Ünite 7: Çalışma İlişkilerinde Esneklik ve Kuralsızlaşma: 1980’den 2010’a

Giriş

Bu bölümün temel inceleme dönemi 1980- 2010 arasıdır. Güncel gelişmeler konusunda Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi tarafından endüstri ilişkileri ve iş hukuku alanlarında yayınlanan diğer kitaplar yararlı olacaktır. 1980 sonrası, 1960-1980 döneminin aksine çalışma ilişkilerinde esneklik ve kuralsızlaşmanın (deregülasyon) ön plana çıktığı ve sosyal devlet yöneliminin zayıfladığı bir dönemdir. Bu döneme damgasını vuran temel gelişmeler 24 Ocak 1980 kararları ile başlayan yeni iktisat politikaları ve 12 Eylül 1980 askeri darbesi olmuştur.

Çalışma İlı·şkı·lerı·nı· Çevreleyen Ve Etkı·leyen Koşullar

Çalışma ilişkileri bir ülkenin siyasal ve toplumsal koşullarından bağımsız olarak değerlendirilemez.

İktisatta Liberalizm Siyasette Anti-Liberalizm: 24 Ocak ve 12 Eylül

1980’li yıllar ile birlikte bir yandan iktisat politikasında köklü bir değişikliğe gidildi (24 Ocak 1980 kararları), öte yandan siyasal ve sosyal haklar alanında baskıcı-otoriter bir rejim değişikliği (12 Eylül 1980 darbesi) gerçekleştirildi. 12 Eylül askeri darbesi ile 1961 Anayasası askıya alındı. 1982 yılında yeni bir anayasa yapıldı ve aralarında sen- dikal yasaların da olduğu temel yasalar değiştirildi. 12 Eylül 1980 ile Kasım 1983 seçimleri arasındaki dönem, Millî Güvenlik Konseyi (MGK) adı verilen ve 5 darbeci generalden oluşan askeri cuntanın yönetiminde geçti. Kasım 1983 seçimleri ile tek başına iktidara gelen Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP), 24 Ocak kararları ile başlayan liberalizasyon ve ihracata yönelik sanayileşme politikalarını derinleştirdi. Bu dönemde özelleştirme uygulamaları ile çalışma ilişkilerinde esneklik ve kuralsızlaşmaya dönük girişimler hız kazandı. İktisat politikalarında yaşanan köklü değişiklikle birlikte devletin 1960- 80 arasında yürüttüğü sosyal işlevler göz ardı edil- meye başlandı. 24 Ocak 1980’de yürürlüğe konan istikrar programının arka planında yatan gerekçe, mevcut ücret seviyesi ile Türkiye’nin ihracat yapamayacağı iddiası ve ücretleri disiplin altına alacak yöntemlerin bulunması talebiydi. 24 Ocak programının emek aleyhtarı bir doğrultuda uygulanabilmesi, 12 Eylül 1980’de gerçekleşen rejim değişikliği ile olanaklı oldu. 1980 sonrasının iktisat politikalarının temel hedefi dışa açık/ihracata yönelik sanayileşme, küresel sermaye ile bütünleşme ve liberalleşme olarak tanımlanabilir. Yeni modelin temel özelliğinin, “ücretlerin düşürülmesi yoluyla yurtiçi talebin daraltılarak, yurtdışı pazarlara ihraç edilecek bir artığın yaratılması” olduğu vurgulanmaktadır

1980 sonrası Türkiye’de uygulanan iktisat politikaları, dünyada neo/yeni liberalizm olarak adlandırılan ve piyasanın işleyişine müdahale edilmesine karşı çıkan, çalışma ilişkilerinde esneklik ve kuralsızlığı, eko- nomik alanda özelleştirmeleri ve kamunun eko- nomiye müdahalesini en aza indirmeyi hedefleyen politikaların bir benzeridir.

Sosyal-Sınıfsal Yapıda Yaşanan Gelişmeler: İstihdam ve Ücretliler

Çalışma ilişkilerini dolaysız etkileyen faktörlerden biri işgücünün yapısıdır. Dönem boyunca istihdamın sektörel yapısında çok köklü değişiklikler yaşanmıştır. Tarımın istihdam içindeki payı yüzde 53’ten 25’e gerilerken sanayinin payı yüzde 20’den 25’e yükselmiştir. Tarımsal istihdamda meydana gelen düşüşün karşılığında hizmet sektöründe büyük bir sıçrama yaşanmıştır.

Tarım dışı çalışanların nicel ve oransal artışının tıpkı 1960-1980 döneminde olduğu gibi ücretlilerin sayısını ve oranını artıracağına kuşku yoktur. Nitekim ücretliler dönem boyunca en büyük sosyal sınıf hâline gelmiştir. 1960’ta 2.4 milyon olan ücretli sayısı 1980’e gelindiğinde 6.4 milyona, 2010 yılında ise 14 milyona yaklaşmıştır. Ücretlilerin toplam istihdam içindeki payı yüzde 35’ten yüzde 61’e yükselmiştir.

Dönem boyunca sigortalı işçi sayısı yaklaşık dört kat artmıştır. Sigortalı işçi sayısındaki bu artışın istihdam ve ücretli sayısındaki artış oranının çok üzerinde olduğu açıktır

Ücretli çalışanlar içinde kamu görevlileri de önemli bir yer tutmaktadır. Dönem boyunca kamu personeli (memur) sayısında ciddi bir yükseliş yaşanmıştır. 1980 yılında 1.1 milyon olan kamu personeli sayısı 2010 yılında 2 milyonun üzerine çıkmıştır.

Çalışma İlı·şkı·lerı·nde Esnekleşme Sürecı·

1982 Anayasası ve 1983 yılında çıkarılan 2821 ve 2822 sendikal yasalar ile 1961 Anayasası’nın getirmiş olduğu özgürlükçü düzen ortadan kaldırıldı. 1982 Anayasası ve sendikal yasalar hazırlanırken büyük ölçüde işveren örgütlerinin görüşlerinin esas alındığı bilinmektedir. 1982 Anayasası, devletin sosyal niteliğini kâğıt üzerinde korurken, sosyal ve sendikal haklarda önemli kısıtlamalar getirmiştir.

Toplu Çalışma İlişkilerinde Yaşanan Gelişmeler

Darbenin hemen ardından grevler yasaklanmış ve sendikal faaliyetler durdurulmuştur. Anayasa ve yasalarla yapılan düzenlemelerle 1960-1980 döneminde sağlanan sendikal haklar önemli ölçüde kısıtlanmıştır.

12 Eylül Döneminin Yasal Düzenlemeleri

Darbe ile sendikal haklar için oldukça elverişli bir zemin sağlamış olan 1961 Anayasası askıya alınmış ve askeri darbeyi yapan generallerden oluşan Millî Güvenlik Konseyi’nin (MGK) kararları Anayasa ve yasaların yerini almıştır. Darbenin ilk günü yayımlanan 7 numaralı bildiri ile siyasi parti faaliyetlerinin yasaklanmasının yanı sıra, DİSK ve MİSK ile bunlara bağlı sendikaların faaliyetleri de durdurulmuştur. MGK kararlarıyla tüm grev ve lokavtlar ikinci bir karara kadar ertelendi ve işçilerin 15 Eylül 1980 günü işe başlaması istendi. Grev ve lokavtı ertelenen işyerlerinde, erteleme süresince, işçilerin kendi isteği, ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan hâller ile sağlık sebepleri dışındaki herhangi bir nedenle işten çıkarılması ya- saklandı. 12 Eylül döneminin toplu iş ilişkileri ile ilgili önemli düzenlemelerinden biri 2364 sayılı ve 24.12.1980 tarihli Süresi Sona Eren Toplu İş Sözleşmelerinin Sosyal Zorunluluk Hâllerinde Yeniden Yürürlüğe Konması Hakkında Kanun’dur. Böylece 274 ve 275 sayılı yasalar ile kurulan toplu iş ilişkileri rejimi ortadan kalkmış oldu.

  • 1982 Anayasası: Sendikal Haklara Yönelik Kapsamlı Sınırlamalar

1982 Anayasası’nın 1960-1980 dönemine ve 1961 Anayasası’na karşı tepkisel bir nitelik taşıdığı ve bir önceki dönemin özgürlükçü ortamına ve toplumsal gelişmelerine karşı otoriter bir anlayışı yansıttığı bilinmektedir. Örgütlenme hakları açısından kısıtlayıcı yaklaşımlar çok daha belirgindir. Anayasa genel yapısı itibarıyla hem demokratik rejim hem de işçi hakları açısından son derece pürüzlü bir zemin oluşturmaktadır. Anayasa’nın 51. maddesi sendikalaşma hakkını sadece işçilere ve işverenlere tanımış, kamu görevlilerinin sendika hakkı konusunda ise bir hükme yer vermemiştir. Anayasa’nın 51. maddesinde yer alan “işçiler” ifadesi 2001 yılında “çalışanlar” şeklinde değiştirilmiştir. Anayasa’nın “sendikal faaliyet” başlıklı 52. maddesi ile sendikal faaliyetlere ciddi sınırlamalar ve özellikle kapsamlı bir siyaset yasağı getirilmiştir. Maddeye göre “sendikalar siyasi amaç güdemezler, siyasi faaliyette bulunamazlar, siyasi partilerden destek görmezler ve onlara destek olamazlar; derneklerle, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve vakıflarla bu amaçlarla ortak hareket edemezler.” Anayasa’nın 53. maddesi toplu iş sözleşmesi hakkını düzenlemektedir. 1990’lı yıllarda kamu görevlileri (memur) sendikalarının kurulmaya başlanmasının ardından anayasa değişikliği gündeme gelmiş ve Anayasa’nın 53. maddesine 23.7.1995 tarih ve 4121 sayılı Yasa ile ek yapılmıştır. 010 yılında yapılan değişiklik ile memurlara “toplu sözleşme” hakkı tanınmış olmakla birlikte bu hak grevi içermemektedir. Toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşma olmaması hâlinde bir zorunlu tahkim kurumu olarak Kamu Görevlileri Hakem Kurulu son kararı verecektir. Bu nedenle değişiklik örtülü bir grev yasağı olarak değerlendirilmektedir.

Anayasa’nın 54. maddesi, grev hakkının kullanımı açısından ayrıntılı yasaklara ve sınırlamalara yer vermiştir. 54. madde grev hakkını sadece işçilere tanımakta, kamu personelinin tümü grev hakkının dışında bırakılmaktadır. Anayasa, 54. madde ile ayrıca grev yasaklama ve ertelemelerine olanak tanınmakta; yasaklama ve erteleme durumunda son karar bir tahkim kurumu olan Yüksek Hakem Kuruluna bırakılmaktadır.

Toplu Çalışma İlişkilerine Yönelik 2821 ve 2822 Sayılı Yasalar

1982 Anayasası’nın ardından, toplu çalışma ilişkileri düzenleyen 5 Mayıs 1983 tarihli ve 2821 sayılı Sendikalar Yasası ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası kabul edildi. Bu yasaların kabulü ile 274 ve 275 sayılı yasalar yürürlükten kaldırıldı. 2821 ve 2822 sayılı yasalar Danışma Meclisine gönderilmeden doğrudan MGK tarafından yasalaştırıldı. 2821 ve 2822 sayılı yasalar 7 Kasım 2012 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile yürürlükten kaldırıldı. 2821 ve 2822 sayılı Yasaların uluslararası normlara; örgütlenme ve kolektif sendikal haklarla ilgili önde gelen iki ILO sözleşmesine (87 Sayılı Sendika Özgürlüğü ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına ve 98 sayılı Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin Sözleşmelere) aykırı olduğu ILO denetim organları tarafından yıllardır vurgulanmaktadır.

2821 Sayılı Sendikalar Kanunu’nun Temel Özellikleri

2821 sayılı Sendikalar Kanunu, 274 sayılı Ka- nuna tepki olarak hazırlanmış olup sendikal hakları kısıtlayıcı ve daraltıcı bir felsefeye sahiptir. 2821 sayılı Yasa, 5018 ve 274 sayılı yasalarda olduğu gibi bireysel (olumlu ve olumsuz) sendika özgürlüğünü esas almış ve sendikaların kuruluşlarında serbestlik ilkesini benimsemiş olmakla birlikte, sendika kuruluşunu, sendika üyeliğini ve sendikal faaliyeti zorlaştırıcı hükümlere sahiptir

2821 sayılı Yasa ile din ibadet işlerinde çalışanlara, öğrencilere, özel öğretim kurumlarında öğretmenlik yapanlara ve özel güvenlik görevlilerine sendika üyeliği yasaklanmıştır. 2821 sayılı Yasa işkolu sendikacılığını benimsemiş, işyeri ve meslek sendikacılığını yasaklamıştır.

2821 sayılı Yasa, 274’ten farklı olarak tek sendikaya üyelik koşulunu getirmiştir. Yasaya göre 16 yaşını doldurmuş olup işçi sayılanlar, işçi sendikalarına üye olabilirler. 16 yaşını doldurmamış olanların üyeliği kanuni temsilcilerinin yazılı iznine bağlıdır. Yasanın bir diğer sınırlayıcı hükmü, Anayasaya paralel olarak işçi sendikalarının merkez organlarına seçilebilmek en az 10 yıl bilfiil çalışmış olmak koşulunu getirmiş olmasıdır.

Toplu çalışma ilişkilerini yakından ilgilendiren bir düzenleme de 2004 yılında kabul edilen yeni Türk Ceza Kanunu ile getirilmiştir. Böylece sendika özgürlüğünü korumak için 2821 sayılı Yasa ile getirilen hukuksal güvencelere cezai güvenceler de eklenmiştir.

Son yıllarda sendika özgürlüğünü ihlal nedeniyle TCK 118’e aykırılıktan davalar açılmakta ve cezalar verilmektedir. 2821 sayılı Sendikalar Kanunu 7 Kasım 2012’de yürürlükten kaldırılmıştır.

2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nun Temel Özellikleri

Kanunu’nun Temel Özellikleri 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu (TİSGLK) toplu pazarlık ve grev hakkının kullanımı konusunda ciddi sınırlamalara yer vermiştir. Toplu iş sözleşmesi yetkisi için zorunlu olan ikili baraj ve greve ilişkin sınırlayıcı düzenlemeler TİSGLK’ye damgasını vurmuştur. Kanuna göre, bir toplu iş sözleşmesi aynı işkolunda bir veya birden çok işyerini kapsayabilir. Ayrıca fiilen birden çok işyerini ve işletmeyi kapsayan grup toplu iş sözleşmesi yapılması mümkündür. konfederasyonların toplu iş sözleşmesi ehliyeti yoktur. 2822 sayılı Yasa toplu iş sözleşmesi yetkisi için oldukça ağır sınırlamalar getirmiştir. Yasa’ya göre yetki için iki koşul gereklidir: 1) Ön koşul niteliğinde olan işkolu barajı: İşçi sendikası- nın kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde onunu (tarım ve ormancılık, avcılık ve balıkçılık işkolu hariç) üye kaydetmiş olması, 2) Sendikanın toplu iş sözleşmesi bağıtlamak istediği işyerinde veya işletmede işçilerin yarıdan fazlasını üye yapmış olması.

Yasa, toplu iş sözleşmesi görüşmeleri, uyuşmazlık ve grev-lokavt için ayrıntılı ve karmaşık bir prosedürü getirmiştir. Bu prosedür, toplu sözleşme özerkliğini ve sendikal hakların kullanımını engelleyici niteliktedir. Yasa, Anayasa’ya paralel olarak sadece menfaat uyuşmazlıklarını takiben grev ve lokavta başvurulmasına olanak tanımıştır. Yasa’nın tanımladığı grev için aranan şartlar gerçekleşmeden yapılan greve kanun dışı grev denilir. Siyasi amaçlı grev, genel grev ve dayanışma grevi kanun dışı grevdir. İşyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler hakkında kanun dışı grevin yaptırımlarının uygulanması öngörülmektedir.

Yasa aralarında bankacılık sektörünün de bulunduğu oldukça geniş grev yasakları getirmiştir. Can ve mal kurtarma işlerinde, cenaze ve tekfin işlerinde, su, elektrik, havagazı, termik santrallarını besleyen linyit üretimi, tabii gaz ve petrol sondajı, üretimi, tasfiyesi, dağıtımı, nafta veya tabii gazdan başlayan petrokimya işlerinde, banka ve noterlik hizmetlerinde, kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye, sehiriçi deniz, kara ve demir yolu ve diğer raylı toplu yolcu ulaştırma hizmetlerinde, ilaç imal eden işyerleri hariç olmak üzere, aşı ve serum imal eden müesseselerle, hastane, klinik, sanatoryum, prevantoryum, dispan- ser ve eczane gibi sağlıkla ilgili işyerlerinde, eğitim ve öğretim kurumlarında, çocuk bakım yerlerinde ve huzurevlerinde, mezarlıklarda ve Millî Savunma Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığınca doğrudan işletilen işyerlerinde grev ve lokavt yasaklanmıştır.

Kamu Görevlilerinin Sendikal Hakları ve 4688 Sayılı Yasa

2001 yılında kabul edilen 4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu ile kamu görevlileri sendikalarının faaliyetleri düzenlendi. 4688 sayılı yasa, Anayasa’da yer alan düzenlemelere paralel olarak grevsiz ve toplu sözleşmesiz bir çalışma ilişkileri sistemi öngörmektedir.

Kanun, kamu görevlileri sendikaları kurucusu olabilmek için en az iki yıldan beri kamu görevlisi olarak çalışma zorunluluğu getirmektedir. Sendikalara üye olması yasaklanan kamu görevlilerinin kapsamı çok geniş tutulmuştur. 4688 sayılı Kanun’da, 4 Nisan 2012 tarihli ve 6289 sayılı Kanun’la bazı önemli değişiklikler yapılmıştır. Kanunun adı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanununu iken Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu şeklinde değiştirilmiş ve kamu görevlilerine sınırlı bir toplu sözleşme olanağı tanınmıştır.

Bireysel Çalışma İlişkilerinde Yaşanan Gelişmeler

Bireysel çalışma ilişkilerinde dönem içinde yapılan en önemli değişiklik 2003 yılında 4857 sayılı yeni İş Yasası’nın kabulüdür. Ancak 12 Eylül darbesinden hemen sonra bireysel çalışma ilişkilerinde bazı önemli değişiklikler yaşanmıştır. Bunlardan biri kıdem tazminatı diğeri ise ikramiyelerle ilgilidir. 17.10.1980 tarih ve 2320 sayılı Kanun’la 1475 sayılı İş Yasası’nın 14. maddesinde yapılan deği- şiklik ile kıdem tazminatı tavanı asgari ücretin 7.5 katı ile sınırlandı ve bu hükme aykırı davranan iş- verenler için hapis ve para cezası getirildi. Ardından 11.12.1982 tarih ve 2762 sayılı Kanun ile yapılan bir değişiklik sonucunda kıdem tazminatı tavanının asgari ücretle bağı koparıldı. 6772 sayılı işçilere ilave tediye yapılmasına iliş- kin kanunda 17.4.1981 tarihinde yapılan değişik- lik ile işçilerin toplu iş sözleşmeleri ile en çok dört ikramiye alması hükme bağlandı. 4773 sayılı Yasa, mutlak bir iş güvencesi (işe iade mekanizması) değil “geçerli bir nedene” dayanmayan işten çıkarmalara karşı sınırlı bir gü- vence getiriyordu. Yasaya göre işçinin iş sözleşmesi “geçerli bir neden” olmadan feshedilemeyecekti. Sendikal faaliyet, hak arama, sendika temsilciliği yapmak, ırk, renk, cinsiyet, medeni hâl, din, siyasi görüş vb. geçerli bir neden olarak kabul edilmeyecekti. İşçinin feshe karşı yargıya başvurma hakkı vardı. İşveren işten çıkarma nedenini ispat ile yü- kümlü olacaktı. Yargıç, işten çıkarmayı geçersiz kabul ederse işçinin işe dönmesi işverenin kabul etmesine bağlı olacaktı. İşveren davayı kazanan işçinin işe iadesini kabul etmezse en az 6 ve en çok 12 aylık ücreti tutarında bir tazminat ödeyecekti. Ancak 4773 sayılı İş Güvencesine İlişkin Yasa’nın uygulanmasına fırsat kalmadan yeni iş yasası yapıl- ması gündeme geldi. 4857 sayılı İş Yasası 22 Mayıs 2003’te kabul edildi ve 10 Haziran 2003 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. 1971 yılında yürürlüğe giren 1475 sayılı İş Yasası’nı köklü değişikliklere uğratan 4857 sayılı yeni İş Yasası emeksermaye ilişkilerini derinden etkileyecek yeni kurumlar ve kurallar getirdi. 4857 sayılı Yasa kıdem tazminatı kurumunu iş yasasının sistematiği dışına çıkarmıştır. 1475 sayılı Yasa’nın 14. madde dışındaki tüm hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. 4857’nin geçici 6. maddesi ile kıdem tazminatı için bir fon kurulacağı ve fon  kuruluncaya kadar 1475/14. maddenin geçerli olacağı belirtilmiştir.

Sosyal Tarafların Örgütlenmesı· Ve İlı·şkı·lerı·

1980 sonrasında sendikal haklarda yaşanan sınırlamalara paralel olarak sendikaların toplumsal, iktisadi ve siyasal etkisi zayıflamıştır

Sendikal Gelişmeler

1980 öncesinde var olan 700-800 sendikaya karşılık, 1980 sonrasında sendika sayısı 100’ün altına düşmüştür. 1980 sonrası dönemde Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ), Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ve Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu (HAK-İŞ) olmak üzere üç işçi konfederasyonu varlığını sürdürmüştür. Üç işçi konfederasyonu dönem boyunca Demokrasi Platformu ve Emek Platformu adı verilen ve içinde meslek örgütlerinin de yer aldığı ortak hareket zeminleri oluşturmuşlardır. Ancak bu platformlar kalıcı olamamıştır. Dönem içinde kamu görevlilerinin sendikalaş- ması konusunda da önemli gelişmeler yaşanmıştır. Yasal bir düzenleme olmasa da anayasal bir engel bulunmadığı için kamu çalışanları 1980’lerin so- nunda sendikalaşma çalışmalarına başladılar. İlk olarak 1990 yılında Eğitim-İş Sendikası kuruldu. Aynı yıl Kamu Çalışanları Sendikalaşma Platfor- mu oluşturuldu. Bu platform daha sonra Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonunu (KESK) oluşturdu (1995). 1992 yılında Türkiye Kamu Sen Konfederasyonu ve 1995 yılında ise Memur-Sen kuruldu.

Sendikalaşma

Türkiye’de sendikalaşma oranları konusunda uzun yılar boyunca resmi veriler ile fiili durum arasında büyük bir uçurum yaşandığı bilinmektedir. Bakanlığın Ocak 1984 ile Temmuz 2009 ara- sında yayımladığı işçi sendikaları işkolu istatistik- lerine göre ülkemizde sendikalaşma oranları yüzde 51 ile yüzde 69 arasında değişmektedir. Bakanlığın yayımladığı 2009 Temmuz istatistiklerine göre si- gortalı işçi sayısı 5.4 milyon, sendikalı işçi sayısı 3.2 milyon ve sendikalaşma oranı da yüzde 59.9’dur. Ancak bu sayılar gerçeği yansıtmaktan çok uzaktır. ÇSGB tarafından açıklanan sendika üye sayılarının inandırıcı olmaması, sendikalaşma oranlarının saptanmasında başka yöntemleri gündeme getirmektedir: Bunlardan biri de toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamındaki işçi sayısı ya da toplu iş sözleşmesinden yararlanan işçi sayısıdır. ILO’nun önerdiği yöntem doğrultusunda ücret, maaş ve yevmiye geliri elde eden tüm ücretlileri dikkate aldığımızda, toplu iş sözleşmeleri kapsamında yer alan işçi sayısı 1988 yılında 1.6 milyon dolayında iken giderek azaldığı ve 2010’da 750-800 bin dolayına indiği görülmektedir. Buna bağlı olarak sendikalaşma oranı da yüzde 22 seviyesinden yüzde 6’ya inmektedir. 012 yılında kabul edilen 6356 sayılı Yasa ile birlikte, 2013 yılından itibaren işçi sendikaları üyeliğinde e-devlet kapısı yoluyla e-üyelik sistemine geçildi ve sendika üyeliklerinde sosyal güvenlik kurumunun güncel verileri esas alınmaya başlandı.

İşveren Örgütleri

Türkiye’de gönüllü ve zorunlu üyelik sistemine dayalı çok sayıda işveren örgütü vardır. Bunların üçü zorunlu üyelik sistemine dayalı odalardan oluşan konfederasyonlardır: Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) ve Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu (TESK). Çalışma ilişkileri açısından işçilerin muhatabı olan işveren örgütü ise Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’dur (TİSK). TİSK, sendikalar yasasına göre kurulan ve faaliyet yürüten bir işveren örgütü olarak çalışma ilişkileri alanına yoğunlaşmıştır. Sosyal taraf örgütü olarak pek çok ikili ve üçlü yapıda işve- renleri temsil etmektedir. “Kamu işveren sendikaları” kavramı işçi kesiminin sert eleştirilerine de yol açmıştır. Kamu işveren sendikalarının TİSK’e üye yapılmasının, kamu işletmelerinin de sendikaların karşısına özel sektör işve- renleriyle aynı çatı ve ilkeler altında ortak hareket etmesi ve kamu kaynakları ile TİSK’in lokavt fonu- nun desteklenmesi anlamına geleceğini dile getiren Türk-İş, yıllar boyunca kamu işveren sendikalarının kapatılması talebini ısrarla sürdürmüş ve 17. Genel Kurulunda genel kurul kararı hâline getirmiştir.

Toplu İş Sözleşmelerı·, Ücretler Ve İşçı· Hareketlerı·

24 Ocak kararlarından kısa bir süre sonra toplu iş sözleşmelerinde izlenecek ana politikaları belirlemek amacıyla, hükümet tarafından Toplu Sözleşme Koordinasyon Kurulu oluşturulmuştur. Kurul, Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal imzasıyla özel sektör ve kamu sektöründe toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde izlenmesini istediği ana prensipleri bir genelgeyle saptamıştır. Hükümetin özgür toplu pazarlık düzenine açık bir müdahalesi anlamına gelen bu genelgesinin özel sektör için de geçerli olduğunun vurgulanması, 24 Ocak kararlarının toplu pazarlık düzeni üzerindeki gölgesi olarak nitelenebilir.

YHK Döneminde Toplu İş Sözleşmeleri

Yüksek Hakem Kurulu (YHK) özgür toplu pa- zarlık düzeninin ortadan kaldırıldığı 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasından başlayarak 1984 yılı sonbaharına kadar toplu iş sözleşmelerini bağıtlayan kurum olarak çalışma ilişkilerinde belirleyici yapı oldu. YHK ilk toplantısının ardından bir dizi ilke kararı benimsedi ve bunları yenilediği toplu iş sözleşmelerinde uygulamaya başladı. Bu ilke kararlarının bir çoğu daha önceki toplu iş sözleşmelerinde elde edilmiş hakları büyük ölçüde kısıtladığını ve öngörülen ücret zamlarını yetersiz bulduklarını belirten işçi temsilcileri YHK kararlarına muhalif kaldılar (Türk-İş, 1982; MESS, 2000).

Kamu Kesimi Toplu Pazarlık Süreci

Yasal/kurumsal bir mekanizma olmamasına rağ- men, 1980’li yılların ortalarından başlayarak kamu kesimi toplu iş sözleşmeleri süreci, Türk-İş ile hükümet arasında fiilen ulusal ölçekli bir çerçeve sözleşme olarak yürütülmektedir. Kamu toplu iş söz- leşmeleri süreci özellikle ücret düzeyi açısından belirleyici bir role sahiptir. Bu toplu iş sözleşmelerinde ortaya çıkan ücret düzeyi özel sektör sözleşmeleri üzerinde etkili olmaktadır. Kamu kesimi toplu iş sözleşmelerinin ortaklaşa yürütülmesi ve bunun düzenli bir yapıya kavuşturulması 1989 Bahar Eylemleri (Çelik, 1996) olarak adlandırılan yoğun işçi eylemleri öncesinde gerçekleştirildi. Kamu sözleşmelerinin merkezî koordinas- yonla yürütülmesi hem toplu eylemlerin örgütlenmesi hem de toplu iş sözleşmelerinde alınan yüksek oranlı zamlar açısından son derece etkili olmuştur.

Genel Olarak Toplu Sözleşmeler

12 Eylül 1980 darbesi sonrasında sendikal faaliyetlerin yeniden başladığı 1984 yılından bu yana toplu iş sözleşmeleri kapsamındaki işçi sayısında ciddi bir gerileme yaşanmıştır. Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısının 1980’lerin ortalarından 2010’a ciddi biçimde gerilediği görülmektedir. 1987 yılında 1 milyon 400 bin civarında olan toplu sözleşme kapsamındaki işçi sayısı, 2010’da 780 bin civarına gerilemiştir

Ücretler

Dönem boyunca işçi ücretlerindeki gelişmeleri gösteren düzenli veri serileri elde etmek oldukça zordur. Farklı kuruluşların farklı dönemler için ve farklı yöntemler kullandıkları ücret endeksleri söz konusudur. Üç farklı yönteme ve ölçeğe göre hesaplanan üç ayrı endekse bakıldığında benzer eğilimler ortaya çıkmaktadır. SSK primlerine esas kazanç endeksine baktığımızda 1970 yılında 100 olan gerçek ücret endeksi- nin 1980 yılından başlayarak hızla gerilediğini görüyoruz. Daha yaygın bir ücret dağılımını yansıtan SSK verilerindeki bu düşüşü, 24 Ocak kararlarıyla uygulanmaya başlayan ve ücretler üzerinde baskı oluşturan politikaların ve 1980 askeri darbesinin yarattığı baskıcı iklimin sonucu olarak okumak mümkündür. TİSK ve kamu kesimi endekslerinde biraz daha farklı bir eğilim görmekteyiz. TİSK verilerinde 1980’de düşen ücretler 1981 ve 1982 yıllarında kısmi bir artış göstermekte ancak daha sonra hızla düşmektedir. Ancak her üç endeksin ortak özelliği 1983 ile 1988 arasında yaşanan keskin düşüştür. Bu yıllarda gerçek ücretlerde yüzde 40-50 civarında bir erime yaşanmıştır. Reel ücretlerdeki düşüş eğilimi 1998 ve 2001 krizlerinin de etkisiyle daha sonraki yıllarda da devam etmiştir. 1997 yılında kamu toplu iş sözleşmelerinde aylık zam sistemine geçilmesi ücretlerin düşmesinin bir başka nedeni olarak sayılabilir (Koray ve Çelik, 2007). DPT verilerine göre kamu sektörü işçi ücretleri 1995’te yüzde 17, 1996’da yüzde 25, 1998’de 1,1, 2001 yılında yüzde 11,5 ve 2002 yılında yüzde 9,2 oranında gerilemiştir.

İşçi Hareketleri

12 Eylül askeri darbesi sonrasında tüm grevler yasaklandı ve grev hakkı askıya alındı. 1984 yılından itibaren yeniden uygulanmaya başladı.

  • Grevler

1984 yılında cılız olarak başlayan grevler ilerleyen yıllarda kitlesel hâle geldi. 1984 ile 2009 yılları arasında toplam 820 bin işçi greve katıldı. Bu işçilerin 440 bini kamuda 380 bini özel sektörde çalışmaktaydı. Dönem boyunca yıllık ortalama grevci sayısı 30 bin civarındadır. Ancak grevci işçi sayısının dönem içi dağılımı oldukça istikrarsızdır. Grevci sayısının birkaç bine indiği yıllar olduğu gibi bu sayının 200 bine yaklaştığı yıllar da söz konusudur. Grevlerle ilgili bir diğer önemli gösterge grevde geçen işgünü sayısıdır. Dönem boyunca toplam 25 milyonu aşkın işgünü grevlerde geçmiştir. Yıllık ortalama 970 bin işgünü grevlerde geçerken bu sürenin kamu ve özel sektör arasında dengeli dağıldığı görülmektedir. Dönem boyunca 22 erteleme kararnamesi ile 300 bin işçiyi kapsayan 506 grev ve grev kararı ertelenmiştir. 1990 ve 1991 ile 1995 grev erteleme kararları en çok işçiyi kapsayan kitlesel grev ertelemeleridir. 2000 yılından sonra ise 9 büyük grev “millî güvenlik” ve “genel sağlık” gerekçesiyle ertelenmiştir.

  • Grev Dışı Eylemler

Dönemin grev dışı eylemlerinin en yaygın ve kapsamlısı Bahar Eylemleri olarak adlandırılan eylem dizisi olmuştur. Kamu kesiminde çalışan işçilerin 1989 yılı Mart, Nisan ve Mayıs aylarında yaptıkları ve Bahar Eylemleri olarak bilinen protesto eylemleri, Türk-İş’e bağlı 26 sendikanın oluştur- duğu Koordinasyon Kuruluyla üç kamu işveren sendikası arasında sürdürülen toplu sözleşme görüşmelerinde ilerleme sağlanamaması üzerine yapılmıştır.

4-8 Ocak 1991 tarihlerinde grevdeki yakla- şık 50 bin maden işçisi tarafından gerçekleştirilen Zonguldak-Ankara yürüyüşü, Ankara’ya ulaşmadan engellenmiş olsa da dönemin iz bırakan eylemlerinden biri olmuştur.

Dönem boyunca Türk-İş, 1960-1980 döneminin tersine çok sayıda yürüyüş ve miting ile çeşitli genel eylem ve iş bırakma (genel grev) gerçekleştirmiştir.

990’lı yıllar grevler yanında yaygın grev dışı eylemlerin yaşandığı bir dönem oldu. 1 Mayıs Türk-İş, DİSK ve Hakİş tarafından bir salon toplantısıyla kutlandı. Bu kutlama Türkiye çalışma ilişkileri tarihi açısından bir ilkti. Çünkü Türk-İş 1 Mayıs’ı 12 Eylül öncesinde kutlamıyordu. 1 Mayıs daha sonra mitinglerle kutlanmaya başlandı. 2000’lı yıllarda Taksim’de düzenlenmek istenen kutlamalar önce engellendi. Ancak daha sonra bu kutlamalara izin verildi. 2009 yılında 1 Mayıs Emek ve Dayanışma günü olarak resmi tatil ilan edildi.

Dönem boyunca irili ufaklı yüzlerce işçi eylemi ve direnişi içinde Paşabahçe Cam Fabrikasında 1991 yılında toplu işçi çıkarmaya karşı yapılan direnişin, SEKA’nın kapatılmasına karşı 1997 ve 2005 yıllarında yapılan direnişlerin, Paşabahçe Cam Fabrika- sının kapatılmasına karşı 2002 yılında yapılan dire- nişin, Tekel işçilerinin 2009-2010 kışında Ankara’da gerçekleştirdikleri 78 günlük eylemin altı özel olarak çizilmelidir.