Ünite 5: Çağına Tanıklık Eden Romanlar (12 Mart -12 Eylül Romanları)

Bir Dönemin Yargılanışı ya da 12 Mart/12 Eylül Romanları

1950’li yıllardan itibaren başlayan çok partili hayat ve buna bağlı olarak gelişen özgürlük ortamı, birtakım ideolojik arayışları, yapılanmaları, gruplanmaları da beraberinde getirir. İhtilâl sonrası gerçekleştirilen 1960 anayasasının sağladığı serbestlik ortamının da etkisiyle sağ-sol şeklinde biçimlenen görüş ayrılıkları, başta üniversiteler olmak üzere tüm kamu kurumlarında, sivil toplum örgütlerinde önce düşünsel planda görüş ayrılıklarına, sonra eyleme dönüşen çatışmalara neden olur.

İlk kez Berna Moran’ın ortak bir ad altında topladığı romancılar arasında kendilerine “devrimci”, “solcu”, “68 kuşağı”, “ülkücü”, “sağcı” adını veren ve sayıları bir hayli kabarık olan yazarlar 12 Mart ve 12 Eylül uygulamalarını romanlarına sokarlar.

Romanlarının konusunu 12 Mart dönemi uygulamalarından alan romancıların büyük bir bölümü, 68 kuşağı olarak ünlenen siyasal gurup arasında bulunmuş, eylemlere katılmış ya da bu kuşağın düşüncelerine romantik bir yakınlık duymuş kişilerdir. Yaşamlarını öyküleştirdikleri roman kişileri, çoğunlukla çevreleriyle uyumsuz, yalnızlık çeken, isyankâr, biraz marjinal kişilerdir. Söylemleri, yerleşik düzene karşı çıkan, sınıf çatışmasını ön plana çıkaran kutupluluk üzerinedir. Romantik, realist ya da doğalcı akıma bağlı olsalar da en büyük hedefleri yaşadıkları/tanık oldukları dönemin gerçeklerini yansıtmaktır.

12 Mart romanları, Moran’ın yerinde tespitleriyle, yapı bakımından köy romanlarının kent romanlarına uyarlanması olarak kabul edilebilir. Öncekilerde bilinçlenen köylüler kendilerini sömüren, ekmeklerini ellerinden alan ya da alın terlerinin karşılığını vermeyen mütegallibeye, ağalara ve yerel parti kodamanlarına karşı mücadele ederken; 70’li yıllardan sonra bu mücadele kente taşınır. Bu kez, çatışılan tarafların karşısında kendilerini ezdiğine inandıkları kapitalist güçler, iş çevreleri ve onların destekçileri vardır Ancak bu dönemin romanlarının genel karakteristiği olarak olayların yaşandığı yıllar değil, 12 Mart sonrası yansıtılmıştır. Çünkü vermeye çalıştıkları yaptıkları değil, kendilerine yapılanlardır. Bu yüzden çoğu romanda etken değil edilgendirler. Romanlarda yoğunlukla anlatılanlar, tutukevlerinde, karakollarda, sıkıyönetim mahkemelerinde yaşananlarla, dış dünyadaki yansımaları bir arada ve çoğu zaman karşılaştırma yapılarak verilir.

Bu dönem romanlarının karakteristik öyküsü, asli kişinin uzun bir süre gözetlendikten sonra bir gece ansızın evinin basılması ve gözleri bağlı olarak karakola götürülmesi ile başlar; burada yaşadığı sorgulama, işkence dönemi, kalıcı izler bırakan ruh çöküntüsünün ardından dışarı çıkması ve ikinci yaşamında çoğu kez toplumdan dışlanması ile sona erer.

Toplumu Gerçekçi Bakış ya da 68 Kuşağı

Daha çok 47’liler romanı ile ünlenen Füruzan Tekil (d.1935) uzun öykü hüviyetindeki Güz Mevsimidir (1972) ve Almanya’daki Türk işçileri ile ilgili anılarını romanlaştırdığı Berlin’in Nar Çiçeği (1988) dışında, yazıldığı yıllarda oldukça ilgi gören romanı 47’liler’de (1974) devletin resmî politikalarıyla uzlaşamayan aydınların çeşitli yerlere savrulmasını anlatırken, emperyalizme karşı geliştirilen sol ideolojik söylemler ön plana geçer. Konusunu 1947 doğumlu asli kişi Emine Semra Kozlu’nun yaşam öyküsünden alan roman, onun kişiliğinde 12 Mart döneminin dışarıya yansımayan kapalı dünyasına ayna tutmaktadır. Emine’nin 12 Mart öncesinde öğrenci hareketlerine katılmış olması, tutuklanması ve yaşadığı aşağılanmalar, gördüğü işkenceler; tutukluluk öncesi ve sonrasında ailesiyle ve toplumla yaşadığı kopukluklar, harcanmış bir gençliğin çelişkileri, yanılgılar, başarısızlıkla sonuçlanan devrim hareketi romanın izleksel boyutlarını göstermektedir. Yazar, sosyolojik karakterli bu romanında sadece bir dönemin sosyal ve siyasal olaylarını vermekle kalmamış, aynı zamanda bir kadın olmanın verdiği duyarlıkla Emine’nin kişiliğinden Türkiye’de kadın olmanın sorunlarına ve karşılaşacağı tehlikelere de dikkat çekmiştir. Bir ayrıntı ustası olan Füruzan’ın kahramanlarının yaşadıklarını verebilmek için yaptığı ruhsal ve fiziksel betimlemeler, romanı başarılı kılan hususlardır.

Genç kuşak romancılardan Hasan Öztoprak’ın 12 Eylül sonrası bağlı bulunduğu örgüt ile özgür yaşamak arasında tercih yapmak zorunda kalan kahramanının iç çatışmalarını, örgüt baskısını konu alan Devamı Hayat ile Ayşegül Devecioğlu’nun tipik bir 12 Eylül romanı olan Kuş Diline Öykünen romanları da döneme yaklaşım tarzları bakımından incelenmeye değer. Özellikle Devecioğlu’nun otobiyografik karakterli romanı, dönemin sosyal ve siyasal yapısına da tanıklık etmektedir.

Adını öykü ile duyuran Süheyla Acar, ilk romanı Yağmur’un Yedi Yüzü ile romancılık yeteneğini kanıtlar. Romanın olay örgüsü, eşinden ve oğlundan ayrı olarak Burgazada’da tek başına yaşarken gizemli bir şekilde ölen doktor Yağmur’un başucuna toplanmış, geçmişte yakın ilişki içinde olduğu yedi kişinin ölü ile ilgili anımsamaları çevresinde gelişir. Kişilikleri, yaşam felsefeleri birbirinden tamamen farklı olan bu yedi kişi yedi parçaya bölünmüş bir kişiliği oluştururlar. Roman kişileri anımsamalarıyla ve gizli dünyalarının ortaya çıkmasıyla bir bakıma kendileriyle de yüzleşirler.

Bu romanlara Adalet Ağaoğlu’nun 12 Mart uygulamalarını bir fon olarak kullandığı 1970’li yıllarda sağ-sol kutupluluğuna dayalı Türk toplumunun genel karakteristiğini veren Bir Düğün Gecesi romanını; Vedat Türkali’nin 90’lı yılların sol söylemlere göre biçimlenmiş siyasal ortamında aralarında yaş uçurumu olan ve Türkiye’nin gerçeklerine farklı pencerelerden bakan doktor unvanlı kahramanının yaşadığı sıra dışı aşkları konu alan, yazarının da kurgusunda rol aldığı otobiyografik karakterli Kayıp Romanlar’ını ve yine 70’li yılların romancısı Oktay Verel’in sömüren-sömürülen kutupluluğunda toplumsal olaylara mizahi bir eleştiri getiren Aslan Gibi Eşekler’ini eklemeliyiz.

Milliyetçi/Ülkücü Bakış

Çatışmanın karşı cephesini oluşturan ve kendilerine “ülkücü” adını veren grupların bakış açısından yaşanan sosyal olayları, siyasal çatışlmaları; acılarla, özveriyle dolu bireysel öyküleri geniş bir perspektiften değerlendirip okura sunan romancılar da vardır. Öne çıkan adlardan Tarık Buğra Dünyanın En Pis Sokağı ve Gençliğim Eyvah’da 70’li yılların sağ-sol eksenli siyasal çatışmalarını romana taşırken; Yahya Akengin, otobiyografik karakterli Dönüş Acıları romanında 1970’li yıllarda büyük kente üniversite eğitimi almak için gelen dört taşralı gencin, istemeyerek sürüklendikleri olayları, birer yaprak gibi dökülmelerini ve eğitimlerini tamamlayamadan köylerine dönüşlerini işler.

Bakış açıları aynı olmakla beraber görüşlerini ulusçu söylemlerle destekleyen 70’li 80’li yılların sağ-sol kutupluluğuna dayanan bölünmüşlüğünde “milliyetçi / ülkücü” kesimin sorunlarını, görüşlerini, yaşadıkları acılı yaşamı ve sonrasını dile getiren / romanlaştıran yazarlar arasında Emine Işınsu, Sevinç Çokum, Mustafa Miyasoğlu gibi adlar da bulunmaktadır.

Roman yazmaya 1966’da Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın açtığı yarışma ile başlayan Emine Işınsu Öksüz, son romanı Bukağı’ya kadar yazdığı tüm romanlarında Türk toplumunun son kırk yıl içinde geçirdiği sarsıntıları, yaşadığı buhranları, kitlesel dalgalanmaları, sağ-sol şeklinde biçimlenen kutuplaşmaları, iyice hazmedilmemiş reçetelerle ve siyasal doktrinlerle kendilerine bir yer tutmaya çalışan ve yaşamlarını bunlarla yönlendiren dönemin gençliğini ve sorunlarını, kuşak çatışmasını, inanç buhranını ve bu buhrandan gönül yüceliğine ulaşmanın yollarını bir öğretmen yüreğiyle, bir anne duyarlığıyla, içten ve yalın anlatımıyla öyküleştirdi.

Sevinç Çokum, sosyal içerikli romanlarında Türk toplumunun yetmişli yıllardan başlayarak geçirdiği hızlı değişmeleri, birtakım dalgalanmaları, 1980 sonrasının yeni değerlerine uyum sağlamakta güçlük çeken insanların çeşitli ruhsal durumlarını, yalnızlık ve yabancılaşmayı işler. Tarihsel romanlarında ise dış Türklerin kimliklerini ve kültürlerini korumak için yaptıkları mücadeleleri onların renkli dünyalarını insancıl ve ulusçu bakış açısından dile getirir.

Bu adlar dışında Alev Alatlı’nın ‘hepimizin içinde baskıcı, despot bir kişilik yatar; aileden başlayarak aldığımız tek yanlı ve boyun eğmeye, tartışmasız itaat etmeye güdüleyen eğitim anlayışı zamanla farkına varmaksızın bizleri de işkenceci yapıverir’ temel düşüncesinden yola çıkarak 12 Mart, 12 Eylül öncesi siyasal olayları eleştiren işkenceci romanını; Mehmet Niyazi Özdemir’in çatışmaların arka planındaki kimlik sorununa dikkat çektiği Var Olma Kavgası’nı ve Rusya’dan kaçan ana ile oğulun ölümle sonuçlanan serüvenlerini işlediği Ölüm Daha Güzeldi romanlarını ve Hasan Kayıhan’ın Türkiye’deki üretim ilişkilerinin ve siyasal yapının çarpıklığını ele aldığı Beyler Aman, Nihat Genç’in Dar Alanda Tufan, Dün Korkusu, Konuştuğumuz Gibi Uzaklara, Bu Çağın Soylusu romanlarının da burada anılması gerekir.

Sonuç olarak 12 Mart 12 Eylül romanları adını verdiğimiz 70’li ve 80’li yılların büyük ölçüde bir dünya görüşüne angaje olmuş, daha çok kutuplaşmalara dayalı anıromanları, bir döneme ışık tutmaları bakımından edebî niteliklerinden çok sosyolojik değerleriyle belleklerde yer edindiler.