Ünite 4: Cengiz Han ve Moğol İmparatorluğu

Moğolların Kökeni

Moğollar, Ural-Altay dil ailesinin Altay koluna mensupturlar. Dilleri eski Mançuca-Tunguzca, Türkçe ve Korece ile gramer ve kelime ilişkisine sahiptir. Milâdî VI. yüzyıldan önceki tarihleri oldukça karanlıktır. Moğol adı kaynaklarda ilk defa VII. yüzyılda Çin’in T’ang sülalesi resmî tarihleri Chiu T’ang-shu ve Hsin T’ang-shu’da “Mêng-wu” ve “Mêng- wa” şeklinde, Proto-Moğol Shihwei kabile grupları arasında önemsiz küçük bir kabile adı olarak zikredilmiştir. Bununla birlikte bu ismin devlet ve hanedan adı olarak kullanılması ancak Cengiz Han zamanında, millet adı olarak kullanılması ise çok daha sonra olmuştur.

Milâdî X.-XII. yüzyıllarda Moğol asıllı kabileler tarafından Kuzey Çin ve İç Asya’da Cürcen, Kitan ve Kara-hıtaylar gibi devletler kurulmakla birlikte, Moğollar’ın dünya tarihinde önemli bir rol oynamaları ancak Cengiz Han tarafından Moğol İmparatorluğu’nun kurulması ile olmuştur. XII. yüzyıla gelindiğinde Moğollar, bugünkü Moğolistan coğrafyası ile Kuzey Sibirya’da dağınık kabileler halinde umumiyetle birbirleriyle mücadele ederek yaşamaktaydılar.

Moğol İmparatorluğu’nun Kuruluşu Ve Genişlemesi

Moğollar, gerek Çin gerekse İslâm ve Avrupa kaynaklarında “Tatar” adıyla zikredilmişlerdir. Onlar hakkında en tafsilâtlı bilgileri veren Çin kaynakları bu dönemde Tatarlar’ı üçe ayırmaktadır. Çin seddinin hemen kuzeyinde yarı yerleşik bir hayat yaşayan “Ak Tatarlar” Çin kültürünün bariz tesiri altında idiler. Cengiz Han’ın da mensup olduğu “Kara Tatarlar” Gobi Çölü’nün kuzeyinde göçebe bir hayat sürmekteydiler. Moğolistan ile Baykal Gölü’nün daha kuzeyinde yaşayan “Barbar Tatarlar” ise avcılık yaparak yaşamlarını devam ettirmekteydiler. Cengiz Han’ın dünyaya geldiği ve çocukluğunun geçtiği Onon ve Kerülen nehirleri arasındaki saha, “Kara Tatarlar” ile “Barbar Tatarlar” arasındaki sınırı teşkil etmekteydi.

Cengiz Han’ın Hayatı ve Faaliyetleri

Cengiz Han milâdî 1155 yılında Onon nehrinin sağ kıyısında yer alan Dülün-Boldok’ta dünyaya geldi. Asıl adı Temüçin’dir. Babası Kıyat boyundan Yesügey Bahadır, annesi ise Merkit boyundan Hö’elün’dür. Babası oğluna daha önce yenerek esir aldığı bir Tatar kabilesinin reisi olan Temüçin’in (Türkçe: “demirci”) adını koydu. 1195 yılında çok sayıda kabile Temüçin’e katıldı. 1197 yılında Merkitler üzerine yürüyerek onları ağır bir hezimete uğrattı ve Merkit beyi Tokta-beki’yi öldürttü. Çeşitli ittifaklar kurarak 1199 yılında Nayman hükümdarını, 1200 yılında Tayciyutlar’ı, 1201 yılında Cacirat beyi Camuka’yı ve 1202 yılında Tatarlar’ı mağlup ettikten sonra 1203 yılında kendisine suikast tertip eden Camuka, Tuğrul ve Senggün’ü yenilgiye uğratarak ortadan kaldırdı. 1204 yılında Nayman ve Merkitler’i bir kez daha hezimete uğrattı. 1205 yılında Tangutlar üzerine sefer düzenleyen Temüçin 1206 yılına gelindiğinde artık şahsi güç ve kabiliyetine dayanarak önemli rakiplerinin tamamını bertaraf etmiş ve bütün Moğollar’ı tek bir devletin çatısı altında toplamayı başarmıştı.

Cengiz Han askerî seferlerden arta kalan zamanında yaptığı idarî, içtimaî ve askerî düzenlemelerle Moğollar’ı tarihlerinde ilk kez düzenli bir teşkilata kavuşturdu. Moğollar’ı cihan hâkimiyeti telâkkisi altında yeni bir nizama soktuğu gibi, idarî yapıyı da yeniden düzenledi. Kendisine sadık, disiplinli bir ordu meydana getirdi. Umumiyetle eski töre ve geleneklerden istifade ederek idarî, hukukî ve askerî yapıyı tanzim eden yasalar (yasa, yasak) koydu. Otuz üç defter halinde tanzim edilen bu yasalar devlet hazinesinde sak-lanmaktaydı. Yazı kültürü de Moğollar arasında ilk kez bu dönemde yaygınlık kazandı. Neticede aldığı sert tedbirler ve koyduğu yasalarla, yüzyıllardır birbiriyle mücadele eden küçük kabile topluluklarından teşkilatlı bir devlet yaratmayı başardı.

Cengiz Han 1216-1217 yıllarında İli vadisindeki Almalıg hükümdarını kendisine bağladı. Ardından da 1218 yılında Cebe Noyan vasıtasıyla eski düşmanı Nayman hükümdarı Küçlüg’ün hâkimiyetine giren Kara-hıtay topraklarını ele geçirdi.

Moğol İstilası

Kara-hıtay topraklarının ele geçirilmesi, Cengiz Han’ı batıda Hârezmşâhlar Devleti ile komşu yapmıştı. 1218 yılında yaklaşık 450 Müslüman tacirden oluşan bir Moğol ticaret kafilesinin Hârezmşâh topraklarında bulunan Otrar’da saldırıya uğraması üzerine Cengiz Han 1219 yılında güçlü bir orduyla Hârezmşâhlar Devleti’ne karşı harekete geçti. Sayıca daha kalabalık bir orduya sahip olduğu anlaşılan Hârezmşâhlar hükümdarı ‘Alâ’u’d-dîn Muhammed, güçlü surlara sahip olan şehirlerin göçebe Moğollar tarafından, uzun süre muhasara edilseler dahi ele geçirilemeyeceğini düşünüyordu. Bu sebeple Moğollara karşı bir meydan savaşı vermektense, kalabalık ordusunu şehirlere taksim ederek savunma savaşı yapmayı tercih etti. Ancak Kuzey Çin’deki savaşlarda şehir muhasaraları üzerine tecrübe kazanan Moğol ordusu, önce Otrar ve Hocend, ardından da Buhârâ ve Semerkand gibi önemli Mâverâünnehir şehirlerini bir biri ardına ele geçirdi. Direnen şehirlerde halkın önemli bir kısmı kılıçtan geçirildi.

Hârezmşâhlar Devleti’nin sona ermesiyle Moğollar’ın önünde batı yolu açıldı. Merv, Nîşâbûr, Belh, Tirmiz ve Herât gibi önemli Horâsân şehirleri peş peşe Moğollar’ın eline geçti. Bu esnada Gazne ve Sind bölgesine yürüyen Cengiz Han, burada tutunmaya çalışan Celâleddîn Hârezmşâh’ın direnişini kırdı. Bu sırada Horâsân üzerinden Irak-ı Acem ve Azerbaycan’a giren Cebe ve Sübütey komutasındaki bir Moğol ordusu da ardında viraneye çevrilmiş bir ülke bırakarak Kafkasya’ya ulaşmıştı. Kafkaslar’dan Karadeniz’in kuzeyine geçen Cebe ve Sübütey 31 Mayıs 1222 tarihinde Kalka’da bazı Rus prensleri tarafından da desteklenen Kıpçak ordusunu feci bir hezimete uğrattı. Volga Bulgarları’nı da mağlup ettikten sonra Hazar Denizi’nin kuzeyinden dolaşarak Orta Asya’da Cengiz Han’ın yanına ulaştı. Dört yıllık bir sürede yaklaşık 20.000 kilometre mesafenin katedildiği bu sefer, dünya tarihinin en dikkate değer askerî harekâtlarından birini teşkil etmektedir.

Moğol İstilasının İslâm Dünyasına Etkileri

Moğol istilası dünya tarihinin gördüğü en büyük yağma, katil ve tahrip hareketlerinden birisidir. İstila neticesinde Çin, Orta Asya, Yakındoğu ve Doğu Avrupa’nın etnik, demografik ve kültürel yapısı yeniden şekillenmiştir. Moğol istilası esnasında bilhassa Mâverâünnehir, İran, Irak ve Anadolu şehirleri büyük zarar görmüştür. İslâm medeniyetinin gelişmesinde önemli rol oynayan Merv, Nîşâbûr, Gürgenç ve Rey gibi pek çok büyük şehir adeta haritadan silinmiştir. Birbirinden bağımsız kaynakların rivayetlerine göre, milyonlarca insan Moğollar tarafından katledilmiştir. Sadece Merv ve çevresinde katledilen insanların sayısı bir rivayete göre 700.000, diğer bir rivayete göre ise 1.300.000 kişi olarak kaydedilmiştir. Yine, Nîşâbûr ve çevresinde katledilenlerin sayısı 1.747.000, Herât’ta katledilenlerin sayısı 1.600.000, Bağdad’ın ele geçirilmesi esnasında katledilenlerin sayısı ise 800.000 kişi olarak verilmiştir. XIV. yüzyılda yaşayan ve kendisi de bir İlhanlı bürokratı olan Hamdullâh Mustevfî-yi Kazvînî bu tahribatı şu çarpıcı cümlelerle tasvir etmektedir: “Dünya eğer bin yıl hiç zarar görmeden kalsa, yine de Moğol istilasının zararlarını telafi etmek ve vaziyeti eski haline getirmek mümkün olmayacaktır” (Hamdullâh Mustevfî-yi Kazvînî, 1915, s. 27).

Moğol istilası Yakındoğu coğrafyasının etnik ve demografik yapısını alt üst etmiştir. İstila ile birlikte Yakındoğu coğrafyasına yeni göçebeler girmiştir. Göç ve katliamlar sebebiyle etnik yapı yerlilerin aleyhine değişmiştir. Göçebe kültür etkinliğini artırırken, şehir hayatı ve kültürü gerilemiştir. Tarımda kullanılan su sedleri ve sulama kanalları tahrip edilmiş, üretim faaliyetleri azalmış, ticaret sekteye uğramış, dolayısıyla da Yakındoğu coğrafyasında büyük bir ekonomik çöküş yaşanmıştır. Şehir ve kasabalarda yaşayan ve eski kültür ve geleneklerin temsilcileri konumunda olan pek çok köklü aile, vatanlarının Moğollar tarafından tahrip edilmesi üzerine, farklı coğrafyalara göç etmek zorunda kalmıştır. Göç etme fırsatı bulamayan pek çok âlim, şair ve edip ise Moğol istilası esnasında hayatını kaybetmiştir. İstilaya uğrayan yerlerdeki medreseler, kütüphaneler, vakıf eserleri ve ilim merkezleri tahrip edilmiştir. Moğol istilası, katliamlardan kurtulan insanların psikolojisinde derin izler bırakmıştır. İstilanın yarattığı karanlık tablo, toplumda dünyevî hayattan kaçış ve kendine güvensizlik şeklinde tezahür etmiştir. Bu önemli gelişme İslam dünyasında ilmî faaliyetlerin sekteye uğraması, aklî ilimlerin gerilemesi ve dinî-tasavvufî hareketlerin güçlenerek gelişmesi için uygun bir zemin oluşturmuştur. Bütün bu gelişmeler İslâm medeniyetinin “altın çağ”ının sonunu hazırlamıştır.

Cengiz Han’ın Son Yılları ve Ölümü

1224 yılında Hârezmşâhlar Devleti arazisini tamamen ele geçiren Cengiz Han yaklaşık beş yıl süren batı seferi esnasında yıpranmış ve yorgun düşmüştü. Bu esnada ebedî yaşamın sırlarını bildiğini düşündüğü Çinli Taoist rahip Ch’ang-Ch’un’u huzuruna davet ederek ondan “ölümsüzlüğün sırrı”nı talep etti. Ancak Ch’angCh’un’dan “hayatı uzatmanın çareleri vardır; ama ölümün çaresi yoktur” cevabını aldı. 1225 yılında Moğolistan’a dönen Cengiz Han avlanırken attan düşerek ağır şekilde yaralandı. Henüz tam olarak iyileşemeden, itaatten ayrılan Tangutlar’ı cezalandırmak için 1225- 1226 yılı kışında Gobi Çölü’nü geçerek yeni bir sefere çıktı. Tangutlar’ın idarî merkezi kuşatıldı. Seferde rahatsızlığı yeniden nükseden Cengiz Han, Tangut merkezi teslim olmadan birkaç gün önce, Tsin-chou şehri yakınlarında 18 Ağustos 1227 tarihinde öldü. Cengiz Han’ın hanımı Börte’den doğan dört oğlu ve beş kızı vardı. Kurduğu muazzam imparatorluğu Moğol veraset kaidelerine göre sağlığında oğulları arasında taksim etmiş ve her bir oğluna önemli görevler vermişti: En büyük oğlu Cuci av işlerinden sorumlu idi. İkinci oğlu Çağatay yasanın uygulanmasına nezaret etmekteydi. Üçüncü oğlu Ögedey ülkenin dâhilî işlerini yürütürken, en küçük oğlu Tuluy askerî işleri tanzim etmekteydi.

Cengiz Han’dan Sonra Moğol İmparatorluğu

Cengiz Han daha sağlığında, mülâyim karakteri ve şefkâtli tutumu ile ön plana çıkan Ögedey’i veliaht tayin etmişti. Cengiz Han’ın vefatının ardından, verasetin kurultay tarafından onaylanmasına kadar, devleti Cengiz Han’ın en küçük oğlu Tuluy idare etti. Ögedey ancak 1229 yılı ilkbaharında Kerülen nehrindeki Kodege adasında tertip edilen büyük kurultayın ardından, vasiyet gereğince, kardeşi Çağatay ve amcası Otçigin Noyan tarafından ellerinden tutulmak suretiyle kağan olarak tahta oturtuldu.

Ögedey Han (1227-1241)

Cengiz Han’ın muhtelif askerî seferlerine katılarak ve ülkenin dâhilî işlerini düzenlemekle görevlendirilerek askerî ve idarî alanlarda önemli tecrübe kazanmıştı. Muazzam bir cülûs töreni ile tahta çıktıktan sonra ilk iş olarak genel af ilan etti. Ardından da hazinenin kapısını açtırarak pek çok bağış ve ihsânda bulundu. Ögedey, batıda daha Cengiz Han zamanında planlanan Yakındoğu seferi için Çurmagan Noyan’ı İran’a gönderdi. Bu cephede, cesareti ve kahramanlığı ile ön plana çıkan, ancak aynı ölçüde siyasî ve idarî maharete sahip olmayan Celâleddîn Hârezmşâh, Yassı Çemen Savaşı’nda (1230) Türkiye Selçuklu sultanı ‘Alâ’u’d-dîn Keykubâd karşısında hezimete uğradığı zaman, gerçekte uzun mücadelesinin de sonunu tayin etmiş oluyordu. Ögedey yaklaşık on iki yıllık icraatının umumî bir değerlendirmesini yaptığı 1240 yılının yedinci ayındaki kurultayın ardından 11 Aralık 1241 tarihinde içtiği fazla şarabın tesiriyle uykuda öldü. Cesedi, Yukarı İrtiş’teki karlı Bûldâk-Kâsîr dağına defnedildi. İslâm kaynaklarının da belirttiği üzere; mutedil, cömert ve şefkâtli bir hükümdardı. İmâra önem vermekteydi. Karakorum şehrinin imârı ve muhtelif yerlerde su kuyuları açtırılması bu döneme rastlamaktadır. Kaynaklarda onun İslâm’a ilgisinden ve Müslümanlar’a karşı yakınlığından bahsedilmiştir. Öyle ki, bazı kaynaklarda bâtınen Müslüman olarak gösterilmiştir.

Güyük Han (1246-1248)

Ögedey sağlığında evvelâ üçüncü oğlu Küçü’yü, onun vefatından sonra da Küçü’nün büyük oğlu Şiremün’ü veliaht tayin etmişti. Ögedey’in ölümünden sonra hanımı Töregene Hatun (1241-1246) kurultayın toplanarak yeni hanın seçimine kadar yaklaşık beş yıl süreyle idareye hâkim oldu. Töregene, 1246 yılında toplanan kurultayda, Ögedey tarafından veliaht tayin edilen Şiremün’ün yerine, kendi oğlu Güyük (1246- 1248)’ü “büyük han” seçtirmeyi başardı. Güyük’ün büyük han seçilmesi Cuci’nin oğlu Batu tarafından tepkiyle karşılandı. Aralarında Doğu Avrupa seferinde başlayan bir anlaşmazlık vardı. Güyük, Batu ile mücadeleye hazırlandığı bir sırada öldü. Aklî ve bedenî hastalıklara mübtela, içkiye ve kadına aşırı düşkün olan Güyük’ün erken ölümü, Moğol İmparatorluğu’nun parçalanmasını engelledi.

Möngke Han (1251-1259)

Batu’nun desteğini ve onayını alan Möngke, 1251 yılında Karakorum’da toplanan kurultayın ardından büyük han olarak resmen tahta çıktı. Batu’nun kararının, hanedanın Ögedey ve Çağatay kolunun pek çok üyesi tarafından memnuniyetle karşılanmadığı anlaşılmaktadır. Tahta iyice yerleşen Möngke on tümenlik (100.000 kişi) güçlü bir orduyu kendisine muhalif olan Çağatay ve Ögedey uluslarının gücünü kırmak ve hâkimiyet alanını Cuci ulusunun topraklarına kadar genişletmek için Türkistan’a gönderdi. Çağatay hanedanından Yesü- Möngke (1246- 1251)’yi azlederek yerine önce Kara Hülâgü, onun vefatından sonra da henüz çocuk yaştaki Mubârekşâh’ı tayin etti. Bu şekilde Cengiz hanedanının Çağatay ve Ögedey kollarından kendisine muhalif olanları bertaraf ederek hâkimiyetini iyice pekiştirdi. Möngke her bölgeyi, o bölgenin kendi mahallî ananelerine göre yönetmek düşüncesindeydi. Bunun için büyük hanın sarayına her dinin ve milletin temsilcisi niteliğinde İranlılar, Çinliler, Uygurlar, Tibetliler ve Tangutlardan adamlar alındı. Her bir bölgeye gönderilen fermanlar, o bölgenin dilinde ve alfabesinde, kadim gelenekler üzerine kaleme alınmaktaydı. Yine bu dönemde malî yapı ıslah edildiği gibi, vergiler de yeniden düzenlendi.

Kubilay Kağan (1260-1294)

Oğlu Tuluy ile büyük hatun Sorkaktani Beki’nin ikinci oğlu olarak 23 Eylül 1215 tarihinde dünyaya geldi. Çocukluğunda iyi bir eğitim alan Kubilay, ağabeyi Möngke zamanında Şan-si ve Honan eyaletlerinin idaresi ve Sung hanedanı hâkimiyetinde bulunan Çin’in fethiyle görevlendirildi. Kubilay Kağan, tahta yerleştikten sonra Moğol İmparatorluğu’nun idarî yapısını yeniden tanzim etti. Başkenti 1260 yılında Orhon vadisindeki Karakorum’dan eski Çin başkenti Yen-kin yakınlarında kurduğu Han-balık (“han şehri”, bugünkü Pekin) şehrine taşıdı. İran’ın idaresini Hülâgü’nün oğlu Abâkâ’ya, Cuci ulusunun idaresini Batu’nun torunu Mengü-temür’e, Çağatay ulusunun idaresini ise Mubârekşâh’a verdi. Uzun bir mücadeleden sonra 1276 yılında Sung hanedanına son vererek Çin’in yegâne hâkimi durumuna geldi ve Çin tarihinin resmî yirminci sülalesi olan Yüan hanedanını (1271-1368) kurdu. Kubilay Kağan 18 Şubat 1294 tarihinde 79 yaşında vefat etti. Yaptığı izdivaçlardan kırk yedi oğlu ve çok sayıda kızı dünyaya gelmişti. Vefatından sonra tahta torunu Temür Olcaytu Kağan (1294-1307) geçti.

Moğol İmparatorluğu’nun Sonu

Kubilay Kağan, Moğol İmparatorluğu’nun son büyük hükümdarı olmuştur. Onun vefatından sonra İlhanlı ve Altın Ordu hükümdarları büyük hana olan tâbiiyet bağlarını yavaş yavaş koparmışlardır. Moğol hâkimiyeti Çin’de Kubilay’ın halefi Temür Olcaytu Kağan’ın ölümünden sonra önemli bir varlık gösterememiştir. Moğollar, batıda olduğu gibi Uzakdoğuda da çok geçmeden yerleşik kültürün tesirine girmişlerdir. XIV. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Moğol idaresi Çin’de artık parçalanmanın eşiğine gelmiştir. Moğol İmparatorluğu’nu Çin’den yönetme teşebbüsü, Yüan hanedanının son hükümdarı Togan-Temür’ün 10 Eylül 1368 tarihinde Pekin’i terk ederek Moğolistan’a çekilmesi ile son bulmuştur. Çin’deki Moğol hâkimiyetinin sona ermesinden sonra Biligtü Kağan, Karakorum’u yeniden başkent haline getirmişse de, güçlü bir hâkimiyet kurmayı başaramamıştır. Moğollar sonraki yüzyıllarda, Moğolistan topraklarında muhtelif kabile ve kabileler federasyonu halinde, çoğu kez birbirleriyle savaşarak yaşamaya devam etmişlerdir.

Moğol İmparatorluğu’nun Vârisleri

Cengiz Han, kurduğu büyük imparatorluğun topraklarını sağlığında hanımı Börte’den doğan dört oğlu arasında taksim etmişti: En büyük oğlu Cuci’ye Batı Sibirya ve Deşt-i Kıpçak’ı verirken, ikinci oğlu Çağatay İli nehrinin güneyini, üçüncü oğlu Ögedey ise Tarbagatay, Emil ve Kobuk hudutları ile yukarı İrtiş havzasını almıştı. Baba ocağı Moğolistan’ı ise, eski Moğol gelenekleri uyarınca en küçük oğlu Tuluy’a bırakmıştı. İmparatorluğun tamamının idaresini Ögedey’e bıraktığı için, söz konusu taksimat imparatorluğun müstakil devletlere bölünmesi anlamına gelmiyordu. Ancak hanedanın sonraki üyeleri, babalarının miras hakkına dayanarak, gittikçe müstakil devletlere doğru evrilecek olan bir yönetim anlayışını benimsediler.

İlhanlı Devleti

Möngke Han, aşırı genişleyen imparatorluğu daha kolay idare edebilmek için kardeşlerinden Kubilay’ı Çin’e, Hülâgü’yü ise İran’a göndermişti. Hülâgü’nün beraberindeki ciddi miktarda Moğol ile birlikte 1256 yılında Ceyhûn nehrini geçerek Horâsân’a girmesiyle Yakındoğu’da Moğol hâkimiyetinin ikinci devresi başlamış oldu. Hülâgü evvela 1256 yılında Alamût’u ele geçirerek buradaki İsmâîlî hâkimiyetine, ardından da 1258 yılında Bağdad’a girerek Abbâsî hilâfetine son verdi. Esir edilen son Abbâsî halifesi el-Musta’sım- billâh (1242- 1258) bir kilime sarıldıktan sonra atların ayakları altında ezilmek suretiyle feci şekilde öldürüldü. İlhanlı hâkimiyeti, bilhassa ilk yarım asırdaki yağma ve tahribat döneminin atlatılmasından sonra, Yakındoğu’da bazı olumlu izler de bıraktı: Bilhassa Gâzân Han devrinde İlhanlı ülkesinde büyük bir imâr faaliyeti başlatıldı. Özellikle başkent Tebrîz bu imâr faaliyetinden fazlasıyla nasibini aldı. İlhanlı hâkimiyetinin merkezi olan Azerbaycan’da Ucân, Gâzâniyye, Mahmûd-âbâd, Rab‘-i Reşîdî ve Sultâniyye gibi yeni yerleşim merkezleri kuruldu. İran tarih yazıcılığının en önemli eserleri İlhanlı sarayı ile irtibatta olan müverrihler ya da bu devletin hizmetindeki bürokratlar tarafından kaleme alındı. İlhanlı vergi ve mâliye usulû, bu coğrafyada daha sonra kurulan mahallî hâkimiyetler tarafından aynen benimsendi. Çin’den Akdeniz’e kadar geniş bir coğrafyanın tek bir devletin sınırları içerisinde birleştirilmesi, doğu-batı ticaretinin gelişmesi ve Çin kültürünün Yakındoğu’ya taşınması için uygun bir zemin hazırladı. Bu dönemde pek çok eser Çince’den Farsça’ya tercüme edildi. Aynı tesirler, başta minyatür olmak üzere güzel sanatlar alanında daha belirgin bir şekilde hissedildi. Türk-Moğol giyim tarzı, Moğol hâkimiyetine girmeyen Suriye ve Mısır gibi ülkelerde dahi taklit edilmeye başlandı. İlhanlı hükümdarları astronomi ilmine ilgi duydular ve bu yöndeki çalışmaları teşvik ettiler. Bu dönemde İslâm dünyasının en büyük rasathanelerinden birisi olan Merâga Rasathanesi’nin yanı sıra, Tebrîz’de de astronomiyle ilgili çalışmalar yapmak üzere bir rasathane kuruldu.

Çağatay Hanlığı

Cengiz Han yaptığı taksimde, Türkistan’ın önemli bir bölümünü oğullarından Çağatay’ın idaresine bırakmıştı. Batı Türkistan’a hâkim olan Çağatay, hâkimiyetindeki bölgelerde dengeli bir idare takip etti. Kardeşi Ögedey’in ölümünden birkaç ay sonra, 1242 yılında vefat etti. Kendisine veliaht tayin ettiği oğullarından Mö’etüken ve Bildişini daha babalarının sağlığında öldüğü için, Mö’etüken’in oğlu Kara Hülâgü (1241-1246) Çağatay’ın yerine tahta çıkarıldı. Ancak büyük han Güyük tarafından “oğul sağ iken torunun tahta çıkmasının doğru olmadığı” gerekçesiyle tahttan indirildi. Yerine Çağatay’ın hayatta kalan en büyük oğlu olan Yesü-Möngke (1246-1251) tahta çıkarıldı. Büyük han Möngke, Yesü-Möngke’yi azlederek yerine Kara Hülâgü’yü tayin etti. Ancak onun kısa süre sonra vefat etmesi üzerine, bu kez Cengiz hanedanından İslâmiyet’i kabul eden ilk şahsiyet olan Mubârekşâh’ı Çağatay ulusunun başına getirdi. Mubârekşâh henüz çocuk yaşta olduğu için, annesi Ergene Hatun ona nâiblik etmekteydi. Möngke’nin ölümünden sonra Arık Böke ile Kubilay arasında ortaya çıkan taht kavgalarından istifade eden Çağatay Han’ın torunu ve Baydar’ın oğlu Algu (1260-1266), Hârezm ve Afganistan’ın yanı sıra Çu ve Yedisu havzalarını da ele geçirdi. Böylece Algu, Çağatay hanlığının gerçek anlamda kurucusu oldu.

Çağatay hanlığı etnik, sosyal ve kültürel saiklerin tesiriyle XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızlı bir “Türkleşme” sürecine girdi. Türkmen beylerinin gücünün giderek arttığı Mâverâünnehir kolunun hâkimiyeti, kendisi de Türkmen asıllı olan Emîr Kazgan’ın (1346-1358) eline geçti. Bu kol 1370’lerde Mâverâünnehir’e hâkim olan Emîr Timur’un hâkimiyetine girdi. Bununla birlikte Timurlular tarafından tayin edilen Çağatay hanedan üyeleri ismen de olsa XV. yüzyıla kadar hükümdarlık yapmaya devam ettiler. XV. yüzyıl ortalarına gelindiğinde, Çağatay hanlığında “Moğol” kimliğinden geriye, Cengiz Han’a dayanan han şecerelerinden başka bir şey kalmadı. Çağatay hanlığının Almalıg, Aksu ve Kaşgar’ı merkez edinen doğu kolu ise, iyice zayıflamakla birlikte varlığını XVII. yüzyıl sonlarına kadar devam ettirmeyi başardı.

Ögedeyliler

Güyük’ün 1248 yılındaki ölümünden sonra “büyük hanlık” Batu’nun etkisi ile Ögedey kolundan Tuluy koluna geçmişti. Möngke, Türkistan’a gönderdiği kalabalık bir ordu ile husumet beslediği Ögedey kolunun gücünü iyice kırdı. Ögedeyliler’in en aktif üyesi Kaydu (öl. 1301) uzun mücadelelerden sonra 1267 ve 1269 yıllarında Çağataylılar’dan Barak’ı yenerek İli ve Kaşgarya bölgesini ele geçirdi. Orta Asya’daki gelişmelerde önemli rol oynayan Ögedeyliler’in hâkimiyeti son bulmuş oldu. Ögedey’in neslinden gelen hanlar Kâbil ve Kuzey Hindistan’da bir süre daha hükümdarlık yapmaya devam etmişlerdir.

Altın Ordu Devleti

Cengiz Han batı seferi esnasında Hârezm’in zaptından sonra en büyük oğlu Cuci’ye “İrtiş’in batısında Moğol atlarının çiğnediği bütün toprakları” vererek onu bu bölgeleri idare etmekle görevlendirmişti. Babasından altı ay kadar önce ölen Cuci’nin mirası oğlu Batu’ya intikal etti. Cuci’nin soyundan gelen hanların idare ettiği Altın Ordu Devleti iki buçuk asrı aşkın bir süre Karadeniz’in kuzeyine ve Deşt-i Kıpçak’a hâkim oldu.