Ünite 9: Büyük Selçuklu Devlet Teşkilatı

Hanedan ve Sultan

İslâm öncesi Türklerde hükümdarlık yetki ve gücünün veya siyasî iktidarın (kut) Tanrı tarafından verildiğine (karizmatik hakimiyet); yani hükümranlığın ilâhi bir kaynağa dayandığına inanılmaktaydı. Bu anlayışın İslâmiyeti kabul ettikten sonra da devam ettiği görülür.

Ayrıca devleti kuran veya başına geçen hükümdarın ancak Tanrı’nın gönderdiği, “kut” verdiği bir soyun mensubu olması gerektiğine de inanılmaktaydı. Kut ilahî bir lütuf olmakla birlikte, layık olmayandan geri alınacağına da inanılırdı. Bu yüzden de hükümdar töreye bağlı kalmak ve ona göre hesap vermek mecburiyetinde idi.

Oğuz boylarından çıkmış bütün hanedanlarda olduğu gibi Selçuklu hanedanının da kendilerini destanî Oğuz Han’ a dayandırmaları, bu inanışın bir sonucudur.

Selçuklular 24 Oğuz boyundan biri olan Kınık ’tan, Osmanlılar ise Kayı’dan geldiklerini kabul ederler.

Selçuklu devletinin adını aldığı şahsiyet Temür-yalığ unvanlı Dukak’ın oğlu ve Oğuz Yabgusunun sübaşısı Selçuk Bey’dir. Selçuk Bey’in şahsında oluşan bu karizma ve kut , vefatından sonra ailesine intikal etmiştir. Her ne kadar oğullarının büyüğü olan Arslan, yabgu unvanıyla ailenin reisi olmuş ise de, bu genel bir uygulama haline gelememiştir. Vefat eden “bey”, “yabgu” veya “sultan”dan sonra başa geçecek olan şahsın aile (hanedan) üyesi olması aksi düşünülemeyecek, öncelikli bir şarttır. Çünkü iktidarın kaynağı olan kut kan yoluyla geçmektedir.

Sultan ve Abbasi Halifesi (İktidar ve Otorite)

Abbasî hilafetinde güç zamanla önce emîrü’lümerâlara, sonra da Selçuklu sultanlarına geçmiştir. Ancak bu gücün meşruiyetinin dayanağı yine otorite sahibi olan halife olmuştur.

Selçuklu sultanları açısından baktığımızda; sultan ne kadar güç sahibi olursa olsun, Sünnî İslam dünyası üzerinde meşrûiyetini kabul ettirmek, dolayısıyla etkili olabilmek için otorite sahibi olan Abbasî halifesinin sultanlığını onaylamasına ihtiyaç duymaktaydı.

“Metbû” Devlet ve “Tâbî”leri

Tarihçilerin “Büyük” sıfatını vererek diğerlerinden ayırdettikleri Selçuklu Devleti metbû, yani tâbî olunan devlet konumundadır.

Tabiatı gereği tâbîlikte sadâkat ve süre düzensizdir.

Aynı şekilde yükümlülüklerde de bir standart yoktur. Tâbî oluş şekline, yani kan dökülmeden kendi rızasıyla veya kılıç zoruyla olmasına göre yükümlülüklerin veya yaptırımların belirlendiği anlaşılmaktadır.

Tâbîliğin en başta gelen ve en yaygın olan göstergesi, bölgesinde okunan hutbelerde ve daha sonra eğer bastırma hakkı tanınmış ise sikkelerinde (madenî para) metbûnun adının zikredilmesidir. Diğer tâbîlik yükümlülüklerini, vergi ödeme, istendiğinde asker gönderme, çocuklarından bir veya birkaçını metbûnun sarayına rehin gönderme şeklinde sıralayabiliriz.

Büyük Selçuklu Devletinin bünyesinden dört mahallî Selçuklu şubesi daha doğmuştur. Bunlar Selçuklu hanedan üyelerinin Sultan tarafından atanması suretiyle, Büyük Selçuklulara tâbî olarak kurdukları Kirman, Suriye ve Irak Selçuklularıdır. Türkiye Selçukluları bağımsız olarak kurulmuş, diğerleri Büyük Selçuklu Devleti yıkılıncaya kadar ona tâbî olmaya devam etmişlerdir.

XII. yüzyılın ilk yarısında, Suriye ve Irak Selçuklularının toprakları üzerinde merkezî otoritenin zayıflamasına paralel olarak ortaya çıkan atabeglikleri de tâbîlere dahil edebiliriz.

Sultan ve Saltanat Sembolleri

Sultana mahsus olan her şey zamanla doğal olarak onun sembolü haline gelmiştir. Bunlardan tac ve taht sadece ona ait olan alâmetlerdir.

Unvan-lâkab-künye: Unvan hükümdarın konumunu ifade eden ve isminin başına getirilen sıfat veya sıfat tamlamasıdır. Selçuklu liderleri önceleri bey, yabgu ve emir unvanlarını kullanmışlar; ilk hükümdar Tuğrul Bey ise hutbelerde 1038’den itibaren es-sultânu’l-muazzam, sikkelerde ise 1043/4’te es-sultân ve 1046/7’den başlayarak es-sultânu’l-muazza m unvanını kullanmıştır.

Bazen es-sultânu’l-a’zam unvanı da kullanılmıştır. Ayrıca ilave olarak şâhenşâhu’l-ecell, melikü’şark ve’l-ğarb, melikü’l-İslâm veya rüknü’l-İslâm gibi unvanlara da rastlanmaktadır. Şehzadeler ise eyaletlere vali olarak melik unvanı ile gönderilmekteydi.

Hutbe: İslam dininde Cuma ve bayram namazlarının bir rüknü olan hutbe zamanla, otoritenin, siyasî iktidarın sembolü haline de gelmiştir.

Sikke: Sikkenin (madenî para) aslî fonksiyonu bilindiği üzere bir alış-veriş aracı olmasıdır. Öncelikle pek tabii sikkeler tedavüldeki para arzını, maden bolluğunu, ülkenin iktisadî durumunu tespit etmemizi sağlarlar. Ancak hutbe gibi, hatta hutbeden daha yaygın olarak müslim, gayrimüslim herkesin cebine kadar ulaşabilen bir iktisadî araç olduğu için, sikke de siyasî iktidarların vazgeçilmez bir göstergesi haline gelmiştir.

Selçukluların ilk sikkesi 1025 yılında Nur Kasabası yakınındaki Kermîne’de basılmıştır. Tuğrul Bey’in ilk sikkesi ise 1037 yılında Nişabur’da bastırdığı dinardır.

Tuğra ve Tevkî’: Tuğra Türklerde hükümdarın ve hanedanın işaret ve yazılı sembolü anlamına gelen Türkçe bir kelimedir. Tevkî’ ise Ortaçağ İslam devletlerinde kullanılan bir terim olup, Selçuklulara da intikal ederek ferman, tuğra anlamlarında kullanılmış ise de genellikle kısa bir dua kalıbına dönüşmüştür.

Tıraz ve Hil’at: Hükümdara mahsus, onun isim, unvan, lâkab ve künyesinin şerit halinde yazılı olduğu, değerli kumaşlardan dikilmiş elbiselere tıraz denmektedir. Sultanın onurlandırma, ödüllendirme, tayin veya başka vesilelerle devlet başkanlarına, gelen elçilere ve devlet adamlarına gönderdiği veya verdiği hediyelere de hil’at denmektedir.

Nevbet: Nevbet takımının sultanın saray veya otağının önünde beş namaz vakti nevbet vurması, sultanlığın şanındandı ve bu eski Türk devletlerinden beri uygulanan bir gelenekti. Nevbetin vurulması sultanın hayatta ve devletin başında olduğunun ilanı anlamına geliyordu.

Çetr mızrak gibi uzun bir sapın ucunda, genellikle siyah renkli değerli bir kumaştan yapılmış küçük şemsiyedir.

Ğaşiye aslında sultanın eyerinin örtüsü ise de, kaynaklarda onun sembolik anlamının daha öne çıktığı görülmektedir.

Saray Teşkilatı

Sarayların bilindiği gibi iki yönü vardır. Sultan ailesi ve hizmetkârlarıyla harem kısmında özel hayatını devam ettirir. Sultanın nikâhlı eşi hatun veya hatunlar, küçük yaştaki şehzadeler ve bunlara hizmet eden hâce saray (hadım ağası), cariyeler ve dâye (sütannesi) haremin sakinleriydi. Saray aynı zamanda sultanın devlet işlerini yönettiği bir mekândır. Sultan özel ve toplu kabuller yapardı. Cülus, veliaht tayini, elçi teatileri ve kabulleri, karşılama ve uğurlama, matem merasimleri saray hayatının bilinen faaliyetleridir.

Eski Türklerde yaygın olan toy ve şölen geleneğinin, yani hükümdarın halkını doyurup hoşnut etmesinin hân-ı yağma adıyla Selçuklularda da devam ettiği, halka sofralar açıldığı görülür.

Selçuklu sultanlarının, hanım sultanların ve melik şehzadelerin birçok şehirde sarayları vardı. Ayrıca seferler sırasında kurulan bir çeşit seyyar saray konumundaki otağı da bunlara ekleyebiliriz.

Sultanın yakın hizmetini ve sarayın bütün işlerini gören saray personeli, gulâm sistemi yle eğitilen kişilerden seçilmekteydi. Gulâmlar genelde satın alma, esir alma, hediye gönderilme vs. yollarla temin edilmekteydiler.

Hâcib-i bozorg: Büyük hâcib veya baş hâcib anlamına gelen muhtelif Farsça ve Arapça tamlamalarla ifade edilen bu görevli saray âmiriydi. Sultan ile vezir ve dîvân-ı a’lâ arasındaki irtibatı sağlardı.

Vekîl-i der: Hâcibden daha özel bir durumu olan vekîl-i der ise ağzı lâf yapan, söz ustası, yerine göre konuşmasını bilen, sultanın mutlu, mutsuz anlarını bilip ona göre davranan, sultan ile vezir arasında aracılık eden bir görevliydi.

Emîr-i dâd (Dâd beg): Adalet emiri anlamına gelen emîri dâd, Nizâmülmülk’ün zikrettiği emîr-i haresin Selçuklu uygulamasındaki karşılığıdır. Emîr-i dâdın asıl görevi, daha çok sultana ve devlete karşı, yani siyasî suç işlediği iddiasıyla cezalandırılan kişilerin cezalarını infaz etmekti.

Üstâdü’d-dâr: Yine Siyâsetnâme ’de geçen, ama Selçuklularda unvan olarak rastlanmayan vekîl-i hâs sın karşılığıdır. Sarayın mutfak, fırın ve ahır gibi bütün birimlerinin ihtiyaçlarını ve saray personelinin maaşlarını hazine gelirlerinden ayrılan bir kaynaktan karşılamak onun göreviydi.

Emîr-i candâr: Candâr Farsça silah tutan anlamına gelir. Emîr-i candâr sultanın ve sarayın güvenliğinden sorumlu hâssa askerlerinin başıydı.

Sâhibü’l-alem (emîr-i alem): Sultanın sancağından sorumlu olan, merasimlerde ve savaşlarda onu taşıyan emirdir.

Emîr-i silah (silahdâr): Silahhaneden sorumlu, merasimlerde ve tahtta otururken sultanın silahını taşıyan gulâmların emiridir.

Emîr-i câmedâr: Sultanın kıyafetlerinin korunduğu câmehaneden ve sultanın giyim kuşamından sorumlu olan emirdir.

Emîr-i çaşnigîr: Çaşnigîr Farsça lezzet tadan anlamındadır. Bu emirin görevi sultanın sofrasını hazırlatmak ve onun yiyeceği yemeklerin tadına önceden bakarak zehirlenme ihtimalini önlemekti.

fiarabdâr (Şarabî): Bilumum içeceklerin hazırlandığı ve korunduğu şaraphaneden ve sultanın meclislerinde sunulan içkilerin kalitesinden ve hazırlanmasından sorumlu olan emirdir.

Emîr-i âhur (âhur beg, âhur sâlâr): Saray ahırında bulunan atların yetiştirilmesi, beslenmesi ve muhafazasından sorumludur.

Emîr-i şikâr / sayd: Hem spor, hem de bir nevi savaş talimi olan ava çıkma işinden, doğancı anlamına gelen bâzdâr ise av kuşlarından sorumluydu.

Hazinedâr (Hâzin): Sultanın şahsî hazinesinden (hazîne-i hâss) sorumlu ve sultanın izniyle emanet olarak verilen değerli eşyaları, gönderilen hediyeleri muhafaza eden emirdir.

Bunların dışında sultana hoşça vakit geçirten nedim ler ve maskara lar, onun atının üzengisini tutan rikâbdâr, yatak ve halıları seren, çadırları kuran ferrâş, müneccim ve hâdimleri de ekleyebiliriz.

Merkez (Hükûmet) Teşkilatı

Vezâret

Vezir sultanın menşûru (fermanı) ile göreve başlar. Yürütme, yasama ve yargı yetkileri elinde bulunduran sultanın vekili olarak devletin bütün işlerini sevk ve idare eder. Belirli konularda ferman çıkarabilir ve yalnız sultana hesap verirdi. Bütün idarî organlar ve memurlar ona bağlıdır. Belirli görevlendirmeler dışında sultanın yanında bulunur, seyahatlerine ve seferlerine katılır. Ordu sevk edebilir, ordunun başında komutan olarak sefere çıkabilirdi. Memurları tayin ve azil yetkisi vardır. Tâbî hükümdarlarına, devlet memurlarına veya ilim adamlarına hil’at giydirip unvan verebilirdi. Dîvân-ı mezâlim e başkanlık ederdi.

Büyük Selçuklu Devletinde 16’sı Fars, 1’i Türk, 1’i Fellah ve 5’inin menşei bilinmeyen 23 vezir görev yapmıştır. Bunlar genellikle bürokraside yetişen ve toprak sahibi de olan kişilerdi. Özellikle Nizâmülmülk ve soyu bu makamda etkili olmuş ve 4 oğlu, 1 yeğeni ile 1 torunu vezirlik yapmıştır.

Sultanın kabulünde yer öper, onun huzurunda düzenlenen rûz-ı bârda ve diğer törenlerde hazır bulunurdu. Sultanın şerefine ziyafet verebilir, av partilerine katılır, katılamazsa ona vekaleten sahib-i dîvân-ı tuğra katılırdı.

Büyük Selçuklu vezirlerinin muazzam gelirleri vardı. Devlet gelirlerinin %10’u, kendisine verilen iktâ gelirleri, ganimet payı ve maaşı onun gelir kaynaklarıydı. Ancak elde ettikleri servetin önemli bir kısmını kamu yararına kurdukları vakıflara harcarlardı.

Dîvân-ı A’lâ (Vezâret)

Vezirin başkanlık ettiği ve dört dîvân reisinin katıldığı büyük dîvândır.

Dîvân-ı tuğra / inşâ: Türkçe bir kelime olan tuğra Türk hükümdarların fermanları ve sikkeleri üzerindeki alâmetiydi. Büyük Selçuklu ve Kirman Selçuklularında tuğranın ok ve yay veya sadece yay figüründen ibaret olduğu bilinmektedir. Fermanlar üzerine bu sembolü sultan adına çizen ve aynı zamanda bu dîvânın reisi olan kişiye de tuğrâî veya sâhib-i dîvân-ı tuğra / inşâ denilmekteydi. Tuğrâî vezirin nâibi idi ve büyük bir nüfuza sahipti. Yazma sanatı anlamına gelen inşâ ise İslam devletlerinde iç ve dış resmî yazışmaları ifade etmekteydi.

Dîvân-ı istîfâ(-yı memâlik): Bu dîvân hazinenin gelir ve giderlerini düzenler, yıllık bütçeyi hazırlardı; yani maliyeden sorumluydu. Vergi toplar, gelirleri artırmak için çaba gösterir; devlet memurlarına, askerlere, din adamlarına ve seyyidlere maaşlarını verirdi. Reisine müstevfî veya sâhib-i dîvân-ı istîfâ denirdi.

Dîvân-ı arz: Asker sayısını belirleme ve toplama, gerekli teçhizatı temin, kayıt ve kontrol etme, askerlere tahsis edilen iktâların, maaşların idaresi, hâssa ordusu askerlerinin bistegânî denilen ücretlerinin üç ayda bir ödenmesi bu dîvânın göreviydi. Dîvân reisine sâhib-i dîvân-ı ar z denirdi.

Dîvân-ı işrâf (-ı memâlik): Devletin mâlî işlerinin, gelir ve giderlerinin kontrolü ve denetlenmesi de bu dîvânın göreviydi. Dîvân reisinin taşıdığı unvan ise Müşrif (-i memâlik) veya sâhib-i dîvân-ı işra f idi.

Bu dört dîvândan başka dîvân-ı a’lâya bağlı olmayan dîvânlar da vardı ve reisleri bu dîvânın toplantılarına katılmıyorlardı.

Dîvân-ı mezâlim: Mezâlim zalimin gasp ettiği veya zulümle alındığı için şikayetçi olunan şey anlamına gelen Arapça mazlime kelimesinin çoğuludur. Daha çok malla ilgili hak ihlalleri, kanunsuz tahsil edilen vergiler, el konulan mallar, gasp veya hırsızlıkla elde edilen gelirler bu dîvânın görev alanına girmektedir.

Dîvân-ı berîd: Orta Çağ İslam devletlerinde ve Selçuklularda bulunan bu dîvân istihbarat ve haberleşmeyi sağlardı. Merkez ile eyalet ve vilâyetler, yabancı devletler arasında haberleşme ve istihbarat faaliyetlerini bu müessese yürütmekteydi. Reisine sahib-i berîd , vilâyetlerdeki görevlilere ise sahib-i haber denmekteydi.

Dîvân-ı hâss: Bu dîvân gelirleri sultana tahsis edilen hâss arazilerin sevk ve idaresi ile meşgul olurdu. Sultan bu arazilerden hanedan üyelerine de iktâ veya temlik yoluyla verirdi. Dîvân reisine vekîl (-i dîvân-ı hâss ) denmekteydi.

Dîvân-ı evkaf-ı memâlik: Kurulan her vakıf müstakildir ve vakfeden kişinin belirlediği şartlar doğrultusunda kadının vakıf hukukuna uygun şekilde düzenlediği vakfiyesine bağımlıdır.

Eyalet Teşkilatı

Selçuklularda taşranın yönetiminin esasını eyaletler, eyaletleri ise vilayetler oluşturmaktaydı.

Eyaletlere melik unvanıyla şehzadeler veya sipehsâlar / isfehsâlâr denen komutanlar Nâib-i eyâlet unvanıyla vali olarak gönderilirdi. Vilayetlere tayin edilen valiler ise amîd, reîs veya şahne/şıhne unvanını taşımaktaydılar.

İktâ Sistemi

Eyaletler yani taşra, bir anlamda ülkenin zahire ambarı, dolayısıyle vergi kaynağıydı. Köylünün ekip biçtiği, hububat üretilen bu topraklardan hem iktâ vergisi tahsil ediliyor, hem de ülkenin tahıl ihtiyacı karşılanıyordu. İktâ aslında sadece bir vergi sistemi değildi. Nizâmülmülk Orta Çağ İslam dünyasında uygulanmakta olan bu sistem üzerinde bazı değişiklikler yapıp, idârî iktâları askerî iktâlara dönüştürerek toprağa bağlı bir ordu sistemi geliştirmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Selçuklularda ülke toprakları üzerinde devlet mülkiyetinin esas alındığı mîrî arazî sistemi uygulanmaktaydı. Bu sistemin bir parçası olan iktâ ile devlet çok yönlü bir kazanç elde etmekteydi.

Eyalet Yöneticileri

Melik: Selçuklu tahtının vârisleri olan şehzadeler melik unvanıyla, geliri yüksek olan büyük eyaletlere vali tayin edilmekteydiler. Ancak şehzadelerin küçük yaşta veya tecrübesiz olmaları nedeniyle, sultan daha önce terbiye ve eğitimleri için tayin ettiği gulâm kökenli atabeg leri de vasî olarak şehzade ile birlikte gönderiyordu.

Böylece atabeg hem şehzadenin yönetim tecrübesi edinmesini sağlıyor, hem de onun adına eyaleti yönetiyordu.

Meliklerin de sarayları ve vezirleri vardı. Selçuklu meliklerinin tayin edildikleri eyaletlerde sultanın yetkilerini kullandığı, verdikleri emirlerin ise sultanınkilere eşit olduğu kabul edilmektedir.

Nâib-i eyâlet/vilâyet: Bazı komutanlar (isfehsalâr) sultanın nâibi olarak nâibi eyâlet unvanıyla eyaletlere vali tayin ediliyordu. Yetkileri hemen hemen meliklerinki gibiydi.

Amîd: Eyalet veya vilayetlerde sivil valilerin taşıdığı bir unvandır. Selçuklular sulh ile kan dökülmeden teslim aldıkları şehirlerde, genellikle eski yöneticileri veya yerli eşraftan birisini vali tayin ediyorlardı.

Şahne/Şıhne: Orta Çağ Doğu İslam dünyasında bir şehri veya bölgeyi muhafaza ve kontrol etmekle yükümlü olan kişilerin taşıdığı unvandır. Selçuklularda asker kökenli valiler, garnizon komutanları veya güvenlik amiri konumundaki kişiler bu unvanı taşımaktaydı.

Reîs: En alt kademeden sivil bir memurdur ve yerli halkın eşrafından gelir. Görev alanı bir mahal, şehir veya farklı büyüklükte bir bölge olabilirdi. Bulunduğu yerde merkezî idarenin temsilcisidir. Reislik dîvânına dîvân-ı riyâset denirdi.

Askeri Teşkilat

Büyük Selçuklu Devletinin ve diğer Selçuklu hanedanlarının ordularını oluşturan iki ana unsur, gulâm ve iktâ askerleridir.

Gulâm Askeri

Satın alma, esir alma veya hediye gelme suretiyle temin edilip ciddî bir eğitimden geçirilen farklı soylardan gulâmlar, vasıflarına göre sarayda, bürokraside ve orduda istihdam ediliyorlardı. Sultanı ve sarayı koruyan muhafız birliği ve merkezdeki daimî ve profesyonel orduyu oluşturan askerler de işte bu gulâmlardan seçilmekteydi.

Gulâmân-ı saray: Sultanın ve sarayın korunması için farklı soylardan seçilmiş, sultana bağlı 1.000 hâss gulâm vardır.

Müfredler: Gulâmân-ı saraydan seçilmiş gösterişli, iyi giyimli, seçkin 100’ü Horasanlı, 100’ü Deylemli 200 kişiden oluşur. Savaş ve barışta devamlı sarayda hazır bulunurlar.

Hâssa Ordusu: Profesyonel, her an sefere hazır merkez ordusudur. Melikşah zamanında bunların mevcudunun 45.000 olduğu bilinmektedir.

İktâ Askeri

İktâ sisteminin bir boyutu da sefer zamanı asker toplanmasıdır. İktâ bölgesinden ne kadar asker çıkarılabileceği devletin gönderdiği memurlar tarafından belirlenmekte, iktâ sahipleri de sefer zamanı belirlenen miktardaki asker ile birlikte orduya katılmaktadır. Askerî iktâ sistemini geliştiren ve Selçuklu ordusuna tatbik eden vezir Nizâmülmülk’tür.

Melik Şehzadelerin ve Diğer Devlet Adamlarının Askerleri

Şehzadeler melik unvanı verilerek eyaletlere vali olarak gönderiliyordu. Keza büyük komutanlar da eyalet veya vilayet yöneticisi olarak tayin ediliyorlardı. Bunların kendilerine bağlı gulâm askerleri de vardı. İhtiyaç olduğunda Sultanın emriyle askerleriyle birlikte orduya katılırlardı.

Türkmenler

Sultanlar devletin aslî unsuru olan Türkmenleri, Nizâmülmülk’ün de tavsiyeleri doğrultusunda küstürmemeye, hoş tutmaya çabalıyorlardı. Yerleşikleri rahatsız ettiklerinde onları uyarıp cihada (Rûm’a yani Anadolu’ya, Hıristiyan Bizans üzerine) teşvik ediyorlardı. Zaman zaman da merkezî ordunun seferlerine takviye güç olarak katılırlardı.

Tâbî hükümdarların yükümlülüklerinden biri de yapılan anlaşmanın gereği olarak istendiğinde askerleriyle yardıma gelip orduya katılmalarıydı.

Adlî Teşkilat

Nizâmülmülk’e göre hüküm sahibi sultandır; sultan İslâm hukukunu bilmiyorsa nâib tayin etmelidir. Dolayısıyla kadılar onun nâibleridir, yani onun adına hüküm verirler. Diğer İslâm devletlerinde olduğu gibi Selçuklularda da adalet kazâ ve vilayetlerde, yani bütün ülkede kadılar vasıtasiyle sağlanmaktaydı. Kadi’l-kudât (kadılar kadısı, baş kadı) ise adlî teşkilâtın başındaki kişiydi. O sultan tarafından düzenlenen bir törenle tayin edilirdi. Kadi’lkudât ve kadı lar teorik olarak sultana ve dîvân-ı a’lâ ya bağlı olmayıp bağımsız karar vermekteydiler. Uygulamada ise yetkileri daha sınırlıydı; sultanın emirlerini yerine getiriyor ve onun tarafından azledilebiliyorlardı. Kadı lık makamına genellikle âlimler ve fakîh ler soyundan gelenler atanıyor ve sıklıkla babadan oğula geçiyordu. Kadı, din ve şeriat (hukuk) ile ilgili bütün işlerde yetkilidir ve dîvân kendisini desteklemek zorundadır. Kadı aynı zamanda hâkimdir, yani örfî mahkeme işleri de ona düşer. Kadı lar günlük hayatla ilgili nikâh, boşanma, emlâk vs. alım-satım işlemleri, vakfiyelerin düzenlenmesi ve tescili, vakıflarla ilgili anlaşmazlıklar, adi suçlar gibi muhtelif konularda yegâne karar mercii idiler.

Büyük Selçuklularda hâssa ordusu mensupları ile ilgili davalara bakan ve kadıyı haşem ve leşker-i hazret unvanını taşıyan diğer bir kadı daha vardı. Bu kadı vakıflara da nezaret ederdi.