Ünite 3: Çevresel Süreçlerin ve Çevresel Sorunların Küreselleşmesi

Giriş

Dünyanın herhangi bir yerinde oraya çıkan çevre sorunları artık, etkileri sadece ortaya çıktığı yer ile sınırlı kalmayan bir yapıya bürünmüştür. XX. Yüzyılın son çeyreğinde, Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine ek olarak Güney Amerika ve Güney ve Doğu Asya ülkeleri de hızlı bir endüstrileşme eğilimine girmişlerdir. Bu bağlamda sanayileşme sürecinin hız kazandığı ve çevre sorunlarının da hızla arttığı ülkeler olarak Çin, Hindistan, Rusya, Güney Kore ve hatta Türkiye sayılabilir. Bu ülkelerden sadece Çin ve Hindistan dünya nüfusunun yaklaşık 1/3’ünü oluşturmuş olduğundan, bu ülkelerde ortaya çıkacak olan çevre sorunlarından dünya nüfusunun önemli bir kısmı doğrudan etkilenmiş olacağı kaçınılmazdır. Çevresel sorunların küreselleşmesi açısından en karakteristik örnek olarak küresel ısınma verilebilir. Küresel ısınmanın en önemli küresel çevresel sorun olarak kabul edilmesinin nedeni, küresel ısınma sonucu buzulların erimesi, denizler genel seviyesinin yükselmesi ve bunun sonucunda kıyı kentlerinde yaşayan birçok toplumun ve bu toplumların kültürel mirasının sular altında kalarak yok olma riski altında olmasından kaynaklanmaktadır.

Ozon Tabakasındaki İncelme

Ozon tabakasının incelmesi en iyi bilinen küresel çevresel sorunlardan birisidir. Dünya kamuoyunun bu soruna karşı göstermiş olduğu refleks, bir küresel çevre sorununa karşı gösterilen en uygun, en örgütlü refleks olarak değerlendirilir (French,1997:151). Klorin taşıyan klorofloro karbonların (CFCs) üretimi ozon tabakasındaki incelmenin temel nedenidir. Ozon tabakasında incelmeye yol açan klorofloro karbonlar en çok soğutma ve temizlik olmak üzere değişik endüstriyel üretim süreçlerinde kullanılır. Bu üretim süreçlerinde kullanılan klorofloro karbon gazları atmosferde birikerek ozon tabakasında incelmeye yol açar. Daha önceleri klorofloro karbon üreticileri ve kamusal otorite yetkilileri, klorofloro karbonların ozon tabakasındaki incelme üzerindeki etkisini kabul etmemişlerdir. Ozon tabakasında ki incelmeyi tartışmak üzere bir uluslararası toplantı düzenlenmiştir. 16 Eylül 1987’de, 150’den fazla ülkenin temsilcileri, Kanada’nın Montreal kentinde toplanmışlar ve ozon tabakasında incelmeye yol açan maddelerin üretimi ve kullanımı konusunda Montreal Protokolü’nü imzalamışlardır. Montreal Protokolü, klorofloro karbon üretimini ve kullanımını düzenleyen uluslararası kesin kurallar getirmiştir. Buna karşın ozon tabakasındaki incelmeye ilişkin uyarılar ve müzakereler Montreal Protokolü’nden sonra da sürmüş, bu yoğun çabaların sonucu olarak Montreal Protokolü’nün öngördüğü hedefler belirlenen tarihten beş yıl önce gerçekleşmiştir. Ozon tabakasında incelme dolayısıyla kloroforo karbon emisyonları istikrarsız bir seyir izlemekte, zaman zaman azalmakta, zaman zaman atmaktadır. Ancak bu kontrol altına alınabilir bir küresel çevresel sorun olarak görülmektedir. Bunun nedeni ozon tabakasında incelmeye yol açan klorofloro karbon gazlarının üretiminin ve tüketiminin sınırlı olması ve bu gazların kullanımını gerektiren teknolojilerin görece daha kolaylıkla, bu gazların kullanımı gerektirmeyen teknolojilere dönüştürülebilmesidir.

Asit Yağmurları

Asit yağmurları bilinen en eski çevre sorunlarındandır. Sanayi devrimiyle birlikte, kömürün sanayide enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlamasıyla birlikte ortaya çıkmaya başlamıştır. Fosil yakıtların sanayide kullanılması sonucu ortaya çıkan atık gazların havanın nemiyle birleşmesi sonucu asit yağmurlarına yol açtığı ancak XX. yüzyılda kabul edilmeye başlanmıştır. Asit yağmurunun oluşumu şu şekilde tanımlanır: “asit yağmuru öncelikle kömür yakıtlı ısı santrali, endüstriyel bacalar ve otomobillerin egzozlarından çıkan sülfür dioksit ve hidrojen oksit gazlarının havanın nemi ile birleşip, etkili asitler haline gelmesidir” (Park, 1987). Asit yağmuru doğal olarak ortaya çıktığı gibi endüstriyel üretim sonucu da ortaya çıkar. Doğal olarak ortaya çıkan asit yağmuru doğal süreçlerle absorbe edilirken, endüstriyel üretim ya da fosil yakıt kullanım sonucu ortaya çıkan asit yağmuru doğal süreçlerle absorbe edilemez. Doğal süreçlerle absorbe edilmeyen asit, doğal çevre için olduğu kadar sosyo-kültürel çevre için de gerçek bir tehlike oluşturur.

Sera Etkisi, Küresel Isınma, Küresel İklim Değişikliği

Kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların enerji kaynağı olarak değişik üretim süreçlerinde kullanılması sonucu açığa çıkan ve sera gazı olarak adlandı rılan karbon mono oksit ve karbon dioksit başta olmak üzere karbon türevi gazların atmosferde birikerek sera etkisi yaratması söz konusudur. Sera gazlarının atmosferde yoğunlaşmasıyla, bu gazlar güneşten gelen ve yer kürede toplanan ısı ve ışığın geri yansımasını önleyerek bir sera etkisi yaratır. Bu sera etkisiyle birlikte yer kürenin ortalama ısı genel düzeyi yükselir ve buna küresel ısınma denir. en belirgin değişim ısı genel düzeyinin çok yavaş fakat düzenli olarak yükselmesidir. Buna da küresel ısınma sonucu oluşan küresel iklim değişikliği denir. Küresel ısınmanın etkilerini izlemek ve bu konuda politikalar üretmek amacıyla oluşturulmuş olan, Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası iklim Değişikliği Panelinin hazırladığı raporlar ve İngiliz Hükümeti için hazırlanmış olan Stern Raporudur. Bu raporların verilerine göre, küresel ısınmada mevcut eğilimler devam ederse, 2050 yılına kadar küresel ısınmadan 500 milyon kişinin doğrudan ve dolaylı olarak etkileneceği beklenmektedir. Buna göre küresel ısınmanın yukarıda değinilen sonuçlarından doğrudan etkilenen söz konusu toplumların gıda üretimindeki yetersizlikler, kuraklık, su kaynaklarının yetersizliği ve açlık gibi nedenlerden dolayı ya ölümlerle karşı karşıya kalacağı ya da yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kalacağı tahmin edilmektedir.

Nükleer Risk

Bir çevresel sorun olarak nükleer riskin iki somut görünümü söz konusudur. Bunlardan ilki nükleer teknolojinin silah olarak kullanılması yani nükleer bomba ve nükleer başlıklı füzelerdir. Nükleer teknoloji konusundaki asıl risk bu teknolojinin enerji kaynağı olarak kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Nükleer enerjinin diğer enerji kaynaklarına göre görünüşte çevresel açıdan daha az zararlı etkileri olduğu söylenilebilir. Hatta nükleer enerjinin savunucularına göre, nükleer enerji mevcut, bilinen ve yaygın olarak kullanılan enerji kaynaklarının en az zararlı olanı, dolayısıyla en “çevreci” olanıdır. Ancak nükleer enerjinin görünen yönünün arka planına bakıldığında ise, nükleer enerjinin o kadar masum olmadığı, hatta çevre ve toplum sağlığı açısından bakıldığında, mevcut enerji kaynakları arasında en fazla riskli olanıdır denilebilir. Nükleer enerjinin riski aslında, riskinin hesaplanabilir olmamasından kaynaklanmaktadır ve bu risk aslen herhangi bir nedenden kaynaklanabilecek olan bir nükleer kaza sonucu oluşacak olan nükleer serpinti riski ve nükleer atıkların depolanmasından kaynaklanabilecek olan risklerdir. Bir nükleer serpinti ortaya çıktığında çok büyük bir olasılıkla bunu durdurmak ve geri çevirmek mümkün değildir. Bu etkiler sadece serpintiye maruz kalanları değil, serpintinin yoğunluğuna bağlı olarak, serpintiye maruz kalanların genleri ile daha sonraki kuşaklara da geçmek suretiyle etkileri kuşaklar boyu sürebilecektir.

Biyo-Çeşitliliğin Azalması

Dünyada biyolojik açıdan bakıldığında milyonlarca bitki ve hayvan türü olduğu bilinmektedir. Dünyadaki ekolojik dengeyi de aslında bu biyo-çeşitlilik sağlamaktadır. Bu anlamda dünyada var olan tüm organik ve inorganik maddeler yani canlı ve cansız varlıklar bir araya gelerek dünya ekosistemini oluştururlar (Lovelock, 1991:265). Tüm canlıların eşit varoluş hakkı özellikle derin ekoloji (Naess, 1991:242) akımı tarafından dile getirilmiş olan bir temel bir çevre hakkıdır. Bu anlamda biyo-çeşitliliğin azalması, yani bazı canlı türlerinin yok olmasını dünya ekosisteminin dengesini bozacağı ve bütünsel olarak dünya ekosisteminin varoluşunu ve sürdürebilirliğini tehdit ettiği için büyük önem taşımaktadır. Bundan dolayı biyo çeşitliliğin korunması bir zorunluluk olarak kaşımıza çıkmakta ve yukarıda sözü edilen ekosistem içinde yer alan tüm canlıların eşit düzeyde var olma hakkı soyut ahlaki bir ilke olmaktan çok, dünya ekosisteminin varlığını sürdürebilmesi için gerekli bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Dünya ekosisteminin varlığını sürdürebilmesi için insan türü ne kadar var olma hakkına sahipse, diğer canlı türleri de o kadar var olma hakkına sahiptir. insan türü bir bakıma kendi varlığını ve refahını arttırmak için, diğer canlı türlerini gözden çıkarmış görünmektedir. Ancak diğer canlı türlerinin giderek azalması aslında dünya ekosistemindeki dengeyi yani ekosistemin varoluşunu ve sürdürülebilirliğini tehdit ettiği için, insanoğlu diğer canlı türlerinin varoluşunu tehdit etmekle aslında, kendi varoluşunu tehdit etmiş olmaktadır.

Kuraklık Ve Çölleşme

Başta küresel ısınma olmak üzere birçok karmaşık faktörün sonucunda ortaya çıkan kuraklık ve çölleşme geçtiğimiz XX. Yüzyılın ve içinde bulunduğumuz XXI. Yüzyılın en önemli küresel çevre sorunları arasındadır. Bunun sonucunda görülecek en somut ve riskli sonuç öncelikle içme suyu olmak üzere kullanma suyu ve tarımsal sulama suyunun giderek azalması ve ulaşılabilirliğinin zorlaşmasıdır. Kuraklığın günlük yaşamda görülen içme ve kullanma suyu sorunundan sonra görülen en belirgin görünümü ise tarım alanlarının sulanamaması ve giderek çölleşmenin artması sorunudur. Çölleşme genel yağış oranının giderek azalması sonucunda, topraktaki tüm yaşamsal fonksiyonların giderek azalması ve yok olmasını ifade eder. Özellikle verimli tarım alanlarında çölleşmenin artması, tarımsal ürünlerin üretiminde azalmalara ve bunun sonucunda ortaya çıkacak olan beslenme yetersizlikleri hatta açlıkların yaygınlaşmasına yol açar.

Açlık Ve Yoksulluk

Yukarıda sayılan birçok çevresel sorunun bir sonucu olarak III. Dünya Ülkeleri denilen ve çoğunlukla Afrika ülkelerinden oluşan ülkelerde açlık ve yoksulluk hızla artmakta ve yaygınlaşmaktadır. Bunun ötesinde III. Dünya Ülkelerinde görülen yoksulluğun asıl nedeni, gelişmiş batı toplumlarının aşırı ve hatta gereksiz tüketime dayalı olan yaşam biçimidir denilebilir (Trainer, 1991:64). III. Dünya Ülkeleri aslında sınırlı da olsa sahip oldukları başta enerji olmak üzere doğal kaynaklarını batılı ülkelere çok ucuza satarak, bu kaynaklarını kaybetmekte ve böylelikle bir yoksulluk sarmalı içine girmektedirler. İşte bundan dolayı III. Dünya Ülkelerinin yoksulluğunun kaynağında, gelişmiş sanayi ülkelerinin aşırı ve gereksiz tüketime dayalı yaşam biçimi olduğu görülmektedir.

Her yıl bir Amerikalı 29 varil akaryakıt karşılığı enerji kullanır, Bu; 27 2,3 milyar yoksul insanın kullandığı ortalama enerjiden 27 kat fazla enerji, 57 en yoksul 80 ülke insanının kullandığı ortalama enerjiden 57 kat fazla enerji, 617 ortalama bir Etiyopyalının kullandığı enerjiden 617 kat fazla enerji demektir.

Sonuç

Başta sera etkisi sonucu oluşan küresel ısınma ve küresel iklim değişikliği olmak üzere, dünya XXI. Yüzyılın başlarında çok ciddi küresel çevre sorunları ile karşı karşıyadır. Bu küresel çevre sorunlarının kısa vadede önlenmesi çok fazla mümkün görünmemektedir. Bununla birlikte söz konusu küresel çevre sorunları çözümsüzde değildir. Toplum ve bireyler daha az tüketime, daha az karmaşık ve daha az enerji kullanımı gerektiren bir yaşam biçimine razı olacaklardır. İnsanlar ve toplumlar eninde sonunda böyle bir yaşam biçimine razı olmadıklarında; dünya kutsal kitaplarda tarif edilen türden, gerçekten tam bir “cehenneme” dönüşme riski ile karşı karşıya kalacaktır.