Ünite 3: Çalışma Sosyolojisinde Çağdaş Yaklaşımlar

Çalışma Sosyolojisinde Çağdaş Gelişmeleri Belirleyen Unsurlar

1920’leri sonlarından itibaren kitle üretim sistemlerinin yerleşmesi ve bilimsel yönetim ilkelerinin etkililiğinin görülmesiyle çalışma sosyolojisi akademik bir disiplin haline gelmiştir. “Çalışma” bu dönemde mühendislik süreçleriyle ilişkilendirilmiş, çalışanların sürece uyumu da fiziksel koşullar, bilişsel koşullanma ve motivasyon politikalarıyla sınırlı kalmış; “çalışma”nın toplumsal yönü kısıtlı kalmıştır. Çalışma hayatında insan unsurunu, makineler ve diğer fiziksel koşullarla benzer biçimde ele alan bu yönetim tarzı yaklaşımına “mekanik yaklaşım” denir.

ABD’nin çekici bir üretim merkezi haline gelmesi, yoğun göçmen işçi hareketliliği, 1929 Buhranı’ndan kaynaklı yaygın yoksulluk gibi süreçlerden sonra sanayi işçilerinin yaşam koşullarının gözden geçirilmesi gerekmiştir.

Endüstriyel örgütlenmedeki dönüşüm ve özellikle “montaj hatları”nın yaygın kullanımı, çok sayıda insanın istihdam edildiği dev üretim tesisleri doğurmuştur. Bu yeni üretim modeli, “yönetim bilimlerinin” temelini oluşturmuştur; ancak yaşanan gelişmeler, çalışma koşullarının öncelikle mühendislik süreçleri ile ilgili olamayacağını ortaya koymuştur. Sadece bireysel motivasyonun, çalışanların yaşam koşullarını düzeltmeye yetmeyeceğine inanılmaya başlanmıştır. Dolayısıyla “çalışma yaşamı” sosyal ilişkilerin keşfinden, iş yeri dışındaki koşulların belirleyiciliğine uzanan yeni bir bakış açısı ile ele alınmaya başlamıştır.

Çalışma Sosyolojisinde Çağdaş Yaklaşımların Aşamaları

Çalışma sosyolojisinde çağdaş eğilimler, toplumsal değişmenin yol açtığı rasyonalizasyon ve rasyonel yönetim süreçlerinin ortaya çıkardığı sorunlar ile ilgilenir. İki temel düzeyi vardır:

  • Birinci düzey endüstriyel kapitalizmin gelişmesindeki yapısal koşullara odaklanırken;
  • Diğer düzey firma düzeyinde ortaya çıkan ve özellikle de çalışanların yaşadığı örgütsel sorunlara değinmektedir.

Teorik açılımlardan destek alsa da çalışma sosyolojisindeki çağdaş eğilimler genellikle “pratik odaklı” ve “problem merkezli”dir. Yapılan çalışmalarda, nicel analiz yoğun oranda kullanılmaktadır. Her ne kadar firma düzeyinde mikro veya kapitalist gelişimin etkilerine odaklanma konusunda makro nitelikler barındırsa da temel amaç; mikro sorunları, makro koşullarını dikkate alarak değerlendirmektedir.

Anti-yapısalcı ögeler hakimdir ve bu nedenle örneğin siyaset sosyolojisi ve tarihsel sosyoloji gibi alanlarla ilişkisi, sosyolojinin diğer alt disiplinlerine göre daha sınırlıdır.

Çalışma sosyolojisinin gelişim aşamaları üç tarihsel dönemde ele alınabilir (S:65, Tablo 3.1):

  • I. Dönem – Erken Dönem (1930’lar-1960’lar)
  • II. Dönem – Ara Dönem (1960’lar-1970’ler)
  • III. Dönem – Son Dönem (1970’lerden günümüze)

Erken dönem de denen birinci dönem 1930’lar ile 1960’lar arasına tarihlendirilir ve bilimsel yönetimin ilkelerine karşı bir tepki olarak doğmuş olan “Beşeri İlişkiler Yaklaşımı” ile bilinir. Bu yaklaşımın en temel unsuru insanın sosyal ve psikolojik bir varlık olarak ele alınmasıdır. Böylelikle çalışma sosyolojisinin temel ilgi alanı, çalışma ortamında sosyal ilişkilerin ne tür işlevlere sahip olabileceğini ortaya çıkarmak olur. Bu sosyal ortamın dikkate alınmadığı yönetim tarzları ve politikalar eksiktir.

Çalışanların üretim düzeyi, fizyolojik yeteneklerinden çok grup normlarına bağlıdır. Çalışma sadece ekonomik amaçların gerçekleştirilmesi anlamını taşımaz. Aksine saygı, sevgi ve değer kazanmak gibi grup süreçleriyle de ilgilidir. Bu nedenle çalışma koşullarının iyileştirilmesi sadece ekonomik faktörler ile değil; sosyal unsurların dikkate alınması ile de ilgilidir.

Üretim sürecinin formel örgütlenmesi kadar, bu örgütlenmenin çerçevesini belirleyen enformel yönlerin de dikkate alınması şarttır. Çalışmanın örgütlenmesi sadece hiyerarşik ilişkileri kapsamamalıdır. Ayrıca farklı hiyerarşik kademelerin seslerini duyurabilecekleri mekanizmalara önem verilmelidir. Bu sonuç, endüstride oldukça geniş bir uygulama alanı bulmuştur ve vahşi grevlerin yıkıcı sonuçlarını ortadan kaldıran iş yeri komiteleri uygulaması, sendikal temsilcilik gibi mekanizmalar bu tür bir düşüncenin sonucudur.

Beşeri İlişkiler Yaklaşımı’nın üç alt eğilimi vardır:

  • İlki, Mayo’nun fikirleri etrafında örgütlenen ve sosyal grupların örgütsel sonuçlarıyla ilgilenen Ortodoks Okulu;
  • İkincisi, fabrika dışı koşulları sınıf, şehirleşme, göç gibi pratiklerle ilişkili biçimde irdeleyen Warner ve Chicago Okulu;
  • Üçüncüsü de sosyal psikoloji yöntemlerine ilgi çeken ve iletişim yöntemlerini önemseyen Etkileşimci Yaklaşım’dır.

1960 ve 1970’lere tarihlendirilen Ara Dönem’de kitlesel veriler değerlendirilmiş ve Beşeri İlişkiler Yaklaşımı’nda dışlanan değişim, teknoloji, yönetim sistemleri ve rekabet gibi yapısal değişkenler araştırılmıştır. Bu dönemde gelişen Hümanistik Kuramlar, gruplara değil bireylere odaklanır. Psikoloji ve sosyal psikolojiyle kuvvetli bağları vardır.

Hümanistik psikoloji kuramlarından biri olan “X ve Y Kuramı”nda Mc Gregor, mümkün yönetim biçimlerini, geleneksel ve örgütsel çıkarı ön plana çıkaran hâli olan X Kuramı ile Hümanistik yaklaşımın ilkelerine göre hareket eden Y Kuramı olarak sınıflandırmıştır. Buna göre X Kuramı, otoriter bir yönetim biçimini ifade eder ve çalışanları zorlanması, denetlenmesi ve ödüllendirilmesi gereken üretici unsurlar olarak değerlendirir. Buna karşın Y Kuramı ise katılımcı bir biçimi yansıtır ve insan doğasının dayanışmacı ve ahlakçı yönlerine vurgu yapar.

Bir diğer humanistik kuram olan “İnsan İhtiyaçları Kuramı”nda Maslow, insanları ihtiyaçları doğrultusunda motive olan ve bu ihtiyaçları karşılayabilmesi oranında mental “gelişme” sağlayan varlıklar olarak görür. Bu gelişimin hiyerarşik olarak beş basamaklı olduğunu iddia eder. İnsan, öncelikle fizyolojik, sonrasında sosyal ve son olarak psikolojik ihtiyaçları olan karmaşık bir varlıktır. Bu ihtiyaçların ortaya çıkması öncelik sırasına göre olmaktadır ve alt düzeydeki ihtiyaçların giderilmesinden sonra diğer boyutlar anlam kazanır.

Maslow’un teorisinin temel özelliği, yoksunluk durumunda hiyerarşik sıralamanın belirleyici olacağını düşünür. Yani fizyolojik veya güvenlik gibi alt basamaklardaki ihtiyaçlar doyurulmadan, daha üst düzeydeki ihtiyaçlara yönelik bir içsel motivasyon söz konusu değildir.

Bir diğer Ara Dönem yaklaşımı da Örgüt Kültürü Yaklaşımı’dır ve getirdiği en temel yenilik, çalışma hayatının çevresel koşullarının önemsenmesi ve buna yönelik analitik çevrenin geliştirilmesi olmuştur. Bu yaklaşıma göre, örgütler fiziksel ve profesyonel örgütlenmelerin yanında aynı zamanda kültürel unsurlara sahiptir. Fiziksel ve profesyonel nitelikler, örgütlerin “neye sahip” olduğu ile ilgilidir. Buna karşın, kültürel nitelikler örgütün “ne” olduğuna ilişkin fikir sunar.

Örgütsel kültür aynı zamanda “çalışma”nın niteliklerini de belirler ve her iki unsur da ulusal kültür, iş çevreleri, ortaklar, profesyonel kuruluşlar gibi geniş bir çevrenin etkileri ile şekillenir.

Ara Dönemin son yaklaşımı da işlevselci sosyolojik eğilimlere dayanan ve başını Parsons’ın çektiği Sistem Teorisi’dir. Parsons her toplumsal sistem gibi örgütlerin de dört temel işlevi olduğunu düşünmektedir:

  1. Yönlendirme işlevi: Bir üst sistem gibi işler, farklı işlevlerin sürekli olarak gözden geçirilmesi ve denetlenmesini ifade eder. Ayrıca sistemin yaşayabileceği muhtemel değişimlere cevap verecek stratejilerin geliştirilmesi hedeflenir.
  2. Uygulama işlevi: Yönlendirici sistemin belirlediği amaç ve hedeflere ulaşabilmesi için gerekli düzenleme ve faaliyetleri yerine getiren bir alt sistemdir.
  3. Bütünleştirme işlevi: Her alt sistemin farklı hedeflerini bir araya getirecek ve koordine edecek işlevleri yerine getirir.
  4. Koruma işlevi: Sistem içerisindeki çeşitli alt sistemlerin arasındaki çatışmaların engellenmesi ve devamlılığın sağlanmasına odaklanır.

Sistem teorisinin çalışma sosyolojisi için sağladığı katkılar şu şekilde değerlendirilebilir:

  1. Örgütlerin ve çalışma hayatının dinamik ve karmaşık niteliklerinin anlaşılmasına yardımcı olmuştur.
  2. Hümanistik Yaklaşım veya Beşeri İlişkiler Yaklaşımı gibi kısmi olarak yani sadece bireysel özellikler veya sosyal gruplar ile değil; daha makro anlamda yapısal unsurlar ile ilgilenmiştir.
  3. Özellikle genel toplumsal yapıyla ilişkilerin oluşturulması bakımından sosyolojik bakış açısına yer açmıştır.
  4. Çatışma, yönetim, liderlik gibi unsurları belirleyen yapısal unsurların tanımlanmasını kolaylaştırmıştır. 5. Toplumsal ilişkiler bakımından soyut nitelikler taşıyan örgütsel yapıları somut hale getirmiştir.

1970’lerden günümüze dek gelmekte olan Son Dönem Çalışma Sosyolojisi Yaklaşımları, içinde “yalın üretim”, “neo-fordizm”, “örgütsüz kapitalizm” ve “ağ toplumu” yaklaşımlarını içeren “Yeni Örgüt Kuramları” ve “emek süreci teorisi” ve “yeni iktisat sosyolojisi”ni içeren “Emek Piyasası Kuramları”dır.

Yalın Üretim, aynı zamanda yönetim ve çalışma ilişkileri sistemini düzenleyen bir eğilimdir. Bu sistem, büyük oranda çağdaş esnek üretim modellerinin genel yapısını anlatan genel bir kavram olarak kullanılmıştır. Bu nedenle çağdaş çalışma koşullarını düzenleyen bir örgütlenme modeli olarak değerlendirilebilir.

Neo-Fordist kavramını kullananlar daha farklı bir bakış açısıyla hareket ederler. Örgütlerin 1970’lerden itibaren önemli bir dönüşüm geçirdiği açıktır; ancak bu dönüşüm Fordist ilkelerin aşıldığını değil, aksine bu ilkelerin artan bir biçimde vurgulanmasını ifade eder. Bu yeni biçimler, Fordizmin katı olduğu düşünülen birtakım ilkelerinin, ancak özellikle istihdama ilişkin ilkelerin değişmesini içerdiği konusunda yeni olarak görülebilir.

Örgütsüz kapitalizm, bu dönemde devlette, sivil toplumda ve sosyo-ekonomik gruplarda yaşanan bir parçalanmayı anlatır. Fordist sistem, güçlü sendikalar, sermaye hareketlerini kontrol eden büyük imalat şirketleri ve merkezi politikalarla yönlendirici olan bir toplumsal örgütlenme yaratmıştır; ancak yaşanan kriz tüm boyutlarıyla bu örgütlü kapitalizmi ortadan kaldırmıştır. Yerine ise küresel piyasaların genişlemesi, beyaz yakalıların artışı, imalat sanayi yerine hizmetler sektörünün büyüdüğü bir yapı ortaya çıkmaktadır.

Enformasyon teknolojileri giderek ekonomik üretimin merkezî objesi hâline gelmektedir. Ayrıca gündelik hayatın şekillenmesinde de enformasyon teknolojilerinin önemi büyüktür. Bu teknolojiler iş yerlerini ve çalışmayı radikal bir biçimde dönüştürmüştür. Ayrıca toplumsal örgütlenmeler artık, akışlar mekânı ilkesine göre şekillenmektedir. Akışlar mekânı, zamansız ve yersiz bir mekân ile karakterize edilir.

Zamansızlık, gündelik hayattaki eylem ve olayların sıralı değil, bir anda çoklu bir biçimde ve süreksiz hâle gelmesini ifade eder. Mekânsızlık ise tüm eylem ve olaylarda mekânın öneminin aşınması anlamına gelir. Enformasyonel emek ağ toplumunun yarattığı fırsatlardan faydalanabilen ve sermaye sahipleri ile arasındaki önem farklılıklarını ortadan kaldıran çalışanlar grubudur. Buna karşın ağ toplumunda klasik emeğe ihtiyaç çok azalmıştır.

Emek Süreci Teorisi’ne göre üretim aslında sermaye tarafından sürekli şekilde dönüşüme zorlanan toplumsal bir süreçtir. Çalışanlar ise bu sürece ancak uyum sağlayarak emek piyasası koşullarında ayakta kalabilirler. Dolayısıyla her endüstri kolunda emeğin işlevleri ve rolleri sürekli olarak dönüşürken; emek piyasası koşullarında meslekler ve emeğin endüstriler arasındaki dağılımı yeniden şekillenir.

Braverman’la başlayan çalışmalar, kapitalist emek sürecinin üç boyutlu olduğu fikrine dayanmaktadır. Bunlar; denetim, rıza ve direniştir; ancak bu üç konuyu belirleyen genel bir vasıfsızlaştırma amacından öncelikle bahsetmek gerekir. Marx’ın kutuplaşma fikrine dayanan bu kavrama göre üretim süreçlerinde teknoloji kullanımı ve kontrol gibi niteliklerin temel amacı, sermayenin vasıflı işçiye olan bağımlılığını azaltmaktır.

Yani kontrol ve teknoloji kullanımı arttıkça, vasıflı işçilere olan talep de azalacaktır. Bu yolla emeğin direniş ve pazarlık gücünün kırılması sonucu beklenir. Vasıfsızlaştırma, denetim sistemlerinin karmaşık olmasına dayanır. Denetim sistemleri, emeğin üretimdeki kontrolünün tamamen yönetime devredilmesini sağlamaktır. Böylelikle emek üretime ilişkin karar süreçlerinden tamamen dışlanmış olur. Burada “doğrudan denetim” kadar, “sorumlu otonomi”nin de dikkate alınması gerekir.

Doğrudan denetim, üretim üzerindeki kontrolün bizzat yönetim tarafından gerçekleştirilmesi iken sorumlu otonomide ise denetimin içselleştirildiği bir süreç söz konusudur. Yani işçilerin işletmenin rekabetçi amaçlarıyla kendilerini özdeşleştirmesi beklenir.

Yeni iktisat sosyolojisi, diğer araştırmacılar tarafından destek bulmuş kısa sürede geniş bir alanı kapsayan ilgiler ortaya çıkarmıştır. Bu ilgiler zamanla çalışma sosyolojisini de etkilemiş ve yeni iktisat sosyolojisinde yapılan tartışmalar, çalışma sosyolojisi için de anlamlı hâle gelmiştir. Özellikle emek piyasaları, iş bulma süreci, çalışan-yönetici ilişkileri ve firmaların istihdam stratejileri gibi konularda, sosyal çevrenin rollerine önem veren çalışmalar, günümüzde çalışma sosyolojisinin de temel eğilimini şekillendirmektedir.

Yeni iktisat sosyolojisinin, çalışma sosyolojisini de kapsayan günümüz eğilimlerinin genelde üç ana konu etrafında değerlendirildiği düşünülür:

  • Ağ Teorisi: Özellikle iktisadi hayatta aile, arkadaşlar, akrabalar gibi yakınlıkların etkisi üzerine odaklanan bu çalışmaların ana varsayımı, iktisadi faaliyetlerin önemli bir bölümünün yakın ilişkilerin sağladığı ağlar yoluyla yürütüldüğüdür. İş bulma süreci, yöneticiler arası ilişkiler, çalışanlar arası etkiler gibi faktörler bu perspektiften ele alınır. Bunun yanı sıra farklı amaçlarla bir araya gelen sosyal dayanışma gruplarının ekonomik etkileri de yine bu perspektiften değerlendirilmektedir.
  • Kültürel Sosyoloji: Bu yaklaşım iktisadi faaliyetler içerisinde kültürel etkenlerin rolü üzerine odaklanır. Özellikle yapısal unsurlara atfedilen öneme karşı çıkılırken kültürel değişkenlerin oynadığı rollere odaklanılmaktadır.
  • Örgüt Teorisi: Örgütler çalışma sosyolojisinin geleneksel ilgi konusudur; ancak “yeni iktisat sosyolojisi” bu geleneksel eğilimleri fazlasıyla kapalı çevreyle ilişkili bulur. Özellikle çalışma sosyolojisinin çağdaş eğilimleri arasında ilk dönem ve ara dönemde ele alındığı şekliyle örgütler çalışma gruplarına abartılı şekilde odaklanmışlardır; ancak örgütler daha geniş bir çevrenin ve açık sistemlerin ürünüdürler.