Ünite 6: Büyülü Gerçekçilik

Giriş

Büyülü gerçekçilik, akıl sınırlarını zorlayan, mantık dışı öğeleri, sihirli şeyleri içinde barındıran ve bunları düşülkesel (Fr. utopique) ya da karşı-düşülkesel (Fr. dystopique) bir kurgu düzleminde ortaya koyan bir akımdır. Postmodern edebiyatın içinde bir yönelim ve bazı durumlarda bir teknik olarak da karşımıza çıkan büyülü gerçekçilik, kendine özgü nitelikleri ve bu nitelikler çevresinde üretilen sanat yapıtlarının doğası dikkate alınarak birçok eleştirmen tarafından özgün bir sanat akımı olarak değerlendirilir.

Büyülü gerçekçilikte (magic realism) “magic” terimi yaşamın gizemlerini ifade ederken, büyüleyici (magical) ve olağanüstü (marvellous) gerçekçilik sıra dışı olayları, özellikle ruhsal ve mantık ötesi olayları anlatır. Büyülü (büyüleyici) gerçekçi yapıtlar büyülü olaylar ya da nesneler, hayaletler, birden ortadan kaybolmalar, mucizeler, sıra dışı masallar ve ilginç atmosferler içermektedir. Bunlar, herhangi bir sihirbazlık gösterisindeki olaylardan farklıdır. Bu tür sihirlerde yanılsama doğaüstü bir şey olmuş gibi gösterilir, oysa büyülü gerçekçilikte sıra dışı bir şey gerçekleşir.

Akım 1985’li yıllara kadar Türkçe’de büyülü gerçekçilik ya da olağanüstü gerçekçilik olarak çevrilebilecek iki farklı kavramla birlikte anılmış ancak 80’li yıllardan sonra büyülü gerçekçilik kavramı akımın genel adı olarak benimsenmiştir.

Terim olarak ilk defa Alman sanat eleştirmeni Franz Roh tarafından değiştirilmiş gerçekliği gösteren bir tabloyu tanımlamak için kullanılan büyülü gerçekçilik; Massimo Bontempelli, Ernst Jünger ve Gilbert Keith Chesterton gibi yazar ve eleştirmenler aracılığıyla Almanya, İtalya, İngiltere gibi Avrupa ülkelerinde; Jorge Luis Borges, Julio Cortazar, Miguel Angel Asturias, Alejo Carpentier Carlos Fuentes ve Gabriel Garda Marquez ile de Yeni Dünya olarak anılan Latin Amerika ve Karayipler gibi iki anakara ve üç bölgede ortaya çıkmış ve buralardan dünyanın öteki bölgelerine yayılarak sanat ve edebiyat dünyasını etkilemiştir. Özellikle dünyada İngilizce konuşan ülkelerin edebiyatı ve eleştiri çevresinde son dönemde öne çıkan postmodernizm, sömürgecilik-sonrası, çok kültürlülük kavramları sorunsallaştıran kültürel çalışmalar bölümünde çok sayıda araştırma yapılmaktadır. Bu çalışmalar, küreselleşen dünyada Batılılaşmanın etkisinde gelişen bir dünya edebiyatı olgusunu tartışmaya açmaktadır. Büyülü gerçekçilik akımı 1960’lı yıllardan itibaren özellikle Latin Amerika ülkelerinde büyük gelişme göstermiş ve 1980’li yıllardan sonra da Afrika’dan Asya’ya ve Avustralya’ya kadar yayılmıştır.

Resimde Büyülü Gerçekçilik ve Büyülü Gerçekçiliğin Hazırlayıcıları

Dışavurumculuk, kübizm gibi önde gelen akımlara bir tepki olarak ortaya çıkan büyülü gerçekçiliğin hangi ülkede ne zaman başladığını belirlemek kolay değildir.

Ancak büyülü gerçekçiliğin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalı sanatçıların başlattığı bir yirminci yüzyıl hareketi olduğu söylenebilir. Edebi bir akım olarak hem biçimsel hem de tarihsel bir kategori olan büyülü gerçekçiliği, bütün olarak karmaşık bir süreci kapsayan üç dönüm noktasına ayırmak mümkündür.

İlk dönem 1920’lerde Almanya’da başlamıştır. İlk dönem 1920’lerde Almanya’da başlamıştır. Amaryll Chanady, Seymour Menton, Lois Parkinson Zamora ve Wendy Faris, Weimar Cumhuriyeti sırasında, Alman sanat eleştirmeni Franz Roh’un dışavurumculuk-sonrası resmin yeni bir biçimini anlatmak için bu terimi kullandığı konusunda aynı düşüncededir. Roh’a göre büyülü gerçekçi resmin en önemli niteliği, somut nesnenin gizemi gerçekçi bir biçimde resimlendirilerek yakalanmasıdır. Bu biçimde Roh sanatçının, Sigmund Freud ve Carl Jung’un ruh çözümleme etkilerini gerçeküstücülükten alıp nesneyi olağanüstü anlamı içinde betimleyebileceğini umuyordu.

Akımın ikinci dönemi, 1930-1950 yılları arasını kapsar. Bu dönemde Bettina Shaw-Lawrence, Paul Cadmus, Ivan Albright, Philip Evergood, George Tooker ve Andrew Wyeth gibi Kuzey Amerikalı ve Avrupalı ressamlar tarafından, genellikle Roh’un “olağanüstü” adını verdiği şeyi barındıran, gündelik gerçekliğe değil, daha çok biçem bozukluklarının ve abartıların kullanıldığı gerçeküstü dekora sahip “büyülü gerçekçi” resimler yapılmıştır. Roh’un 1925’te yayınladığı Dışavurumculuk Sonrası: Büyülü Gerçekçilik: Yeni Avrupa Resminin Sorunları başlıklı kitabının 1927’de İspanyolcaya çevrilmesinden sonra, Latin Amerika’da bu dönemde özellikle edebiyat alanında büyülü gerçekçi atılımlar yapılmıştır. Örneğin Jorge Luis Borges Alçaklığın Evrensel Tarihi (1935) başlığını taşıyan ilk büyülü gerçekçi yapıtıyla öteki Latin Amerikalı yazarlara da yol açmıştır. Bu yüzden olsa gerek, Flores büyülü gerçekçiliğin 1935’te Borges’le başladığını ve 1940’lar ve 1950’lerde yayıldığını savunmaktadır.

1950’lerden sonra akım özellikle sömürgecilik-sonrası, feminist ve postmodernist yazarlar tarafından kullanılmıştır. Bir yanda doğaüstü olanı gerçek gibi benimseyip yaşayan köleleştirilmiş yerliler, diğer yanda yerlileri ezen Avrupalı efendiler, Latin Amerika da iki farklı dünyanın birleşmesi gibidir. Sonuçta büyülü gerçekçilik, olağanüstü oluşları ya da bilinen gerçekçilik görüşünün karşıtı olan bir şeyin oluşunu dile getirir; gerçekçilikten kopmuş değildir ve doğaüstü olaylar, Avrupalı usçulukla bir arada olan büyülü yerli anlayışına dayandırılır. Aynı biçimde Floyd Merrel de, büyülü gerçekçiliğin dünyanın iki resmi arasındaki çelişkiden kaynaklandığını açıklamaktadır. Bu yüzden büyülü gerçekçilik, gerçeğe ya da yazarın bilincinde olduğu dünyaya dayanmaktadır. Amerikalı yerlilerin batıl inançlarını ve söylencelerini anlatırken, gerçekliğin olağan koşullarda farkında olmadığımız boyutlarının görülmesini sağlamaktadır.

Büyülü Gerçekçiliğin Tarihsel Gelişimi

Charles W. Scheele göre büyülü gerçekçiliği, tarihsel olarak dört büyük dönemde incelemek gerekir. Büyülü gerçekçiliğin tarihsel gelişimine ilişkin ayrıntılara alt başlıklarda yer verilecektir.

1925-1940 Dönemi

Büyülü gerçekçilik, ilk olarak 18. yüzyılda yazar takma adı Novalis olan Friedrich Leopold Freiherr von Hardenberg (1772-1801) tarafından, felsefî bir konuyu açıklamak amacıyla kullanılır. Daha sonra 1925 yılında Alman tarihçi ve sanat eleştirmeni Franz Roh, Dışavurumculuk-sonrası Büyülü Gerçekçilik: Judean Avrupa Resminin Sorunları adlı yapıtında resim alanında kullanmıştır.

1923 yılında Gustav Hartlaub, anlatımcılığa tepki olarak resim sanatı için büyülü gerçekçilik yerine, yeni nesnellik kavramını önerir ve Max Beckman, Rudolf Schlichter, Oscar Kokoschka, Ludvig Meidner, Karl Hubbuch, Christian Schad, Georg Scholz, Otto Dix ve George Grosz gibi o dönemin ressamları ve eleştirmenleri bundan böyle resimlerini bu kavramla tanımlamaya başlarlar. Bir süre sonra büyülü gerçekçilik kavramı, görsel sanatların yerine edebiyat alanında kullanılmaya başlar. Yeni nesnellik, 1933’lerde Weimar Cumhuriyetinin düşmesi sonucunda Nazilerin yükselişiyle serüvenini tamamlar. Birinci Dünya Savaşı’nın acı sonuçlarının kötümser havasının baskın olduğu bu akımda yalın, soğuk ve devinimsiz imgeler aracılığıyla, duygusuz bir dekorda şiddetli bir toplumsal yergi sergilenmiştir. Olağandışı iri kafalar, bozulmuş bedenler, kambur insanlar, hastalıklı görünümler bu resimlerde tüm yalınlığıyla betimlenmiştir.

Büyülü gerçekçilik edebiyat alanında ilk kez İtalyan yazar ve eleştirmen Massimo Bontempelli (1878-1960) tarafından kullanılmıştır. 1926 yılında İtalyan yazar ve gazeteci Curzio Malaparte ile birlikte kurdukları Revue 900 adlı Fransız-İtalyan oluşumu dergide büyülü gerçekçilik üzerine düşüncelerini paylaşmıştır. Gelecekçilik ; metafizik ve büyülü gerçekdışıcılık arasında Birinci Dünya Savaşı sonunda klasik gerçekçilik anlayışının yıkılmasına bağlı olarak kullanılmaya başlayan bu terim, Faşizmin gelişimi ile birlikte belli bir süre gündemden düşer. Bontempelli’ye göre; “gerçekliği bütünüyle betimleyebilmek için edebiyatın görevi, gerçek ve düşsel dünyaların bir araya getirildiği yeni bir atmosfer yaratmaktır. Gerçekliğin daha derin bir tabakasını ortaya çıkarabilmek için mitler ve efsaneler imgelem aracılığıyla anlatı sürecinde yer almalıdır.

Büyülü gerçekçilik akımı, edebiyat alanında da etkisini kısa sürede gösterir. Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, 1935 yılında Alçaklığın Evrensel Tarihi adlı yapıtının yayımlar. Borges, edebiyat eleştirmenlerince ilk büyülü gerçekçi örnekçe olarak benimsenen bu yapıtında, eski masalların ve gerçek yaşamöykülerinin yapısını bozup kurmaca ile gerçekliği aynı anda iç içe geçirerek yeniden öykülemiştir. Borges anlatısında, alçaklık kavramını her şeyin üzerinde evrensel bir değer olarak okura sunmuş, bu kavramı büyülü gerçekçi bir yaklaşımla okurla buluşturmuştur.

1948-1973 Dönemi

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1948 yılında Almanya’da Aufbau (IV) dergisinde büyülü gerçekçilik akımı çerçevesinde, Alman yazar Ernst Jünger’in savaş ideolojisi ile büyülü bakış arasındaki ilişkiyle ilgili çok sayıda yazısı yayınlanmıştır. Belçika’da Johan Daisne “Flaman Büyülü Gerçekçiliği” adıyla ilk makaleyi yayımlamıştır. Aynı yıl Latin Amerika’dan Kübalı yazar Alejo Carpentier, El Nacional de Caracas adlı gazetede büyülü gerçekçilik yerine, Amerika’ya özgü gelişen olağanüstü gerçeklik kavramını kullanarak bu akımın Latin Amerika’daki bildirisini yayımlar.

Yazar aynı kavramı, 1949’da yayımladığı Bu Dünyanın Krallığı adlı romanının önsözüne koyarak, romanının türüne ilişkin olarak okurla bir okuma sözleşmesi yapar. Carpentier, bu romanda yerlilerin inanışlarını, söylen ve masallarla bezeyerek öykülemiştir. O, Haiti’deki Fransız efendiler ile yerli köleler arasındaki savaşımı öykülemek için, yerlilerin ve efendilerin bakış açılarından anlatırken kölelerin duygularından yana tutum takınmıştır. Carpentier’nin bu yaklaşımında, olağanüstü kavramı, gizemci inancı niteler ve gerçeküstücülerden farklı bir anlam taşır.

Carpentier’in büyük ölçüde gerçeküstücü akımdan etkilenerek oluşturduğu olağanüstü gerçeklik kavramı, Latin Amerika’da sürülen yaşamsal gerçeklikten doğar. Bir zamanlar Portekiz ve İspanya gibi ülkelerin sömürgesi olarak yerli ve Avrupalı nüfusun kendi gelenek ve ekinleriyle bir arada yaşadığı bu coğrafya gerçeküstücülerin savlarını kanıtlaması için varsıl olanaklar sunmuştur. Carpentiere göre; ‘bir yanda söylenlerle yaşayan, doğaüstünü günlük gerçekliklerinin bir parçası olarak benimseyerek gerçekliği gerçeküstücülerin savladıkları gibi bir “bütün” olarak algılayan köleleşmiş yerliler, öte yanda ise usçuluğun temsilcisi olan, yerli halkı ezerek onların ekinlerini yozlaştıran Avrupalı efendiler’ bir arada yaşamaktadır. Yerliler doğaüstüyle barışık bir yaşam sürerken, Avrupalılar moderniteyi temsil etmektedir.

Carpentier’den esinlenen Fransız Antilleri’nden Jacques Stephen Alexis, 1956 yılında Sorbonne Üniversitesinde Haitililerin “Haitililerin Büyüleyici Gerçekçiliği” başlıklı bildirisini sunmuştur. Ancak bu eser yıllarca hak ettiği değeri görmemiştir. Bu süreç içinde Angel Flores, 1995 yılında Amerika’daki Latin Amerika eleştiri çevresinde, büyülü gerçekçilik kavramına ilişkin tartışmalar yaratan İspanyol Amerikan Kurmacasında Büyülü Gerçekçilik adlı çalışmasını yayımlamıştır. Flores, büyülü gerçekçilik akımını ilk tanımlayan eleştirmen olarak görülür. Ona göre büyülü gerçekçilik; düşlem ile gerçeğin bir bireşimidir. Flores’e göre; büyülü gerçekçiliğin kökleri 16. yüzyıla uzanır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında resim ve edebiyat gibi sanat dalları, yaşanan bu büyük olumsuzluklar karşısında, büyülü gerçekliği yeniden keşfetmiştir.

1960’lı yıllar boyunca çağdaş Latin Amerikalı yazarlar, gerek İngilizce gerekse de İspanyolca büyülü ve olağanüstü gerçekçilik kavramları üzerine çok sayıda kuramsal ve yöntemsel yazı yazmışlardır. Flores’in büyülü gerçekçilik yorumunu ve büyülü gerçekçi yazarlar sınıflamasını benimsemeyen Leal, bu kavramı Amerika edebiyatında ilk Arturo Uslar Pietri’nin kullandığını ve Roh’un çalışmalarının da bu kavramın doğuşunu hazırladığını ileri sürer.

Bars’a göre Leal; büyülü gerçekçiliği, fantastik, ruhsal ve gerçeküstücü edebiyattan ayırır. Bu akım, gerçeküstücüler gibi düş motiflerine yer vermez, fantastik ve bilim kurgu gibi düşsel evrenler yaratarak gerçekliği bozmaz, anlatı kişilerinin ruhsal çözümlemesini yapmaya girişmez ve davranışlarının nedenlerini sorgulamaz. Büyülü gerçekçilik, estetik bir hareket değil, tersine gerçekliğe karşı takınılan bir tutumdur. Bu tutum günlük gerçeklikten uzaklaşıp saklanmak yerine onunla karşılaşarak, ona meydan okur ve onunla başa çıkmaya girişerek insan eylemlerindeki gizemi anlamaya çalışır. Bu akım, gerçekçilerin yaptığı gibi çevresindekileri kopyalamaz, gerçeküstücüler gibi de bu gerçekliği parçalamaz, nesnelerin arkasında nefes alan gizemi yakalamayı dener.

Bu akımın en çok tanınan yazarlarından birisi de, 1967 yılında yayımlanan Yüzyıllık Yalnızlık adlı romanın yazarı, Kolombiyalı romancı Gabriel Garcıa Marquez’dir. Marquez’in bu yapıtının yayımlandığı zamana kadar, büyülü gerçekçilik bir biçem olmaktan öteye geçememiştir. Bu romanın yayınlamasından sonra, bu yazma biçemi yazınsal bir akım olarak değerlendirilmeye başlar.

1974-1987 Dönemi

1973 yılında Michigan State Üniversitesinde “ Düşlem ve Büyülü Gerçekçilik ” adıyla bir kongre düzenlenmiştir. Bu kongrenin bildiri kitabı, Düşlem ve Büyülü Gerçekçilik başlığıyla 1975 yılında, Donald Yates tarafından alan üzerine beşinci araştırma kitabı olarak yayımlanmıştır. Irlemar Chiampi, “Latin Amerika Büyülü Gerçekçiliği” adıyla, olağanüstü gerçekçiliğin o zamana kadar ki en yetkin kuramsal çalışmasını sunmuştur. Aynı dönemde New York’da, dünya edebiyatından Gogol, Kundera, Mann, James, Kafka, Woolf, Nabokov, Faulkner, Borges, Calvino, Escarpit gibi 35 yazarı içeren Büyülü Gerçekçi Kurmaca başlıklı bir seçki yayınlanmıştır. Kanadalı Michael Dash, Jacques Stephen Alex’in Büyüleyici Gerçekçilik adlı yapıtı üzerine 1980 yılında Büyülü Gerçekçilik ve 1986 yılında Büyülü Gerçekçilik ve Kanada Edebiyatı başlıklı incelemelerini okurla buluşturmuştur.

Bu akım her ne kadar Avrupa’da ortaya çıkmışsa da gerçek anlamını Latin Amerika edebiyatında kazandığı açıktır. O, büyülü gerçekliğin köklerini, Latin Amerika yapıtlarında aramayı doğru bulmamıştır. Ona göre büyülü gerçekçi yazarlar, gerçekliğin egemen değerler dizisinin karşıtı olan yazınsal yaratılar verirler. Chanady, olay örgüsünün tekdüzeliği ile sınırlılığından; motiflerinin kısıtlılığından ötürü, peri masallarını büyülü gerçekçi sınıfa almaz. Ancak bu yaklaşım öteki eleştirmenler tarafından çok tutarlı bulunmamıştır.

Belçika’da Flaman eleştirmen Christiane Van de Putte’ün çalışmaları ile Bruxelles Üniversitesinde yayınlanan Büyülü Gerçekçilik: Roman, Resim ve Sinema, 1987 başlıklı çalışma Avrupa ile Amerika’da gelişen bu akım üzerine ayrıntılı çalışmalar olarak görülmüştür. Jean Weisgerber, kurgul bir evren yaratan ve kendilerini sanatta yitiren Avrupalı aydın ve yazarları imlediği “okullu” (İng. scholarly type) tip ile Latin Amerikalıları betimleyen söylensel ve folklorik tip (İng. mythic and folkloric type) olmak üzere büyülü gerçekçilikte iki ayrı tip belirler. Gonzales Echevarıa ise, olağanüstü kavramını, gözlemcinin bakış açısına bağlı olarak ortaya çıkan bilgibilimsel tip ile Carpentier’in de Latin Amerika’nın kendisinin olağanüstü olduğu savında da dile getirdiği varlıkbilimsel tip (İng. olmak üzere iki çeşit büyülü gerçekçilik belirler.

1988 Sonrası Dönem

Bu dönem, sömürgecilik sonrası söylem ile büyülü gerçekçiliğin birlikte anılmasına tanıklık etmiştir. Stephen Slemon’un 1988’de yayımladığı, “ Sömürgecilik-sonrası Söylem Olarak Büyülü Gerçekçilik ” başlıklı makalesi çok tartışma yaratmıştır. Aynı dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nde Zamora ve Faris 1995 yılında Büyülü Gerçekçilik: Kuram, Tarih, Topluluk adlı yapıt ile Fransa’da Olağanüstü Gerçekçilik, 1998 adlı incelemede; Jean- Pierre Durix’nin, Yansıtma, Türler ve SömürgecilikSonrası Söylem: Yapıbozumcu Büyülü Gerçekçilik, 1998 çalışması ile İtalya’daki Bitişik Sözcükler: Büyülü Gerçekçilik ve İngiliz Dilinde Çağdaş Sömürgeciliksonrası Söylem, 1999 başlıklı ortak çalışmada, büyülü gerçekçilik üzerine karşılaştırmalı düşünsel ve izleksel incelemeler yapılmıştır.

İngiliz edebiyatında sömürgecilik sonrası ve postmodern bir söylem olarak büyülü/büyüleyici gerçekçilik çalışmalarının yanından, Latin Amerika eleştiri çevresi büyülü gerçekçilik, olağanüstü gerçek ile harika gerçeklik kavramlarını birlikte kullanmaktadır. Bu dönemde dünya edebiyatından, özellikle Okyanusya, Asya ve Afrika edebiyatında da bu kavramın kullanımı genişlemektedir. Bütün bu dönemler boyunca bu kavramlar üzerine dünya genelinde yüzden fazla araştırma-inceleme çalışmaları yayınlanmış ve bu kavram evrilerek günümüze kadar ulaşmıştır.

Dünya yazınından, Jorge Luis Borges (Arjantin), Italo Calvino (İtalya), Alejo Carpentier (Küba), Angela Carter (İngiltere), Jeanette Winterson (İngiltere), Janet Frame (Yeni Zellanda), Carlos Fuentes (Meksika), Jacques Stephen Alexis (Haiti), Juan Rulfo (Meksika), Mikhail Bulgakov (Rusya), Salman Rushdie (İngiltere), Günter Grass (Almanya), Ernst Junger (Almanya), Arturo Uslar Pietri (Venezuela), Gabriel Garcıa Marquez (Kolombiya), Isabel Allende (Şili), Laura Esquivel (Meksika), Silvina Occampo (Arjantin), Eduardo Mallea (Arjantin), Ernesto Sabato (Arjantin), Bianco ve Julio Cortazar (Arjantin), Maria Luisa Bombal (Şili), Navas Calvo, Ramon Ferreira ve Labrador Ruiz (Küba), Jose Arreola, Francisco Tario, Maria Luisa Hidalgo ve Juan Rulfo (Meksika), Juan Carlos Onetti (Uruguay), Latife Tekin (Türkiye) büyülü gerçekçi romancılar arasında gösterilmektedir.

Büyülü Gerçekçiliğin Genel Nitelikleri

Büyülü gerçekçilik, içinde büyülü öğeleri barındıran gerçeklik anlayışı çerçevesinde, “düşsel/gerçekdışılık ile gerçekçiliği birbirine bağlayan” gerçekliğin postmodern bir görüntüsüdür. Bu akım, düşsel ile kurmaca arasında gerçekliğin üzerinde oynanan masalımsı bir oyunu andırmaktadır.

Genellikle fantastik türle karıştırılan bu akım, kimi yönleriyle fantastiği andırsa da temeldeki ayrım çok açık ve kesindir. Bu bağlamda, David Punter’in bu ayrıma ilişkin verdiği örneği burada anımsamak oldukça açıklayıcı görünmektedir: ‘Eğer bir hayalet kahvaltı masanıza oturur ve siz de korkar, dehşete düşerseniz bu korku ya da fantastik olur. Ancak eğer, ”Ah, bir hayalet; lütfen şu reçeli bana uzatır mısın?” derseniz büyülü gerçekçilik olur. David Punter, bu örneği büyülü gerçekçiliğin önemli niteliklerinden yalnızca birisini belirtmesi açısından yeterli bulmayarak şu eklemeyi yapar: “Ancak siz, ‘Ah, bir hayalet; lütfen şu reçeli bana uzatır mısın?’ dedikten sonra hayalet: ‘Benim büyükannem çok güzel soğan reçeli yapardı’ der ve siz buna karşılık ‘saçmalama, soğanın reçeli yapılmaz!’ derseniz, işte o zaman anlatı büyülü gerçekçi olur.

Büyülü gerçekçi romanın nitelikleri aşağıdaki gibi sıralanabilir:

  1. Büyülü gerçekçilik, fantastik öğelerden beslenen postmodern edebiyatın yeni bir ürünüdür.
  2. Büyülü gerçekçilik anlatısı sömürgecilik-sonrası söylemde, düşlem ve gerçeklik gibi iki farklı niteliğin melez bir bireşimidir.
  3. Anlatılarda doğa yasalarıyla açıklamanın olası olmadığı ve gündelik neden-sonuç bağıntısı mantığını tersyüz eden büyülü olaylar gerçekleşir.
  4. Düşlemin tersine, büyülü gerçekçi romanlarda içinde yaşanılan dünya ayrıntılı olarak betimlenir, bu ayrıntılara içkin büyülü doğa ise metni gerçeklikten uzaklaştırır.
  5. Okur, gerçek ile kurmaca, düşsel ile olgusal, doğa ile doğaüstü, tekinsiz ile olağanüstü, alışılmış ile alışılmamış arasında kalır. Ancak bu kusursuz bileşim, okuru şaşırtmadan gerçekleştirilir.
  6. Büyülü gerçekçi bir roman sözlü edebiyat içinden doğan fantastik söylensel geleneğin bir yansıması olarak, cin, peri, hayalet ve değişik doğaüstü varlıkların örüntülediği söylenceler, törensel gelenekler ve halk öykülerinden yararlanır.
  7. Büyülü gerçekçi romanın anlatıcısı, okurun büyülü ve tuhaf olandaki mantıksızlığın bilincine varmaması için, olaylar üzerinde hiçbir açıklayıcı bilgi vermeden ya da alaysılama tekniğine başvurarak, okur ile metin arasında bir uzaklık duygusu yaratır.
  8. Melezleşme aynı zamanda, anlatıların zaman ve uzam birliğini bozarak, çevrimsel söylensel zamanı çizgisel süredizimsel zamanla harmanlar. Uzama gelince, coğrafi olarak saptamanın pek olası olmadığı, bunun yanında sınırsız bir imgelemeden doğan fantastik bir uzam değil, gizemli bir uzam söz konusudur.
  9. Büyülü gerçekçi romanlarda, anlatı kişilerinin ruhsal durumlarına değil, eylemlerine ağırlık verilir. Bu romanlar, söylen, söylence, halk öyküleri, masalların değişik niteliklerinden yaralanırken varlık bilimsel, siyasal, uzamsal ve türsel sınırları görmezden gelir, yaşam ile ölüm, düşünce ile beden, madde ile ruh, gerçek ile düş, kendi ile öteki, erkek ile dişi arasındaki sınırlar ortadan kalkar. Bir arada olmalarının olası olabileceği düşünülmeyen dizgeler, yapılar ve evrenler kolaylıkla bir arada olabilir.

Türkiye’de Büyülü Gerçekçilik

Şaman Türk inancı ile Dede Korkut öyküleri, Anadolu büyülü gerçekçilik akımının temel göndergelerini oluşturur. Şaman inancında doğaüstü öğeler ile dinsel törenler, cin, peri, Hızır, nazar gibi büyülü ve gizemli olgu ve varlıklar halkın günlük yaşamının ve etkinliklerinin doğal bir bütünleyeni olduğu için, tüm bunlar büyülü gerçekçi Türk romancıları için doğal bir kaynak olmuştur.

Büyülü Gerçekçilik Akımının Temsilcileri

Yüzde yüz büyücü gerçekçilik akımının sınırları içerisinde değerlendirileceği iddia edilmese de bu çerçevede sıralanabilecek yazarlar şu şekildedir: Alejo Carpentier, Angela Carter, Ben Okri, Julio Cortazar, Carlos Fuentes,

Curzio Malaparte, Francisco Tario, Gabriel Garcia Marquez, Günter Grass, Italo Calvino, Jorge Luis Borges, Latife Tekin, Michel Tournier, Miguel Angel Asturias, Mihail Bulgakov, Milan Kundera, Salman Ruşdi ve Yann Martel.