Ünite 2: Çalışma Sosyolojisinde Klasik Yaklaşımlar

Giriş

Çalışma kavramı, sosyolojinin merkezinde yer alan konulardan biri olmuştur. İş ve işin yapılmasında, organize edilmesinde izlenilen yol, sosyolojinin geleneksel amacının odağını oluşturmaktadır.

Karl Marx, Emile Durkheim ve Max Weber, günümüz dünyasını daha iyi anlamamıza yardımcı olacak önemli yaklaşımlar ve yorumlamalar üretmişlerdir. Marx, tarihsel maddeci bir yaklaşımı benimseyerek, teorisini insan emeğinin bütün sosyal kurumların ve sosyal bilincinin temeli olduğu düşüncesine dayandırırken; Weber, rasyonalite kavramını kapitalist ve bürokratik örgütlerin yapısını açıklarken kullanır. Ona göre, örgütlü sistemler, özellikle bürokrasi, modern hayatın temelini oluşturur. Durkheim ise ileri toplumlarda iş bölümünün arttığını ve mesleki örgütlerin sosyal dayanışma için gerekli olduğunu vurgular.

Karl Marx

Marx, kapitalist sistemin insan üzerindeki sosyal ve ekonomik etkisini incelemiştir. Marx, yaşadığı dönemin Alman felsefesi, İngiliz ekonomisi ve Fransız tarih biliminden etkilenmiştir.

Fabrikalar ve sanayi üretiminin yarattığı eşitsizlik artışından etkilenmiş, sosyolojik açıdan zengin eserler bırakmıştır. Marx’ın öğretisi ilk önce Rus Devleti’nin sonra da Doğu Avrupa ve Çin’in resmi ideolojisi haline gelmiştir.

Marx’ın bakış açısı tarihsel materyalist yoruma dayanır. Toplumsal değişmenin kaynağı; ekonomik etkilerdir. Sınıflar arası çatışmalar, tarihsel gelişimi güdüler.

Marx’ın kullandığı temel kavram insan emeğidir. Emek, insanı diğer hayvanlardan ayıran en önemli eylemdir. Üretim nesneleşme aracı olarak kişinin amacıdır. Emek hem doğayı hem de insanı dönüştürür. Kapitalizm de ise emek para kazanma aracıdır.

Marx’ın kapitalizm anlayışı; üretim güçleri, üretim ilişkileri, sınıf kavgası, sınıf bilinci ve altyapı üstyapı kavramlarına bağlıdır. Her ekonomik rejimin, kendi ekonomik yasaları vardır.

Ekonomik yasalar, belirli üretim biçimini belirleyen toplumsal ilişkilerin dışavurumudur. Kapitalizmin işleyişini anlamak, insanların özel mülkiyet rejiminde neden sömürüldüklerini, devrime doğru giden yolu anlamaktır.

Toplumu karakterize eden altyapı üretimin organize ediliş şekli ve sosyal ilişkilerdir. Üstyapı ise fikirler, kültür, kanun ve politikadır. Marx’a göre kapitalizm geniş tüketici kitlesine satılan mal ve hizmetlerin üretiminin olduğu bir düzendir. Kapitalist sistem içinde;

  • Sermaye ve
  • Ücretli emek olmak üzere iki ana unsur vardır.

Sermaye; para, makine ve fabrika gibi gelecekteki varlıkları ortaya çıkarmakta kullanılır.

Ücretli emek, kendi yaşamını sürdürmek için gerekli araçlara sahip değildir. Geçmişteki köylüler, kentlere göç etmiş, sanayi işçi sınıfını oluşturmuştur. Diğer ifade ile proletaryadır. Kapitalizmin özü, sınıf ilişkilerinin çatışma ile nitelendiği sınıf düzenidir. Kapitalistin emeğe, işçinin ücrete ihtiyacı vardır. Bu bağımlılık dengesizdir.

Marx’a göre toplum düzenleri, ekonomideki çelişkiler nedeniyle bir üretim tarzından diğerine geçiş yapar. Bu geçiş yavaş ya da devrim yoluyla olabilir.

Kapitalist toplumun iki çelişki biçimi vardır:

  • Üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındadır.
  • Zenginliğin çoğalması ile artan sayıda insanın sefaleti. Kapitalist üretim biçimi insan doğasına aykırıdır.

Marx kapitalist üretim hayatı ve örgütler üzerindeki etkisini incelemiştir. Fabrika üretimine dayalı sanayinin artmasıyla işçiler ürettikleri ürüne yabancılaşmışlardır. İşçi ne kadar çok meta üretirse kendisi o kadar ucuz meta olur. İş bölümü yabancılaşmanın birinci nedenidir. İş bölümü ortadan kalkarsa yabancılaşma ortadan kalkar.

Kapitalist toplumda iş parçalanır ve makinenin bir uzantısı haline gelir. İş tatmini yok olmaktadır. İşçinin yaptığı iş ihtiyari değil, ona empoze edilir ve başkası tarafından kontrol edilir. İş kendisine yabancıdır ve onun sadece kendini mutsuz ve alçaltılmış hissetmesine neden olur.

Kapitalist sistemde işçiler dört şekilde yabancılaşmışlardır:

  • İşçilerin kendi emek süreçlerine yabancılaşmasıdır. Kendi yaptığı işten fazlasını bilmez.
  • İşçilerin kendi ürettikleri ürüne yabancılaşmaları durumudur. Ürettikleri şey onların değil işverenindir.
  • İşçi iş yerindeki diğer insanlara yabancılaşmıştır. İşyerindeki insanların aralarındaki ilişki sosyal ilişkiden çok rekabet ilişkisidir. Oysa ki insanlar varlıkların sürdürmek için işbirliği içindedirler. Kapitalizmde bu doğal işbirliği bozulur.
  • İşçinin insanlığa ve topluma yabancılaşmasıdır. Benzer işler üretimin yaratıcılığını ortadan kaldırır, insan ile hayvan arasındaki ayrım bulanıklaşır.

Değişim, başlangıçta sahip olunan maldan daha fazlasına sahip olmaktır, yani kâr elde etmektir. Geçim araçlarını üretmek için gerekli emek zamanı, iş gücünün değerini temsil eder. Kapitalist bu değeri öder ve işçinin emeğini satın alır.

İşgücünün değeri ödenir. Ödenmemiş emek kapitalistin payını oluşturur. Toplumun bütün çalışmayan üyeleri ödenmemiş emek ile beslenir. Sermayenin artışı ile işçi sınıfı büyür, makinelerdeki ilerleme ve tarımın makineleşmesi sayesinde aynı miktar ürün elde etmek için daha az işçiye ihtiyaç olur, yani iş gücü fazlalığı meydana gelir.

İşlerin iyi olduğu zamanlarda düzenli çalıştırılan işçilerin direnme gücünü kırmaya ve ücretlerini düşük tutmaya yarayan “yedek işçi ordusu” oluştururlar.

Kapitalist ekonomide tam istihdam koşulları nadirdir. Yedek işçi ordusu kapitalizm için bir zorunluluktur. Yedek ordu işçi sınıfın kendi payını arttırma girişimini engelleyen potansiyel ucuz emek kaynağıdır, ortalama toplumsal emek, emeğin değişik türlerinin bir birliğe indirgenmesidir.

Marx sınıfları üretim araçları üzerindeki kontrolüne göre ayırmıştır: Kapitalist ve işçi sınıfı. Sınıf üretim araçları üzerindeki sahipliğe göre belirlenmiştir. Kapitalist sınıf tüm sanayi ve ticarete hakim ayrıcalıklı sınıftır. İşçi sınıfı ise sayıca çok olmalarına rağmen yönetilendir.

Çiftçi, tüccar gibi ara sınıflar da mevcuttur ancak tarihsel girişime ve dinamizme sahip değillerdir. Sınıf olması için birlik bilinci diğer toplumsal statülere düşmanlık olması gerekir.

Sınıf çatışmalarına insanları iten sınıf çıkarlarıdır. Ortak çıkar ve politikalar çerçevesinde sınıflar örgütlenerek politik bir güç haline gelirler.

Genel olarak sınıf çatışması altı unsurdan oluşur:

  • Sınıflar özel mülkiyete dayalı güç ilişkileridir.
  • Aynı yaşam tarzını sürdüren ve aynı çıkarlara sahip insan topluluklarıdır.
  • Sınıflar çıkarları itibariyle birbirlerine muhaliftirler.
  • Zaman içinde tüm sınıflar iki sınıfa dönüşür: Sermaye sınıfı ve işçi sınıfı.
  • Politik örgütler sınıf mücadelesinin araçlarıdır.
  • Yapısal değişiklikler sınıf mücadelesi sonucunda değişir.

Emile Durkheim

Durkheim, toplum, insan ve çalışma hayatına ilişkin görüşlerini “Toplumsal İş bölümü” adlı kitabında anlatmıştır.

Durkheim’e göre şehirleşme ve işbölümü artınca toplum parçalanmaz, işbölümü dayanışmayı arttırabilir. Mevcut sistemin aksayan yönleri düzeltilmelidir. Uyum sağlama toplumsal ahlak ve ortak bilinç ile mümkündür.

Değişen şartlara uyum sağlayabilmek için bir ahlak kodu gereklidir. Bireylerin egoistliği kontrol altın alınmalıdır. Ahlaki disiplin birey ve toplum arasındaki dengeyi sağlar. Bu disiplin sürekli olmalı ve küçük yaşta verilmelidir.

Ortak bilinç bireylerin ortaklaşa paylaştıkları inanç, değer ve duyguların bütünüdür. Birey davranışları kendi tercihlerine göre değil, ortak bilincin etkisiyle sergiler.

Durkheim, ortak bilinç kararını toplumsal dayanışma kavramına bağlamıştır. İş bölümünün gerçek işlevi iki ya da daha fazla insanın dayanışma duygusu yaratmaktır. Toplumsal iş bölümü toplumların evriminin sonucudur.

İş bölümü yaşam içinde gelişen bir durumdur, zorlayıcı bir durum değildir. Rakipler iş bölümü yüzünden birbirini ortadan kaldırmak zorunda değildir.

Durkheim, iş bölümünün gelişimini üç neden bağlamıştır:

  • İleri toplumlarda nüfus yoğunlaşmaktadır.
  • Kentlerin oluşumu ve gelişimi artmaktadır.
  • İletişim ve ulaşım yollarının sayısının artmasıdır.

Durkheim, ekonomik etkinliği sanayi toplumlarının özelliği olarak belirtir. İki tür dayanışma vardır:

  • Benzerliğe dayalı mekanik dayanışma.
  • Farklılaşmaya dayalı organik dayanışma.

İş bölümünün en basit uygulandığı ve farklılığın en az düzeyde yaşandığı bir dayanışmadır. Yapılması gerekenler ve inanılması gerekenler ortak bilinç yardımıyla kişilere benimsetilmiştir. Toplum üyeleri aynı yaşam tarzı ve ortak bir inançla bağlanmıştır. Yasalar baskıcı, cezalandırıcı ve yaygındır ve tüm topluma uygulanır.

Gelişmiş toplumlarda uzmanlaşma ile artan toplumsal farklılaşma organik dayanışmayı oluşturur. İş bölümü genişledikçe insanlar daha bağımlı hale gelir. Birey öteki mesleklerdeki insanların sağladığı mal ve hizmetlere ihtiyaç duyar. Ekonomik çıkar ve karşılıklı bağımlılık inançların yerini alır.

Organik dayanışmanın olduğu toplumda ortak bilinç zayıflar. Organik dayanışmanın temeli iş bölümü ve toplumsal farklılaşmadır. Hukuk kuralları daha insaflı bir işbirliğine yöneltir.

Durkheim’e göre üç tür sağlıksız durum vardır;

  • Kural dışı iş bölümü,
  • Zorlamaya dayalı iş bölümü,
  • İyi örgütlenememiş iş bölümüdür.

İnsanların ne yapması gerektiğini belirleyen kuralların eksik kalması ile bireyselliğin ön plana çıkmasıdır. Büyük iflas ve bunalım dönemlerinde görülür. Emek ile sermaye arasındaki çatışmada buna örnektir. İşçilerin teknik uzmanlık eğitimi yanında sanatla ve edebiyatla ilgilenmesi teşvik etmek uzaklaşma sorunu çözmeye yetmez.

Kişinin sanat ve edebiyat eğitimi alıp olaylara geniş açıdan bakmayı öğrenip sıkıcı işinin başına dönmesi kolay olmaz. Yabancılaşma ancak iş bölümünün kural dışı durumlarında mümkündür.

Kişinin yaptığı işin kendisine uygun olması gerekir. İş bölümünün kişilerin yeteneklerine göre olmaması sınıfların sürtüşmesine neden olur. Gelenekler ekonomik güç ve statü bazen yeteneklerin önüne geçebilmektedir.

İşlerin farklı kişiler arasında iyi dağılmamasından kaynaklanmaktadır. İşler insanların özgürlüğüne arttırmıyor, onları toplumdan soyutluyorsa, dayanışmayı arttırıcı bir unsur değildir. İş bölümünün bireyler arasında dayanışma sağlaması sadece işteki etkinliği değil, işin kendini de arttırır.

Mesleki örgütler anomi problemini çözebilir. İşçi işveren arasındaki çatışma ortak ahlak eksikliğinde ortaya çıkar. Aile ve devlet ekonomik hayatı denetleyemez. Meslek grupları birey ile devlet arasında aracı olacak toplumsal ve ahlaki otoriteye sahiptir. Meslektaşlarla uyumsuzluk, güvensizlik, düşmanlık ve gerginlik ortamı yaratır.

İnsanların memnun olması toplumsal düzenin sürmesi için önemlidir. Daha fazla şeye sahip olma hakkının bulunmadığına inanmak insanları memnun yapar. Üstünlüğü kabul edilen hukuki bir dayanağı olan otoritenin bulunması gerekir. Toplumsal örgütlenme önemlidir.

Durkheim’in çalışmaları şu açılardan dikkate almaya değerdir:

  • Gelişmiş toplumların makro yapısal problemlerini anlamak.
  • Marx ve Weber sosyal ve ekonomik organizasyonların oluşturulma şekline alternatif getirmektedir. Durkheim ise toplumların varlıkların sürdürebilmeleri için ortak amaç ve ahlaki birliktelikler ile hareket etmeleri gerektiğini söylemiştir.

Max Weber

Weber, ekonomik kurumlar ile sosyal ve dini örgütler arasında bir bağ olduğunu göstermeye çalışmıştır. Kapitalizmin neden batıdan yükseldiğini sorgulamıştır. Hristiyan inançlarının kapitalizmin ortaya çıkışını etkilediğini belirtmiştir.

Almanya’da zenginler Protestanlığa yönelirken, işçiler Katolik kalmaktadır. “Protestan Etik ve Kapitalizmin Ruhu” kitabında bu ilişkiyi yazmıştır.

Protestanlık “işi” tanrıya tapınma yolu olarak betimlemiştir. Ekonomik ilişkiler toplumların normlarından, değerlerinden ve kültüründen etkilenir.

Düşünceler, değerler ve inançlar dönüşümleri ortaya çıkarma gücüne sahiptir. Toplumsal yapı insan eyleminin karmaşık bir etkileşimi tarafından oluşmaktadır.

Kapitalimin özü pazar aracılığı ile kâr arayışıdır. Weber için çağdaş kapitalist kurumlar rasyoneldir. Elde etme güdüsü ve kazanç tutkusu ile Marx’ın öne sürdüğü vurgun hilekarlık ya da sömürünün aynı olmadığını belirtmiştir.

Rasyonelleşme ilkesi tarih felsefesinin temel öğesidir. Ekonomi etkinliği ve bürokratik iktidar için rasyonellik kavramını kullanmıştır.

Kapitalist toplum rasyonelleşmenin sonucudur. Rasyonelleşme kendini şu şekilde ifade eder:

  1. Ekonomik girişim veya işletmenin üretim yeri olarak evden ayrılması.
  2. İşletmenin ve üretimin aileden ayrılması, uzun dönem kârların rasyonel hesaplanması.
  3. İşletme kârı serbest piyasada yapılan mübadeleden oluşması.
  4. İşletmelerin hür emeğe ihtiyaç duyması.
  5. İşletmelerin bürokratik organizasyonlara dönüşme eğilimi.

Weber çağdaş kapitalizmin temel kurumu olarak üretimi görür. Kapitalist sistem üretim birimlerinden doğar ve gelişir. En ileri aşaması mülkiyetle yönetimin ayrılmasıdır.

Rasyonalite toplumun her alanını kaplayarak insan ruhunu yok edebilir. Bürokrasinin potansiyel boğucu etkisi tehlikelidir.

Rasyonelleşme insanları daha bilgili ve makul yapmaz. Yabancılaşma, rasyonelleşen ve merkezî olarak koordine edilen herhangi bir üretim sisteminin kaçınılmaz bir sonucudur. Bilim insanları araştırma araçlarından, yöneticiler yönetim araçlarından aynı şekilde kopabilir, sadece işçiler yabancılaşmaz.

Kapitalizmin tamamlayıcı şartları: burjuva sınıfının ortaya çıkması, kentleşme, endüstriyel teknolojinin gelişmesi ve rasyonel hukuktur. Bunlar kapitalizmin ruhudur. Diğer ifade ile bu ruh Protestan ahlakıdır. Protestanlık bir erdem ve bir görev olarak daha fazla çalışmayı teşvik etmiştir. Emeğin kazancı kurtuluşun güvencesidir.

Weber’e göre sosyal tabakalaşmanın üç boyutu vardır:

  • Sosyal sınıflar,
  • Statü,
  • Partiler.

Kişinin sınıf konumu mal, yaşam koşullar ve kişisel yaşantılara erişimiyle ifade edilir. Weber’e göre sınıf bilincinin oluşması için bazı koşular gereklidir. Bunlar;

  1. Rakipleri ya da düşmanları rekabet içinde olan bir grup olduğunda,
  2. Aynı sınıfsal konumu paylaşan çok sayıda kişinin olması,
  3. İletişim ve örgütlenme imkânlarının bulunması,
  4. Örgütlenmeyi sağlayan iyi bir liderin bulunmasıdır.

Weber, Marx’tan farklı olarak, iki temel sosyal sınıf yerine, neredeyse kişiye özgü olabilecek kadar çok sayıda sınıf olasılığından söz etmiştir.

Statü gruplarınca üstlenilen normlar bulunur. Hem mülk sahipleri hem de mülksüzler aynı statü grubuna mensup olabilirler. Ancak bir statüye sahip olan kişiler belirli bir çevreye mensup olup, belirli bir hayat tarzına sahip olmalıdır.

Weber, bürokrasiyi düzenli çalışan bir makineyle mukayese etmiştir: Bürokrasi memuriyetin emir-komuta zincirine dayalı düzeni, makine çarklarının işlevine benzer.

Weber, çağdaş bürokrasinin somut işleyiş özelliklerini şöyle sıralamıştır:

  1. Resmî yetki alanları kurallar, yasalar ya da yönetmeliklerce düzenlenmiştir. Bürokratik olarak yönetilen yapının amaçlarının gerçekleşmesi için gerekli düzenli çalışmalar resmî görevler şeklinde dağıtılmıştır.
  2. Görev hiyerarşisi ve kademeli yetki düzeylerine ilişkin ilkelere göre denetimi sağlayan bir ast-üst ilişkisi vardır.
  3. Bürokrasinin yönetimi yazılı belgelere dayanır. Resmî bir görevi yürüten memur kadrosuna ‘daire’ denir. Özel sektörde ise buna ‘büro’ adı verilir.
  4. Daire ya da büro yönetimi çok iyi bir uzmanlık eğitimini gerektirir.
  5. Daire ya da büro kurulduktan sonra tam kapasite ile çalışması lazımdır.
  6. İş yeri yönetimi belli bir istikrarı ve kapsamı olan, öğrenebilir genel kurallara bağlıdır. Bu kuralları bilmek çalışanların görevidir.

Sonuç

Bu üç önemli düşünür ve sosyolog: Marx, Durkheim ve Weber, bugün hâlâ bilimsel çalışma ve araştırmalarda başvuru kaynağı olarak kullanılıyorsa bunun esas nedeni, günümüzde sosyal ve ekonomik alanlarda sık sık kullanılan temel kavramları yıllar önce çalışmalarının merkezine alıp, kendilerine göre sağlam temellere dayandırarak açıklamış olmalarıdır.