamı
  6. Cinsel ilişkiyle tuzağa düşürülme

Türkiye’de Cinsel Yönelim Ayrımcılığı İle İlişkili Nefret Suçları

Dünyanın farklı coğrafyalarında saldırganların hedefleri, o toplumda hangi grupların ayrımcılığa uğradığına bağlı olarak değişmektedir. Fakat saldırganların zihniyet yapılarını, motivasyonlarını oluşturan ve besleyen ve böylece suçu belirsiz hatta bazen meşru kılan ideolojik ortam değişmemektedir.

Ülkemizde bu konuda istatistikler olmamasına hatta henüz bu tür saldırıların “nefret suçu” olarak teşhis edilmesinde bir söz birliği bulunmamasına karşın, medyada yer alan haberlerden ve insan hakları örgütlerinin verilerinden hareketle, nefret suçlarının mağdurlarının en büyük sıklıkla, cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri ve etnik kökenleri nedeniyle bu saldırıların hedefi olan kişiler olduğunu söyleyebilir.

Nefret suçları bağlamında gerçekleşen saldırıların pek azının güvenlik güçlerine ya da Türkiye İnsan Hakları Kurumu veya Kamu Denetçiliği Kurumu gibi şikâyet mercilerine ihbar edilmesinin, vakaların büyük çoğunluğunda mağdurların şikayette bulunmamasının başlıca nedeni, temel yurttaşlık haklarının tanınacağına ve devletin yasal güçleri ve hukuk sistemi tarafından korunacaklarına dair inançsızlıklarıdır.

Nefret suçlarıyla mücadele öncelikle, bir toplumun bu suçları mahkûm etmeye yönelik zihinsel ve ideolojik bir sözbirliğine ulaşması ve bu yönde demokratik ve yasal haklarını kullanmasıyla başarılabilir. Bu sözbirliğinin oluşması kuşkusuz, nefret suçlarının bütünüyle görünür kılınması, bir insan hakları ihlâli ve suçu olarak teşhis ve teşhir edilmesi yönündeki zihinsel ve davranışsal kararlılıkla ve buna uygun bir yasal sistemle mümkün olabilir.