Ünite 2: Çağdaş Suç Kuramları

Yeni Sağ Gerçekçilik Yaklaşımı

Yeni Sağ Gerçekçilik yaklaşımı kuramsal düzeyde Sosyal Kontrol kuramından ilham alarak; sosyolojik olarak ise 1980’lerde İngiltere’de Margaret Thatcher ve Amerika’da Ronald Reagan’ın iktidarlarının neoliberal politik, ekonomik ve kültürel ikliminden beslenerek ortaya çıkmıştır. Yeni Sağ Gerçekçilik, temelde refah devletinin sosyal güvenlik açısından bireylere sunduğu sosyal yardımlar ve buna bağlı olarak bireysel sorumluluk anlayışının azalmasının, aile ve devlet kurumlarının bireyler üzerindeki kontrollerinin azalarak hoşgörülü ve özgürlükçü bir ortamın suçun ve sapkınlığın temel nedenleri olduğunu öne sürmektedir. Yeni Sağ Gerçekçiler, sosyal devlete yönelik sahip oldukları sert eleştirel duruş nedeniyle, özellikle sosyal refah devlet anlayışının yürüttüğü yardım hizmetlerinin, yoksullukla mücadele politikalarının ve eğitim reformlarındaki demokratik yayılmanın, suçu azaltmaktan ziyade suçun büyük oranlarda artmasına zemin hazırladığını iddia ederler. Sosyal devletin ihtiyaç sahibi bireylere ve ailelere yönelik sosyal yardımları ve hizmetlerinin asalak gibi yaşayan bağımlı, suça meyilli ve sorumluluğu zayıf bireyler yetişmesine neden olduğu fikrini ateşli bir şekilde savunmaktadırlar. İlginç bir şekilde, bu yaklaşım suçun toplumsal yapılar veya ilişkilerden türeyen sosyolojik bir arka planı olduğu fikrini reddederek, suçu yoksulluğa ve sınıf temelli toplumsal eşitsizliklere bağlayan yaklaşımlara şiddetle itiraz eder. Yeni Sağ Gerçekçilik yaklaşımı için suç; yıkıcı, hukuksuz davranışları seçen, öz denetimden ve etik değerlerden yoksun bireylerin bir sorunudur. Suç ve sapkınlık, çekirdek ailenin ve dini cemaatlerin veya devlet kurumlarının disiplinci bir şekilde bireyi kontrol etme eğilimlerinin ve kabiliyetlerinin zayıflamasıyla ortaya çıkmakta ve artmaktadır.

En belirgin şekilde James Wilson ve Ernst van den Haag’ın çalışmalarında temsil edilen Yeni Sağ Gerçekçilik yaklaşımı, ilk olarak bugüne kadar ortaya çıkmış tüm suç kuramlarının suça yönelik sosyolojik açıklamalarının anlamsızlığını vurgulayarak, suçun insan doğasıyla ilgili bir olgu olduğunda ısrar eder. İnsana yönelik karamsar bir bakış açısına sahip olan bu yaklaşıma göre, insan kötücül bir varlıktır ve eğer yeterince denetlenmez ve kontrol edilmezse herkes her an suç işleyebilir. Dolayısıyla, suç ve sapkınlığın arka planında var olan toplumsal eşitsizliklerle ya da toplumsal yapılarla ilgili sosyolojik açıklamalarının hiç bir kıymeti yoktur. Suç, bu yaklaşıma göre temelden birey ve onun kontrol edilip edilmemesiyle ilgili bir durumdur. İnsanın doğasında kötücül bir karakter bulunduğu ve fırsat verildiğinde herkesin suç işleyebileceği yargısına sahip olduğundan dolayı bu yaklaşım suç sorununun tamamen ortadan kalkabileceği fikrine sahip olmasa da etkin bir cezalandırma, denetleme, disiplin ve gözetim teknikleriyle suçun azaltılabileceğini öne sürmektedir. Başka bir şekilde söyleyecek olursak, aile, okul, dini kurumlar vb. farklı toplumsal kurumların bireyde çok güçlü bir öz-denetim ya da öz-kontrol mekanizması geliştirmesi, toplumsal değerlerin belli formlarının öğretilmesi ve yaygınlaştırılması ve zorlayıcı düzeneklerin sürekli olarak dinamik tutulması bireyi suça yönelmekten alıkoyabilecek temel parametrelerdir.

Yeni Sağ Gerçekçiler suç sorunuyla mücadelede sorumluluk dengesini devlet müdahalesinden, devletvatandaş ortaklığına taşıma arayışındadır. Devlet, suçla mücadelede “sorumlu vatandaşlardan” daha ön planda olmak zorunda değildir, devletin suçla mücadele etmek gibi asli bir görevi yoktur. Sorumlu vatandaşlar suçun önlenmesinde en aktif özneler olacaktır.

İnsan doğasının kötücül olduğuna ilişkin ulaştıkları kanaat onları, suçu önleme konusunda disiplin, denetleme, cezalandırma ve gözetim teknikleri konusunda acımasız ve katı tedbirler alınması gerektiği fikrine yaklaştırmıştır. Bu yönüyle Yeni Sağ Gerçekçi yaklaşım, caydırıcı sert uygulamaları fanatik bir şekilde savunmaktadır. Yeni sağ politikaların egemen olduğu yıllarda Amerika’da ve İngiltere’de muhafazakâr hükümetler zamanında, sıfır tolerans politikaları uygulanmış, polisin yetkileri arttırılmış, ceza adaleti sistemi genişletilmiş ve suça karşı en etkili caydırıcı unsur olarak uzun süreli ve sert hapis cezaları ve uygulamaları gündeme gelmiştir. Bu yaklaşıma göre, eğer insanlar çıkarcı ve bencil doğaları yüzünden suç işlemeye heveslilerse, o zaman iki temel strateji gerekliydi. Birincisi, onları suç işlemeye katılmaları hâlinde alacakları riskleri arttırmak yoluyla caydırmaktır; böylece failler suç işlemenin bedelini ağır bir şekilde ödeyecektir. İkincisi ise, suç işleme fırsatlarını ortadan kaldırmak ve/veya azaltmaktır. Bu nedenle, sabıkalıları ve tehlikeli bireyleri tecrit etmek ve hareketsizleştirmek adına rahatsız edici ve zorlayıcı bir hapishane rejimi dâhilinde daha uzun süreli gözetim altına alma hükümleri biçiminde ciddi cezalandırmalara gitmek gerekiyordu. Ayrıca polisin yetkileri de artırılmalıydı.

Ancak Amerika gibi ülkelerde sert cezai önlemler ve uzun mahkûmiyet cezaları, cezaevlerindeki mahkûm sayılarını dramatik bir şekilde arttırmıştır. Giddens ve Sutton’un tespitlerine göre, Amerika’da 1990 yılında 774.000 olan cezaevi nüfusu iki katından fazla artarak 2008 yılında 1.6 milyondan daha fazla kişiye yükselmiştir. Anlaşılacağı üzere, sıfır tolerans politikaları suçun önlenmesi noktasında etkili olmak bir tarafa tam tersi bir süreç üretmiştir.

Yeni Sol Gerçekçilik Yaklaşımı

Yeni Sol Gerçekçilik kuramı; hem Marksizmin gündelik suçlar konusunda her şeyi ekonomi ve sınıf ilişkileriyle açıklayan ve her şeyin çözümünü devrime erteleyen indirgemeci bakış açısına ve hem de yeni sağ ideolojinin hukuk ve düzen konusundaki toleranssız ve suçla mücadelede devleti küçülterek vatandaşları sorumlulaştıran ideolojik egemenliğine itiraz geliştirerek ortaya çıkmıştır. Ayrıca, Yeni Sağ Gerçekçi yaklaşımın önerdiği toleranssız ve aşırı güvenlikçi uygulamaların aksine, Yeni Sol Gerçekçi yaklaşıma göre daha hümanist, esnek, toleranslı yeni rehabilitasyon stratejilerine geçiş yapmak ve suçluları topluma yeniden kazandırmak suçların işlenmesini engelleyecektir. Suçun her toplumsal sınıfta görülebileceğini öne süren bu kurama göre, önleyici tüm polisiye tedbirlere ve güvenlik önlemlerine rağmen, her sınıftan insanın dışlanması suçu artıran faktörlerin başında gelmektedir. Dahası katı, ödünsüz ve sert cezai önlemler de suçu azaltan bir etkiye yol açmak yerine daha fazla tepkiye ve suça yol açmaktadır. Dolayısıyla, bu yaklaşım öncelikle demokratik bir reforma inanmaktadır. Yine aynı şekilde, vatandaşların gerçek ekonomik, siyasi ve toplumsal adaletsizliklerle ilgili sorunlarına dokunmadan suçun azaltılmasının imkânsızlığından söz etmektedir. Cezaevlerine kapatılma ve hapsedilme gibi cezalandırma tekniklerine alternatif olarak daha insani yöntemlerle öncelikle bireyi topluma kazandırmayı hedeflemektedir.

Onlar özellikle, yalnızca suçu işleyenlerle değil, mağdurlarla da ilgilenmiştir. Yaptıkları araştırmalarda, suçun özellikle kent içi yoksullaşmış alanlarda ciddi bir sorun olduğunu tespit etmişlerdir. Yeni Sol Gerçekçiler, suç ve mağduriyet oranlarının, marjinalleşmiş semtlerde yoğunlaştığına ve toplumdaki yoksul toplumsal grupların, zenginlere göre suçun mağduru hâline gelmede daha büyük bir risk altında olduklarına işaret etmişlerdir. Yeni Sol Gerçekçilik, Merton’un yapısal gerilim kuramından da etkilenerek suçun kent içindeki dışlanmış bölgelerde geliştiği üzerinde durmuştur. Ancak suçlu altkültürler, doğrudan yoksulluk koşullarından değil, politik marjinalleşmeden ve insanların herkesin hakkı olan şeylerden yoksun olma deneyimi olan göreli yoksunluktan kaynaklanmaktadır. Örneğin, suça itilmiş gençlik grupları “saygın toplumun” uçlarında bulunmakta ve kendilerini toplumdan ayrıştırmaktadır. Siyah gençlerin gerçekleştirdiği suçların oranlarının son yıllarda yükselmesi, ırksal bütünleşme politikalarının başarısız olmasına bağlanmaktadır. Nitekim, Yeni Sol Gerçekçiler, suçun göreli yoksunluk ve marjinalleşmeden kaynakladığını savunarak; suçun ağırlıklı olarak kendilerini toplumun kenarında bulanlar, kendi durumlarının diğerlerinden kötü olduğunu düşünenler ve durumlarının köklü bir şekilde haksızlık olduğunu hissedenler tarafından işlenmekte olduğunu öne sürerler. Daha önemlisi, bu tür duygular daha sık ve güçlü olarak işçi sınıfı ve siyahlar tarafından hissedilmesi muhtemelse de, sadece bu gruplara has bir şey değildir. Kendisini bir şeyden mahrum bırakılmış hissetme duygusu olarak tarif edebileceğimiz göreli yoksunluk ve dışlanma duygusu toplumsal sınıfların tamamında hatta duruma göre ekonomik açıdan durumu iyi olanlarda bile hissedilebilir. Bu durumun temel nedeni, adaletsiz ve eşitsiz işleyen bir toplumsal sistem, aşırı bireycilik ve rekabetçilik ve “önce ben” kültürünü inşa eden bir siyasi, ekonomik ve kültürel iklimdir.

Yeni Sol Gerçekçilik yaklaşımı suçluluğu oluşturan makro (devlet/adalet sistemi ve toplum) ve mikro (suçlu ve mağdur) faktörlerin tamamını birlikte analiz etmenin önemine işaret eder. Bu yaklaşımın, “suç karesi” olarak adlandırdığı ve suçun; kurban(mağdur), saldırgan (suçlu), devlet ve toplum faktörlerinin tamamının suçu açıklamak için önemli faktörler olduğuna işaret etmektedir. Bu perspektif suçun mikro düzey analizi ile makro düzey analizini bir araya getirme ve eklemleme girişimidir (Schwartz ve DeKeseredy, 1991). Yeni Sol Gerçekçi yaklaşıma göre suç, bu birbiriyle ilişkili dört faktörün etkileşiminin sonucu olarak açığa çıkmaktadır.

Yeni Sol Gerçekçilik yaklaşımının suçun azaltılması ve önlenmesine yönelik önerileri oldukça zengin bir perspektifle sosyolojik, ekonomik, kültürel ve yapısal birçok boyutu içermektedir. Onlara göre, suç sorunuyla uğraşmak, çok boyutlu stratejileri gerektirmektedir. Makro seviyede, toplumsal adaletle ilgilenmek esastır. Bu yaklaşım, ekonomik ve eğitime dair politikalarında köklü çözüm üretmek yoluyla maddi ödülleri, istihdam olanaklarını, konut ve topluma dönük hizmetlerin geliştirilmesini talep etmektedir. Orta seviyede, hapishane nüfusunu azaltacak, uygun olduğunda hapsetmenin yerine geçecek, gözetim altında olmayan alternatiflere sahip daha çağdaş cezai politikalara ihtiyaç duyulduğunu iddia etmektedir. İçinde çalıştıkları topluluklara karşı hassas olan, daha demokratik bir denetime tabi olan ve sorumlu polis güçleri de gerekmektedir. Bu durum, polislerin müdahale yöntemlerini ve kamu kesimleriyle olan etkileşim tarzlarını tekrar düşünmelerini ve düzeltmelerini zorunlu kılmaktadır. Bu tür değişimler, halkın güveninin ve işbirliğinin daha da güçlenmesini sağlayacak ve suçun hem önlenme hem de aydınlatılma şansını arttıracaktır.

Postmodernist Kriminoloji Yaklaşımı

Klasik modernist kriminoloji teorileri şiddet ve suç meselesiyle ilgili olarak suçun arkasındaki “gerçeklerle” ilgilenir, postmodernist kriminoloji ise, gerçekleri aydınlatma amacıyla suç ve şiddet genelleştirici açıklama yapan teorilere meydan okur. Her tür gerçek iddiasının totaliter bir tutum olduğunu ve gerçeğin, parçalı, uçucu, geçici olduğunu, insan deneyimlerinin tutarsız olduğunu kabul ederek işe başlamamız gerektiğini öne sürmektedir. Şiddet ve suç formlarının hiç bir zaman gerçek bir biçimde anlaşılamayacağı fikrindedir.

Postmodernizm bilgi iddiası ve gerçekler hakkında radikal bir şüphecilik ve nihilizm olarak adlandırılabilir. Gerçekler üzerinde genel geçer iddialar öne sürmenin imkânsızlığından söz eden postmodernler, herhangi bir olgu hakkında gerçekliğin bilinemeyecek kadar karmaşık, çelişkili ve anlaşılması zor bir durum olduğuna işaret ederler. Belli bir olgu hakkında bir gerçeklik iddiasında bulunmanın bir tür tiranlık veya otoriterlik yaratacağından şüpheleri yoktur. Çünkü postmodernlere göre, her şey başka diğer her şeyle radikal olarak ilgili, karmaşık ve iç içe geçtiği için herhangi bir şeyin gerçekliği hakkında bir fikre sahip olma imkânı yoktur. Bu bağlamda, postmodern kriminologlar suçun önlenmesi ya da engellenmesi açısından herhangi bir politika önermenin anlamsız olduğuna inanır. Onlar, suçların nedenlerini açıklayabilecek genel geçer kuramlara itiraz getirir. Suçun kontrolü ve engellenmesine yönelik olarak postmodern yaklaşımın şüpheci ve nihilist olmak dışında herhangi bir argümanı bulunmamaktadır.

Yaklaşıma göre suç, farklı bir suç nedenselliği inşa eden söylemler üzerinden oluşturulan toplumsal kimliklerin bir yaratımı olarak anlaşılır. Suç, basitçe herkesin üretimine katkıda bulunduğu bir sonuçtur sadece birey ve çevresinin değil. İnsan özneleri ve onun en geniş toplumsallığı içinde bulunulan suç romanları, suç haberleri, suç kitapları, suç filmleri, suça ilişkin önlemler, adalet sisteminin özneleri, suç avukatları, suç teorisyenleri ve ilişkili aktör ve nesnelerin tamamı, suçun sosyal ve kültürel üretimine katkıda bulunmaktadır.

Postmodernizm suç ve kötülüğün tümüyle söylemsel olarak inşa edilen bir şey olduğunu ancak sonuçları açısından bir “gerçekliği” olmadığını öne sürer. Yasalar hali hazırda iktidarın toplumsal ilişkilerine meşruiyet sağlar dolayısıyla suç da evrensel değildir, belli bir tarihsellik ve görelilik taşır. Sayısız mağdur ve mağduriyet durumları vardır ancak mağdur belli bir tarihsel konjonktürde spesifik olarak iktidar ilişkilerinin göreli bir inşa sürecinde “oluşturulur”. Dolayısıyla, suç, mağduriyet vb. tüm olgular, ancak iktidar ilişkilerinin söylemsel olarak tanımladığı ve her farklı tarihsel momentte rastlantısal olarak farklı anlamlara sahip durumlardır ve tek bir gerçekliğe karşılık gelmezler.

Yasaların sadece suçu tanımlamadığını, aynı zamanda suçu üreten ya da yaratan mekanizmalar olduğunu iddia eden bu yaklaşım, yasaların iktidar ilişkileri üzerinden bazılarının kötülüklerini gizlemeye yaradığını ve bazılarının üzerinde iktidar uygulamak için suçun yasalar tarafından inşa edildiğini öne sürerler.

Barışçı (uzlaşmacı) Kriminoloji Yaklaşımı

Barışçı kriminologlara göre eğer bireyler kolektif çıkarlardan ziyade tümüyle kendi bireysel çıkarları için motive olursa, suç ortaya çıkar. Onlar, suç meselesini toplumsal bir problem olarak değil de, uzlaşma ve barışı nasıl inşa edebileceğimize dair problemin bir parçası hâline getirmemiz gerektiğine inanırlar. Bu yaklaşım için suç; bir toplum vatandaşlar arasındaki kişilerarası bütünlük ve uyumu bozan ilişkileri besleyip cesaretlendirdiğinde ve insanlar birlerinin sorunlarına ilgisiz ve kayıtsız hâle geldiği koşullarda ortaya çıkar. Bu yaklaşımda yeniden öne çıkan şey, en az saldırgan ve suçlular kadar toplumun kendisine ve vatandaşların sosyal ilişki biçimleri ve sorumluluklarına yeniden dikkat çekilmesidir. Nitekim, bu yaklaşım açısından, bir toplumun üyeleri birbirlerinin ihtiyaçlarını gözetme noktasında ne kadar etkileşim, müzakere ve dayanışma içine girerse, insanlar birbirlerine karşı daha büyük ölçüde bir merhamet, tolerans ve sevgi üretecektir. Kişilerarası ilişkilerin dayanak noktası olan bu dayanışma duyguları, şiddet ve suçların önünü almanın en önemli adımlarından birisi olacaktır.

Bu yaklaşım, suç probleminin çözülmesi için bireysel, yapısal ve kültürel dönüşümlerin yaşanması gerektiği düşüncesindedir. Suçlar da, tıpkı savaş, ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi insanlığa acı veren birçok şiddet biçiminden biridir. Barış kriminolojisi yaklaşımı hümanizm, doğu mistisizmi, feminizm gibi yaklaşımlardan etkilenmiştir. İnsanlığın barış ve adalete yol alacağı konusunda iyimser olan bu yaklaşım, insani dönüşümün ancak sosyal, ekonomik ve siyasal yapıların dönüşümü ile mümkün olduğunun altını çizmektedir.

Richard Quinney’in barışçı kriminoloji yaklaşımı yapısal ve kurumsal dönüşümün öncelikle bireylerin dönüşümüyle mümkün olduğunu savunur. Richard Quinney, Amerika Birleşik Devletlerinin son yıllarda suç yasalarında sıfır tolerans yönünde yaptığı değişikliklere ve artan cezalandırma pratiklerine rağmen suç konusunda tüm dünya ülkelerini geçen rakamlara sahip olduğunu tespit etmiştir. Bu örneklerden yola çıkan barışçı yaklaşım, dünyanın tüm ülkelerinde adalet sisteminin bu hâliyle başarısızlığa uğrayacağını çünkü ortadan kaldırmaya çalıştığı şiddet sistematiğini yeniden ürettiğini iddia etmektedir. Adalet sistemi içinde baskıcı önlemleri reddederek, meditasyon, uzlaşma, alternatif çatışma çözümleri ve cezalandırıcı olmayan bir adalet anlayışı ile daha insani ve kolektif vicdana dayalı stratejilerin benimsenmesinin günümüz toplumunun daha barışçıl ve güven ilişkilerine dayalı bir toplum hâline gelebileceğini öne sürmektedir.

Yeşil (ekolojik) Kriminoloji Yaklaşımı: Çevresel Adaletsizlik ve Sorumluluktan Kaçma

Yeşil kriminoloji yaklaşımı, suç bilimi dâhil tüm disiplinlerin tüm araştırmalarında eko-sistemi bir referans çerçevesi olarak almasının ve tüm toplumsal sistemin buna göre yeniden inşa edilmesinin hayati bir mesele olduğu anlayışına dayanır. Yeşil kriminoloji, geleneksel kriminoloji kuramlarının perspektifinin genişletilmesi gerektiğini ve acilen uygulamaya geçirilmesinin önemini vurgular. Bu kapsamda Yeşil kriminoloji, insan-doğa arasındaki ilişkiyi konu alan ekolojik adalet üzerine sosyopolitik söylemleri ve uygulamaları, endüstriyel faaliyetlerin bazılarının çevrede yarattığı geri dönülemez tahribatların ve felaketlerin önlenmesine yönelik çevre yasalarının üzerine bina edildiği çevresel adalet ve diğer canlıların da korunmasını içeren canlılara yönelik adalet konularını içeren yeni bir yaklaşımdır.

Küreselleşme ve Suçun Değişen Yüzleri

21.yüzyılın başlangıcında küreselleşme dinamikleriyle iç içe geçen suç faaliyetleri, muhtemelen daha önce hiç olmadığı kadar toplumsal farkındalığın ve siyasi tartışmaların merkezinde bulunmaktadır. Küreselleşme yoluyla hızla yaygınlaşan medya araçları, düzenli olarak yükselen suça, savunmasız kurbanlar ve bir dizi imkânlar sunmaktadır. Bu yönüyle, küreselleşme dinamiklerinin etkisiyle suç olgusu, tıpkı diğer toplumsal olgular gibi, çeşitlenmekte, çok katmanlı hâle gelmekte ve karmaşık bir görünüme kavuşmaktadır.

Küreselleşmiş Suç Örgütü Şebekeleri

Manuel Castells, Binyılın Sonu adlı kitabında son 20 yılda örgütlü suç faaliyetlerinin, ekonomik küreselleşmenin ve yeni iletişim teknolojilerinin yarattığı fırsatlardan yararlanarak, artan oranda uluslararası bir boyut kazandığını ileri sürmektedir. Küreselleşmenin artan bilişim ağları ve kolaylaşan ulaşım teknolojileri imkânları üzerinden ve farklı ülkelerin yasal boşluklarından yararlanan her ülkeden uluslararası suç şebekeleri silah ticareti, nükleer materyal ticareti, organ ticareti, insan kaçakçılığı, kadın ve çocuk ticareti, para aklama vb. faaliyetleri yerel ve küresel ağlar aracılığıyla yaygın bir şekilde sürdürebilmektedir. Bu açıdan, Castells, yeni bilgi teknolojilerinin de yardımıyla kurulan bu suç şebekelerinin, yeni küresel ekonominin önemli bir özelliği hâline geldiğinin altını çizmektedir. İnternet ağları sayesinde küresel düzeyde işbirliği içinde davranmaları kolaylaşan suç şebekelerinin birbirleriyle küresel düzeyde stratejik ortaklıklar kurduğuna işaret eden Castells, bu durumun özellikle uyuşturucu ticareti yapan örgütler için geçerli olduğunu ama bunun yanı sıra uluslararası silah kaçakçılığı, insan kaçakçılığı, nükleer materyalin satışı ve kara para aklama gibi suç şebekelerinin de küresel ağlar üzerinden mevcut ulus-devletlerin yasal sınırlamalarından kaçarak sürdürülebilir örgütsel şebekelere dönüşmekte olduğunu tespit etmektedir.

Geleceğin Suç Makinesi Bilgisayarlar: Siber Suçlar

Zamanla gelişen bilişim teknolojileri, küreselleşme ve elektronik ağlar, suç için verimli yeni bir faaliyet sahası oluşturmuştur. Böylece suç mekânı ve failleri de değişmiştir. Araştırmalar, bu tip siber suçların takibinin ve kontrolünün yarattığı bazı zorlukların üstesinden gelmenin bazen imkânsız olduğunun altını çizmektedir. Dolayısıyla, siber suçlar gündemimize girdiği andan itibaren yalnızca farklı suç türleriyle değil bu suçların önlenmesiyle ilgili de radikal bir çeşitlilik ve değişimle yüz yüze kalmış durumdayız. Bir ülkede işlenen suçun mağdurları başka ülkelerde olduğunda bu suçun takibi ve yaptırımı gibi çok boyutlu sorunlar açığa çıkmaktadır. Suç faaliyetlerinin bir mekânı olmadığından, soruşturulacak eylemin hangi ülkenin ve hangi birimin yetki alanına girdiği meselesi uluslararası küresel düzeyde mücadele için işbirliklerini gerekli ve zorunlu kılmaktadır.

Günümüzde Suçun Görünmeyen Yüzleri: Beyaz Yakalı Suçlar

Edwin Sutherland tarafından beyaz yaka suçu olarak adlandırılan suçlar, vergi sahtekarlığı, yasa dışı satış uygulamaları, hisse senedi ve gayri menkul sahtekarlıkları, zimmetine para geçirme, tehlikeli ürünlerin üretilmesi ya da satılması, doğrudan hırsızlık, banka hortumlama gibi pek çok faaliyeti kapsamaktadır. Kurumsal ve beyaz yaka suçları, ekonomik açıdan sokak suçlarından çok daha büyük bir tehlike arz etmektedir. Örneğin yankesicilik ve hırsızlığın Amerika’ya maliyeti yılda 3,8 milyar dolar civarındadır. Kurumsal dolandırıcılık, rüşvet, zimmet,sigorta dolandırıcılığı ve menkul dolandırıcılık gibi kurumsal ve beyaz yaka suçlarının Amerika’ya yıllık maliyeti ise 500 milyar doları aşmaktadır. Örneğin, çevreyi kirleten uluslararası şirketler ya da uluslararası silah satıcıları değil de fahişeler ve sokak köşelerindeki işsizler sapkın damgasını taşır ve tehlike olarak görülür. Edwin Sutherland, beyaz yakalı suçu, yüksek statüdeki kişilerin mesleklerini icra ederken giriştikleri suçlar olarak tanımlıyordu. Beyaz yakalı suçlar, şiddet içermez ve polislerin silahlı müdahalesini gerektirmez. Beyaz yakalı suçlular kendilerini ve başkalarını zenginleştirmek için daha çok güçlü pozisyonlarını kullanırlar. Bu sebeple sosyologlar, hükümet bürolarında ve şirket yönetim kurullarında işlenen beyaz yakalı suçlar için “sokak suçları” teriminin tersine “süit suçları” deyimini kullanırlar. En yaygın beyaz yakalı suçlar; banka dolandırıcılığı, işyeri sahtekârlığı, rüşvet ve anti-tröst ihlalidir.