Ünite 3: Büyük Oyun: Yeniden Doğu Sorunu

Ayastefanos Antlaşması ve Sonuçları

93 Harbi sonrasında nihai barış anlaşması yapılması için süren görüşmeler, 3 Mart 1878 tarihinde Ayastefanos Antlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlandı. Bu antlaşmaya göre, Sırbistan, Romanya ve Karadağ bağımsız birer devlet olacaktı. Karadağ’ın toprakları, Antivari ve Dulcigno limanları verilmek suretiyle Adriyatik Denizi’ne kadar uzanacaktı. Sırbistan; Niş Kalesi, Drina Vadisi ve Küçük Zvornik’i alacaktı. Romanya, Beserabya bölgesini Ruslara terk edecek, buna karşın Dobruca’yı alacaktı. Bulgaristan, Osmanlı Devleti’ne vergi ödeyen özerk bir prenslik haline gelecekti. Ayrıca, Rusya ve Avusturya’nın kontrolünde olmak üzere Bosna-Hersek’te; Yanya, Teselya ve Rumeli’nin diğer Hıristiyan bölgelerinde ve ayrıca Doğu Anadolu’da Ermenilerin yaşadığı yerlerde ıslahat yapılacaktı. Ermeniler, Kürtlere ve Çerkezlere karşı korunacaktı. Osmanlı Devleti, Rusya’ya 1 milyar 410 milyon ruble savaş tazminatı ödeyecekti. Ancak, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu mali sıkıntı nedeniyle Rusya bunun 1 milyar 110 milyon rublesinden vazgeçiyor, buna karşılık Kars, Ardahan, Batum başta olmak üzere Osmanlı egemenliğindeki bazı topraklar Rusya’ya geçiyordu.

Bunların yanı sıra, belirtilmeli ki, Ayastefanos Antlaşması’nın Ermenilere dönük 16.maddesi, Ermeni sorununun uluslararası bir nitelik kazanması açısından önemlidir.

Antlaşma şartlarından da anlaşıldığı gibi, Ayastefanos Antlaşması, Osmanlı Devleti için çok ağır şartlar içermektedir. Zira, bu antlaşmayla Osmanlı Devleti sadece Balkanlardaki topraklarının büyük bir kısmını kaybetmekle kalmıyor, Anadolu’daki topraklarından da önemli şehirleri Ruslara bırakıyordu.

Ancak, Rusya’nın antlaşma sonucunda ulaştığı sınırlar ve elde ettiği geniş nüfuz, şark meselesi çerçevesinde Avrupa coğrafyasındaki siyasi dengeyi tek taraflı olarak altüst etmişti. Bölgedeki Rus hâkimiyet ve etkinliğinin bu derecede artmasından en büyük zararı görecek devletler ise İngiltere ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu idi. Bu iki büyük devletin girişimiyle, 13 Haziran 1878’de Berlin’de uluslararası bir kongre toplandı ve nihayetinde Berlin Antlaşması imzalandı.

Belirtilmeli ki, Rusya’nın güneye, yani Akdeniz’e inmesi, birinci derecede İngiltere’nin çıkarlarını etkilemekteydi. Eğer Ruslar Akdeniz’e inerlerse, İngiltere’nin Uzakdoğu ve Ortadoğu’ya giden stratejik yolları tehlikeye girecek ve İngiliz menfaatleri büyük zarar görecekti. Bu tarihe kadar İngiltere, Rusya’nın güneye inme siyasetinin önündeki en büyük engel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu görüyordu. Bu nedenle İngiltere, 93 Harbi’ne kadar, 19.yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünden, yani statükonun korunmasından yana bir politika izlemiştir.

Ancak, Ayastefanos Antlaşması ile Ruslar, Balkanlar ve Boğazlara yerleşme ve buralarda geniş nüfuza sahip olma konusunda önemli bir fırsat yakaladığı gibi, Ege Denizi’ne kadar ulaşan Bulgar prensliği sayesinde, Akdeniz’e inmek açısından da avantajlı bir konum elde etmiştir. Bu durum ise İngiltere’nin çıkarlarıyla çelişmektedir. Bu gelişmeler, İngiltere’yi gelişmelere müdahale etme noktasında harekete geçirmiştir. Ancak, İngiltere, artık, Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü destekleme siyasetini bir kenara bırakacaktır. Bunun yerine, İngiltere, bundan sonra, Osmanlı topraklarına kendisi yerleşme siyasetini takip edecektir.

Bu yeni siyasetin ilk tezahürü, İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında 4 Haziran 1878 tarihinde yapılan bir antlaşmada ortaya çıkar. Antlaşmaya göre, İngiltere muhtemel bir Rus saldırısına karşı Osmanlı Devleti’ne askeri yardımda bulunacak, ancak bunun karşılığında da Kıbrıs’ın yönetiminin kendisine bırakılmasını isteyecektir. Ayrıca, bu antlaşmayla, Osmanlı Devleti, topraklarındaki Hıristiyanlarla ilgili olmak üzere Avrupa devletleri tarafından belirlenecek reformları yapmayı da taahhüt ediyordu. Böylelikle, Kıbrıs İngilizlere devredilmiş oldu

Berlin Kongresi ve Avrupa Diplomasisi

Berlin Kongresi 13 Haziran 1878 tarihinde toplanmıştır. Osmanlı Devleti’nin konferanstan temel beklentisi, Ayastefanos Antlaşması’nın şartlarının hafifletilmesidir. Berlin’de toplanan ve bir ay süren kongrenin sonunda 13 Temmuz 1878’de Berlin Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre, Ayastefanos Antlaşması’ndan sonra ortaya çıkan büyük Bulgaristan’ın toprakları önemli ölçüde daraltılıyordu. Bosna ve Hersek, geçici olarak Avusturya’nın idaresine bırakılıyordu. Osmanlı Devleti Karadağ’ın bağımsızlığını tanıyacak, fakat Karadağ’ın sınırları Osmanlı Devleti lehine küçültülecekti. Sırbistan ve Romanya’nın bağımsızlıkları Osmanlı Devleti tarafından tanınacaktı. Ayrıca, Osmanlı Devleti Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde ıslahat yapmayı ve ayrıca Ermenileri Kürt ve Çerkezlere karşı korumayı da taahhüt ediyordu.

Berlin Antlaşması, getirdiği sonuçlar açısından, 19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki siyasi ve askeri gelişmeleri doğrudan etkilemiştir. Antlaşma ile ortaya çıkan yeni düzen I. Dünya Savaşı’na giden yolu da hazırlamıştır. Belirtilmeli ki, Berlin Antlaşması ile Osmanlı Devleti, dağılma ve parçalanma döneminin en çalkantılı safhalarından birine girmiştir. Bu konuda, o döneme kadar Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünden yana olan İngiltere’nin politikasının değiştiği görülür. İngilizler, Osmanlı Devleti’nin artık bir dağılma dönemine girdiğini ve toprak bütünlüğünü korumaya çalışmanın anlamsız olduğunu düşünmektedirler. Nihayet İngiltere, Kıbrıs (1878) ve Mısır (1882) örneklerinde olduğu gibi, Uzakdoğu’daki sömürgelerine giden yolları bizzat kendi kontrol altına almak suretiyle, geleneksel politikasındaki değişimi açık bir şekilde göstermiştir.

Bundan sonraki süreçte, Osmanlı dış politikasında İngiltere’den boşalan yeri ise Almanya doldurmaya başlayacaktır. II. Abdülhamid’in dış politikada uyguladığı “denge siyaseti”nin de bir sonucu olarak, İmparator II. Wilhelm döneminde, 1890’lardan itibaren belirgin bir Osmanlı-Alman yakınlaşması kendisini gösterecektir.

Berlin Kongresi ve Antlaşması’yla Ortaya Çıkan Sorunlar

Avrupa devletleri, Berlin Antlaşması’yla kendi menfaatlerini sağlamaya çalışmıştı. Buna karşılık, Berlin Kongresi’nin kararları Osmanlı Devleti’ni tatmin etmediği gibi, ciddi sorunlarla da karşı karşıya bırakmıştır. Başka bir deyişle, Kongrenin bazı kararları kısa süre sonra ortaya çıkacak sınır sorunları için de birer neden teşkil etmiştir.

Bu sorunlardan biri, Karadağ sınırıyla ilgilidir. Berlin Antlaşması’yla Karadağ bağımsızlığını kazandığı gibi, halkının çoğunluğu Müslüman ve Arnavut olan Gosina ve Plava nahiyeleri de yine Karadağ’a bırakılmıştı. Aynı antlaşmada, Kalamas ve Salamarya nehirlerinin oluşturduğu hatta kadar olan yerler ise, Osmanlı Devleti ile anlaşması şartıyla Yunanistan’a vaat edilmişti. Fakat bu bölgede yaşayan halkın çoğunluğu Rum, Ulah ve Hıristiyan Arnavutlardan oluştuğu gibi, Yunanistan’ın talep ettiği Yanya’da Müslüman Arnavutlar ve Teselya’da da Türkler meskun idi. Yunanistan’a vaat edilen Kalamas-Salamarya hattının belirlenmesi durumunda Yanya şehrinin hangi devlete ait olacağı konusu belirsiz bir hal alıyordu. Bu gelişmeler, Arnavutlar ile Karadağlıların zaman zaman çatışmalarına neden oldu. Berlin Antlaşması’nı imzalayan devletler, devreye girerek, Antlaşma’da belirlenen yerlerin Karadağ’a verilmesi konusunda Osmanlı Devleti’ne bir nota verdiler ve sorun bu yolla çözüldü.

Bu sorunlardan biri, Karadağ sınırıyla ilgilidir. Berlin Antlaşması’yla Karadağ bağımsızlığını kazandığı gibi, halkının çoğunluğu Müslüman ve Arnavut olan Gosina ve Plava nahiyeleri de yine Karadağ’a bırakılmıştı. Aynı antlaşmada, Kalamas ve Salamarya nehirlerinin oluşturduğu hatta kadar olan yerler ise, Osmanlı Devleti ile anlaşması şartıyla Yunanistan’a vaat edilmişti. Fakat bu bölgede yaşayan halkın çoğunluğu Rum, Ulah ve Hıristiyan Arnavutlardan oluştuğu gibi, Yunanistan’ın talep ettiği Yanya’da Müslüman Arnavutlar ve Teselya’da da Türkler meskun idi. Yunanistan’a vaat edilen Kalamas-Salamarya hattının belirlenmesi durumunda Yanya şehrinin hangi devlete ait olacağı konusu belirsiz bir hal alıyordu. Bu gelişmeler, Arnavutlar ile Karadağlıların zaman zaman çatışmalarına neden oldu. Berlin Antlaşması’nı imzalayan devletler, devreye girerek, Antlaşma’da belirlenen yerlerin Karadağ’a verilmesi konusunda Osmanlı Devleti’ne bir nota verdiler ve sorun bu yolla çözüldü.

Bir başka problem, Girit konusundadır. Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları, Girit’e özerklik veren 1868 nizamnamesinin adada kesin olarak uygulanacağını karara bağlamıştır. Böylece Osmanlı Devleti adanın yönetimi konusunda inisiyatifi Avrupa devletleriyle paylaşmış ve onlara karşı taahhüt altına girmiştir. Savaşın sonuçlarından yararlanmak isteyen Yunanistan’ın kışkırtmasıyla, 1878’de Girit’te ayaklanmalar baş gösterince, Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti’nden Berlin Antlaşması’yla tespit edilen şartların yerine getirilmesini istedi. Meselenin büyümesini istemeyen Osmanlı hükümeti ise isyancılarla bir sözleşme imzaladı. 23 Ekim 1878 tarihli bu anlaşmanın adı Halepa Misakı’dır. Halepa Misakı, 1868 tarihli nizamnamedeki özerkliğin ve mahalli yetkilerin genişletilmesini öngörüyordu.

Berlin Antlaşması’yla ortaya çıkan sorunlardan bir diğeri Boğazlar konusundadır. Antlaşma’nın 63. Maddesine göre, 1856’da imzalanan Paris Antlaşması ve 1871’de yapılan Londra Boğazlar Sözleşmesi’nin getirdiği statüko aynen devam edecekti.

Berlin Antlaşması’nın 61. Maddesi’yle Ermeni meselesi uluslararası bir sonun haline gelmiştir. Bu maddeye göre, Osmanlı Devleti’nin Ermenilerin yaşadığı bölgelerde ıslahat yapması ve büyük devletlerin bu ıslahatlara nezaret etmesi ilkesi kabul edilmiştir. Bu antlaşmadan sonra Ermeniler, işi silahlı mücadeleye dökmüşlerdir. Öncelikle, Ermeni Patrikhanesi etrafında olmak üzere yoğun bir örgütlenmeye girişmişlerdir. Bu süreçte, Ermeniler, birçok siyasi ve sosyal amaçlı dernek, cemiyet ve parti kurdular. Ermenilerin amacı vilayat-ı sitte denilen altı doğu ilinde özerk bir yönetim kurmaktı. İngiltere, Rusya ve Fransa, Osmanlı hükümetine verdikleri 11 Mayıs 1895 tarihli memorandum ile Berlin Antlaşması’nda öngörülen ıslahatların yapılmasını istediler. Memorandum hükümet tarafından reddedilmişse de, isteklerin yerine getirilmesi amacıyla 30 Eylül 1895’te Babıali’de büyük bir yürüyüş gerçekleşti. Avrupa devletlerinin baskıları sonucunda II. Abdülhamit, 1895 yılında, genel bir ıslahat programını kabul etmek zorunda kaldı. Buna göre, genel af ilan edilecek, bölgeye bir umumi müfettiş gönderilecek ve Hıristiyanlar’dan vali ve mutasarrıflar seçilecekti.

Son olarak, Bosna-Hersek, Berlin Antlaşması ile Avusturya-Macaristan’ın himayesine bırakılıyordu. Berlin Kongresi’nde bu durumun şartları konusunda bir karar alınmadığından konu, iki devlet arasındaki müzakerelere bırakılmıştı. Bundan sonraki süreçte, Bosna-Hersek’in devrini mümkün olduğunca geciktirmek isteyen Osmanlı Devleti, oyalayıcı bir tavır sergilemiştir. Ancak, Avusturya-Macaristan bu oyalayıcı tavra karşılık bölgeyi işgal etmiştir. İşgalin tamamlanmasından yaklaşık altı ay sonra, iki devlet arasında Bosna-Hersek meselesi konusunda nihai bir antlaşma yapıldı. 21 Nisan 1879 tarihli bu antlaşmaya göre, Osmanlı padişahının işgal edilen bölgedeki egemenlik haklarının aynen devam ettiği kabul ediliyordu. Ayrıca, hutbelerde padişahın adı halife sıfatıyla okunacaktı. Bu resmi egemenlik haklarına rağmen, 1908’de bölgenin Avusturya-Macaristan tarafından kesin ilhakına kadar geçen dönemde, BosnaHersek fiilen Avusturya tarafından yönetilmiştir. Diğer yandan, tıpkı İngiltere’nin Kıbrıs’a yerleşmesinde olduğu gibi, Bosna-Hersek’teki işgal ve yönetim geçici olmamış ve burası II. Meşrutiyet’in ilanından sonra doğrudan Avusturya’nın toprağı haline gelmiştir. Bu durum, Avrupalı büyük devletlerin o dönemde yürüttüğü emperyalist ve yayılmacı politikalara tipik bir örnek oluşturmaktadır.