Ünite 1: Çevre Sosyolojisinin Ortaya Çıkışı ve Çevre Toplum İlişkilerinin Tarihsel Evrimi

Giriş

Modern endüstriyel topluma kadar doğal çevre, toplumsal çevrenin ayrılmaz bir parçasıdır. Doğal kaynaklardan yararlanma ve doğal kaynakların toplumsal ve ekonomik gelişim için kullanımı insan çevre etkileşiminin somut bir örneğini oluşturmaktadır. Doğanın kendini yenileme özelliği insan müdahalesinin artması ve fosil yakıtların kullanımıyla bozulmuştur.

Çevre Sosyolojisinin Genel Çerçevesi

19. yüzyılın ikinci yarısında batı toplumlarında sanayileşmenin artmasıyla çevre sorunları yoğunlk kazanmış ve toplumsal etkilerine daha yakından bakılması gerekliliği doğmuştur.

Sanayileşmenin ilk dönemlerinde yerel ve bölgesel boyutta ve teknik açıdan ele alınan çevre sorunlarının ilk göstergeleri kömür kullanımından kaynaklı hava, su ve toprak kirliliği ile asit yağmurlarıdır. 21. yüzyılda ise global anlamda bir tehdit haline gelmiştir. sera etkisi sonucu oluşan küresel ısınmadan kaynaklı asit yağmurları, ozon tabakasında incelme ve nükleer enerji üretiminin yarattığı nükleer kaza ve nükleer serpinti riskleri bu tehditler arasında sayılmaktadır.

Çevre sosyolojisinin ortaya çıkışı: Sanayileşme toplumsal yaşantıyı ve çevresel sorunları etkilemiş ancak endüstriyel sektörlerin temsilcileri tarafından uzun süre kabul edilmemiştir.

İkinci dünya savaşında Batı’nın zarar gören sanayi alt yapısını hızlı bir şekildeve yeniden kurmaya başlaması sonrasında çevre sorunları toplumsal düzeyde meşruiyet kazanmıştır. Kömür gibi fosil yakıtların kullanımı çevre sorunlarını hızla arttırmıştır.

İlk kez Amerikalı sosyolog Duncan tarafından 1950’li yıllarda çevre sorunlarının toplumsal bakımdan ele alınması sonrasında 1970’li yıllarda çevre sosyolojinin bir alt disiplini olarak ortaya çıkmıştır. 5 Haziran 1971’de İsveç Stockholm’de toplanan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı ile çevre sorunları küresel düzeyde kabul edilmeye ve tartışılmaya başlamıştır. 5 haziran bu tarihten sonra dünya çevre günü olarak kabul edilmiştir.

Çevre sorunlarının ortaya çıkışının nedeni endüstri devrimine bağlı olarak insanın gerçekleştirdiği faaliyetler olarak görülmektedir. Çevre sorunlarından etkilenen ise yine insanın kendisidir.

1980-1990 yıllarından sonra yaygınlaşan ve küresel düzeyde önem kazanan çevre sorunları, sosyoloji alanında lisans ve yüksek lisans düzeyinde eğitime dahil edilmiştir. Ayrıca, sosyoloji kongrelerinde ulusal ve uluslararası düzeyde de tartışma konusudur. Ancak henüz çevre sosyolojisi bir disiplin olarak yeterince kabul görmemektedir.

Çevre sosyolojisinin konusu:

Çevresel olayların toplumsal etkileri ve toplumsal eylemlerin doğal çevreye etkileri çevre sosyolojisinin konusunu oluşturmaktadır. Modern endüstri çağında tüm çevresel olaylar toplumsal yaşamı ve toplumsal davranışı etkilemektedir. Bu nedenle sosyolojinin konusudur.

Sosyolojinin inceleme alanı olan toplumsal eylemin dinamikleri çevresel boyutta ele alındığında çevresel toplumsal eylem, çevreye ilişkin toplumsal tasarım ve eylem de çevrecilik olarak değerlendirilmektedir. Çevrecilik çevresel eylem, değer ve eğilimler etrafında şekillenen toplumsal bir ideoloji ve eylem biçimidir.

İnsan Çevre İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı

Her toplumun kendi üretim biçimi, kendine özgü doğal kaynakları kullanma şekli, doğa ile olan ilişkilerini tanımlayan, meşrulaştıran bir egemen dünya görüşü ve bir doğa kavramsallaştırması vardır.

İnsanın doğal çevre ile karşılıklı etkileşim sürecinde yaşam biçimi ve kültürü, doğal şartlardan etkilenmektedir ve insan mutluluğu ve refahı için doğal işleyişi yönlendirmektedir. Bu ikili ilişki toplumların sosyokültürel ve organizasyonel yapısı ile belirlenmektedir. Ayrıca, her toplum, kendi gerçekliğini veya doğa ile olan ilişki biçimini ve çevreci düşünce yapısını yaratmaktadır.

Thomas Khun’un (1970) paradigmatik modeli; egemen toplumsal paradigma, toplumu ve toplumsal ilişkileri açıklarken; egemen bilim paradigması, bilimin genel ilkelerini bilimsel anlayışın nasıl olması gerektiğini açıklar ve bunlar değişmezler. Ancak, toplumsal değişimler göz önüne alındığında devrimci ya da alternatif bir paradigmanın ortaya çıkması söz konusudur ki bu yeni paradigmalar da egemen paradigmanın yerini alacaktır.

Gerhard Lenski’ye (1966) göre “güç” ve “ayrıcalık” güç ilişkilerini, iktidarı ve iş bölümünü açıklayan temel kavramlardır. Her toplum egemen toplumsal yapıyı meşrulaştırıcı kendine özgü güç ilişkileri ve egemen paradigma yaratmaktadır. Bu paradigma toplumsal yaşama ilişkin genel kurallar ortaya koyarken; egemen bilimsel paradigma bilimselliğin genel kurallarını ortaya çıkartmaktadır.

Harper (1996) ise her toplum tipinin doğa ile kendine özgü bir ilişki biçimi yarattığını ve toplumun egemen paradigmasının bu ilişki biçimini meşrulaştırdığını ifade etmiştir. Harper’a göre çevre algısı, insanların dünyaya ve gerçekliğe ilişkin paylaştığı kültürel inanç sistemlerinin bütünü olan kültürel dünya görüşünün ve paylaşılan paradigmaların bir parçasıdır. Toplumsal paradigmalar, dünyanın nasıl işlediğiyle ilgili, toplumdaki insanlar tarafından paylaşılan bir düşünce modeli olarak değerlendirilmektedir.

Avcı-toplayıcı toplumlar :Yiyeceklerini haftalık ya da günlük toplayan 40.000 yıl önce ortaya çıkan en erken toplum biçimidir. Bu toplumlarda basit organizasyonel yapı ve iş bölümü bulunmaktaydı.

Toplumdaki bireyler arasında ve doğa ile karşılıklı ve eşitlik temeline dayalı bir ilişki söz konusuydu. Doğa algısı “kutsal ruhlar tarafından yönetilen vahşi doğa, balta girmemiş ormanlar ve otlaklardan oluşan yaşayan bir doğa” olarak ifade edilmektedir. Dolayısıyla, çevre üzerinde sınırlı ve yerel ölçüde etkileri bulunmaktaydı.

Tarımcı toplumlar: Sulama, gübreleme ve insan emeğinin organizasyonu, hayvanların çektiği metal pulluklar tarımsal üretimi büyük ölçüde arttırmıştır. Bu durum doğal çevrenin yapısını ve insanla olan ilişkisini de değiştirmiştir. Bu dönemde ortaya çıkan sınıflarda zanaatkârlık, tarımsal araç-gerecin üreticileri ve yönetici sınıf, üretim ve artı değerin organizasyonunu gerçekleştiren gruplar bulunmaktadır.

Tarımcı toplumlarla toplumsal eşitsizlikler ortaya çıkmış ve hem insan insanı hem de insan doğayı sömürmeye başlamıştır. Feodal yapıda artı değeri toplayan aristokratlar ve lordların işçiler üzerindeki baskısı ortaya çıkmıştır.

Alt yapısı olmayan şehirlere yönelen tarımcı toplumların temel özelliği; doğal işleyişin yönlendirilmesi, doğal kaynaklar›n kullanımı ve doğanın tarımsal üretim için aşırı kullanımıdır. Bu durum uzun vadede tarımsal üretimi düşürmüş, köylünün sosyo-ekonomik sömürüsü ve köylü ayaklanmalarına sebep olarak tarımcı toplumların çöküşüne de neden olmuştur.

Bu dönemdeki egemen toplumsal paradigma; doğal sistem içinde bir bahçede yaşayan tarımcılar bu bahçeyi yaygın olarak temizlemiş, sürümüş, tohumlamış, sulamış, madenleri işlemiş ve insani amaçlar için tüketmiştir.

Endüstriyel toplumlar : Batı Avrupa’da üç yüz yıl önce ortaya çıkan endüstrileşme İngiltere’de tekstil endüstrisinin keşfedilmesi, buhar makinesinin keşfi, elektrik enerjisi, hidroelektrik enerji ve petrolün enerji kaynağı olarak kullanımı ile artı değer artmıştır.

Endüstri toplumlarında Ulus-devletler en büyük, en karmaşık ve en baskıcı organizasyonlar olarak üretimi ve artı değeri organize etmiş ve eşitsiz ve adaletsiz bölüşümü sürekli hale getirmiştir. Ayrıca, ikinci ve üçüncü dünya ülkelerinden ham madde ve doğal kaynak ithal edilmesiyle endüstrileşme uluslar arası düzeyde yaygınlaşmış, çevresel sömürü ve etkilerin de yaygınlaşmasına yol açmıştır.

Endüstrileşme ve endüstriyel üretim için insanların diğer canlı türleri üzerindeki egemenliğinin artmasıyla nadir canlı türlerinin ve doğal çevrenin tahrip edilmesi kabul edilebilir duruma gelmiştir.

Doğal kaynakların insan refahı için sınırsızca kullanılabileceği varsayımının temelleri; kültürel (bilimsel, ahlaki ve felsefi) bağlamda Aydınlanma Düşüncesine ve Pozitivizme dayanmaktadır.

Endüstriyel toplumun egemen paradigması:

  1. Doğanın kendisi açısından değerinin küçümsenmesi varsayımı: Ekonomik büyüme, çevrenin korunmasından daha önemlidir.
  2. Sadece yakın çevrede bulunanlara değer atfedilmesi: insanın dışındaki diğer canlı türleri insan ihtiyaçları için sömürülebilir.
  3. Zenginliğin çoklaştırılmasının önemli olduğu ve bunun için gerekli olan risklerin alınabileceği yolundaki varsayım: Endüstrileşmenin risklerini bertaraf edici düzenlemeleri yapmak ve gerekli önlemleri almak yerine, bu düzenlemelerin ve önlemlerin serbest pazar ekonomisi ilişkileri içinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
  4. Büyümenin fiziksel (gerçek) sınırları olmadığına ilişkin varsayım: Ekonomik, teknolojik ve bilimsel olarak büyümenin sınırları yoktur. Kaynak yetersizliği ve nüfus artışı teknoloji buluşlarla çözümlenecektir.
  5. Modern toplum, modern kültür ve modern politikanın genel olarak iyi olduğuna ilişkin varsayım: Hızlı ve karmaşık olan yaşamın içinde rekabet ortamı ve demokrasi birçok toplumsal ve çevresel sorunu çözecektir.

Çevreciliğin Tarihsel Arka Planı ve Günümüzde Aldığı Görünüm (Genel Değerlendirme)

Geç modernizm ya da postmodernizm olarak adlandırılan dönemde insanın insan tarafından ve doğanın insan tarafından sömürülmesi en üst düzeye ulaşarak toplumsal yaşantıda derin bir kriz ortaya çıkmıştır. Geç modernite ya da postmodernizm endüstrileşmeye ve modernleşmeye karşı doğaya dönüş olgusunu merkeze koyan alternatif bir paradigma ortaya koymaktadır. Diğer bir ifadeyle, ozon tabakasında incelme, sera etkisi sonucu küresel ısınma, biyolojik çeşitliliğin azalması, nükleer risk gibi çevre sorunlarına yol açan endüstrileşme ve modernleşmeye karşı bütüncül ve saygıya dayalı bir ilişki önermektedir.

Sonuç

Bölümün amacı; çevre sosyolojisinin bir bilim dalı olarak önemini anlamayı sağlamak ve çevre sorunlarının, toplumsal bağlamını ortaya çıkartmaktır. Bu nedenle 1970’li yıllardan başlayarak tarihsel süreçte toplumların ortaya çıkışı ve çevre üzerindeki etkileri değerlendirme kapsamında açıklanmıştır.