Ünite 8: Borç İlişkisinin Üçüncü Kişilere Etkileri ve Borcun Sona Ermesi

Borç İlişkisinin Üçüncü Kişilere Etkisi

Üçüncü kişinin fiilini üstlenme, üstlenen ile alacaklı arasında akdedilen bir sözleşmedir. Bu sözleşme ile taraflar, sözleşmenin dışında kalan üçüncü bir kişinin belirli bir fiili ya da edimi ifası ile ilgili tehlike (riziko) konusunda anlaşma yaparlar.

Üçüncü kişinin fiilinin üstlenilmesinden söz edebilmek için;

  • Alacaklı ile üçüncü kişinin edimini üstlenen (borçlu) arasında geçerli bir borç ilişkisi mevcut olmalı,
  • Bu ilişkide borçlu tarafından alacaklıya karşı üçüncü bir kişinin fiili üstlenilmiş olmalı,
  • Aynı alacaklı ile fiili üstlenilen üçüncü kişi arasında mevcut ya da kurulması beklenen bir borç ilişkisi bulunmalıdır.

Burada üstlenilen, üçüncü kişinin edimini ifa etmemiş olması hâlinde doğacak zararların tazminidir. Bu bir anlamda, alacaklı için gerçekleşmesi olası bir zarar tehlikesinin (rizikosunun) üstlenence güvence altına alınmış olmasıdır. Bu anlamda, üstlenen, gerçekte üçüncü kişi borçlunun edimini ifa etmeyi değil, alacaklıya karşı bizzat üstlendiği “güvence” borcunu yerine getirmektedir.

Üçüncü kişinin fiilinin üstlenilmesi bir borcun üçüncü kişi tarafından ifası, borcun üstlenilmesi, borca veya sözleşmeye katılma ya da sözleşmenin devri değildir.

Üçüncü kişinin fiilinin üstlenilmesi ile bir borcun üçüncü kişi tarafından ifası arasında bir karşılaştırma yapılacak olursa şu farklar saptanabilir:

  • Üçüncü kişi tarafından ifa, ifada bulunanın borçlusu olmadığı bir edimi ifa etmesidir. Oysa üçüncü kişinin fiilini üstlenmede, üstlenen, bizzat borçlandığı edimi ifa eder.
  • Üçüncü kişi tarafından ifada, üçüncü kişi, borçlunun kişiye sıkı sıkıya bağlı olanlar dışındaki konusu para olan ya da olmayan her tür borcunu ifa edebilir. Üstlenenin borcu ise her durumda para borcudur.
  • Üçüncü kişinin ifa yoluyla alacaklıyı tatmininde halefiyet ile güçlendirilmiş bir rücu gündeme gelebilir iken üçüncü kişinin fiilini üstelenenin tazminat borcunu ifa yoluyla alacaklıyı tatmin etmesi sonucunda -basit rücu gündeme gelebilirse de- böyle halefiyetle güçlendirilmiş bir olanak söz konusu değildir.

Üçüncü kişi yararına sözleşmede de borçlu ve alacaklı sözleşmenin taraflarıdır. Yalnız bu sözleşmede borçlunun borçlandığı edim, sözleşmeye taraf olmayan üçüncü kişiye ifa edilmektedir. Üçüncü kişi, alacaklının ifayı kabul yardımcısı olmadığı gibi temsilcisi de değildir. Tersine sözleşmeye taraf olarak alacaklı görünen kişi de üçüncü kişinin ifa yardımcısı ya da temsilcisi sayılmaz.

Taraflar arasındaki anlaşmayla, alacaklının borcun kendisine ifa edilmesini istemeye yetkili olduğu borçlunun da borcu kendisine ifa etmekle yetkili ve yükümlü olduğu bir üçüncü kişiye ifayı kabul yetkisi veren sözleşmeye gerçek olmayan (eksik) üçüncü kişi yararına sözleşme denilmektedir.

Üçüncü kişi, alacak üzerinde genel olarak tasarruf yetkisi, özel olarak da borcun ifasını doğrudan borçludan isteme hakkı sahibi değildir. Sözleşmenin bu görünümünde, üçüncü kişiye, sadece borçlanılan yarardan yararlanıcı, yararı (alacağı) kabule yetkili kişi konumu sağlanmaktadır. Aslında, yararı kabule yetkilendirme dahil olmak üzere sözleşmenin sağladığı tüm yetkileri kullanmada söz sahibi olan tek kişi alacaklıdır.

Bir sözleşmeden doğan alacağın doğrudan doğruya borçludan ifasını isteme yetkisini (doğrudan talep hakkını) üçüncü kişiye veren anlaşmaya gerçek (tam) üçüncü kişi yararına sözleşme denilmektedir. Hayat, kaza, mali sorumluluk sigortaları gibi özel sigorta sözleşmeleri bunun için örnek oluşturmaktadır.

Genel Olarak Borcun Sona Ermesi

Borcun sona ermesi, esas olarak dar anlamda borcun sona ermesidir. Sözleşmeyi sona erdirme (ikale) sözleşmesi, dönme, fesih ve geri alma gibi sözleşmesel borç ilişkilerini sona erdirme olanaklarından ifa, ibra, yenileme gibi münferit borcu sona erdiren sebeplerden söz edilebilir.

Borcun sona ermesinin genel etkilerine bakınca;

  • Asıl borç sona erince ona bağlı olan faiz, kefalet gibi fer’i hak ve borçlarda kendiliğinden sona erer. Bu kuralın dışında kalan taşınmaz rehniyle güvence altına alınmış ya da kıymetli evraka bağlanmış alacaklarda ve konkordatoda özel hükümler bulunmaktadır.
  • Bazen fer’i borçlar ortadan kalktığı hâlde asıl borç sona ermez.
  • Taraflarca ceza koşulunu ortadan kaldıran bir ibra anlaşması yapılmış olsa bile asıl borç varlığını korur.
  • Teslimi şart taşınır rehninde, rehinli alacaklı taşınırın zilyetliğini kaybetmiş ya da taşınır yok olmuşsa rehin hakkı da ortadan kalkar fakat alacak varlığını ve hükmünü sürdürür.

Borcun tipik sona erme sebebi olan ifa, borç ilişkisinin ya da borcun doğal ve temel amacı ve başlıca hükmüdür. Borç ilişkisi, sırf ifa edilsin diye oluşturulur. İfa bir yandan alacaklıyı hak ettiği alacağına kavuşturmakla onu tatmin eder; öte yandan da borçluyu yüklenmiş olduğu edim yükümünden kurtarmakla onun borcunu söndürüp düşürmekle onu rahatlatır.

Alacaklı ile borçlu arasında kurulan ve amacı borçluyu ifası mümkün borcundan tam ya da kısmen kurtarmak olan sözleşmeye ibra denir.

İbra, ifa mümkün ve alacaklı edimi elde etmemiş olmasına rağmen borcu tamamen ya da kısmen ortadan kaldıran, böylelikle malvarlığını doğrudan ve kesin olarak etkileyen bir sözleşme niteliğinde olduğundan bir tasarruf işlemidir.

İbra sözleşmesinin kurulması ile borç, ibra kapsamında sona erer. Daha açık deyişle, borcun bir kısmı ibra edilmişse ibra edilmiş kısım sona ererken kalan kısımda borç devam eder. Borç tüm kapsamıyla ibra edilmişse artık borç tamamen ortadan kalkar. Bu yüzden, ibranın tasarruf işlemi olduğu kabul edilir. İstisnalar dışında asıl borca bağlı olan feri borçlar da sona erer. İbra sözleşmesiyle herhangi bir borç kaynağından doğan münferit bir borcun tamamen ya da kısmen ortadan kaldırılması söz konusudur.

İbranın, tek taraflı bir işlem ve hak sahibi için bir yetkinin kullanılması niteliğinde olan feragatten (vazgeçmeden) ayırt edilmesi gerekir:

– Bunların her ikisi de tasarruf işlemi niteliğindedir ve her ikisi de üzerinde tasarruf edilebilir hakları ortadan kaldırmaya hizmet eder. Bununla birlikte, ibra bir sözleşme olarak her iki tarafın da irade açıklamalarıyla katılımını gerektirirken, feragat ise kural olarak tek taraflı bir işlemdir.

Karşılaştırılacak olursa sulh sözleşmesi ve ibra arasında da benzerlik ve farklılıklara rastlanabilecektir:

– Sulh sözleşmesinde, taraflar karşılıklı olarak birbirlerine ödün vererek -üzerinde tasarrufta bulunabilecekleriherhangi bir uyuşmazlığa son veren bir anlaşma yaparlar. İbra sözleşmesi ise birlik (dernek, ortaklık) ilişkilerinde yetkili kurulların ibrasından söz edilen haller bir yana bırakılacak olursa yalnız borçlarla ilgilidir. O halde her sulh sözleşmesi ibra, her ibra sözleşmesi de sulh sözleşmesi sayılmaz. Her sulh sözleşmesi, edimin kapsamıyla ilgili olmaz; yani borcu tam ya da kısmen sona erdirmez.

Yeni bir borç oluşturmak suretiyle eski borcun sona erdirilmesi konusunda taraflar arasında yapılan açık anlaşmaya yenileme denir.

Yenilemenin söz konusu olması için varlığı sona erdirilecek mevcut bir borç bulunmalıdır. Bu borcun kaynağı önemli olmayıp geçerli bir borç olması gerekir. Çünkü, geçersiz bir borcun yenilemesi olmaz. Yalnız borçlu iptal edilebilir bir işlemden doğan borcunun bu niteliğini bildiği hâlde yenileme anlaşması yapmışsa iptal hakkından vazgeçmiş sayılmaktadır. Keza, bir yeni borç meydana getirilmiş olmalıdır. Yeni doğmuş olan borcun eski borçtan farklı olması şarttır.

Yenilemede farklılık, aynı taraflar arasında anlaşmayla hukuksal sebep veya borcun konusunda sonradan yapılan değişiklikle yaratılan farktır. Aynı taraflar arasındaki hukuksal ilişkinin konusunu değiştirmeksizin yalnız hukuksal sebebini değiştirerek yenileme, yaygın olarak başvurulan bir uygulamadır. Gerçekten, örneğin taraflar ücret borcunu ödünç borcuna dönüştürmüş iseler tarafları ve konusu (para) aynı ve fakat hukuksal sebebi değiştirilmiş olan bir yenilemeden söz edilecektir.

Yenileme, tarafların yenileme iradelerinin açıkça anlaşılabilir olmasını gerektirir. Tarafların açık bir anlaşması bulunmadıkça “Özellikle mevcut borç için kambiyo taahhüdünde bulunulması veya yeni bir alacak senedi ya da yeni bir kefalet senedi düzenlenmesi… yenileme sayılmaz.” (TBK 133/II)

Yenileme sözleşmesiyle eski borç ortadan kalkar, yerine yeni borç geçer. Yeni borç eski borçtan tamamen bağımsız olduğundan, eski borcu sakatlayan sebepler ve eski borçla ilgili itiraz ve defiler yeni borçta ileri sürülemez. Yeni borcun doğması ile zamanaşımı da yeniden işlemeye başlar. Üstelik önceki borcun zamanaşımı süresi ne olursa olsun yeni zamanaşımı her durumda on yıldır.

Alacaklı ve borçlu sıfatlarının birleşmesi: Borçlunun sonradan alacaklı sıfatını kazanarak şahsında bu iki sıfatın toplanması borcu sona erdirir (TBK 135). Burada da yan borçlar ve ferî haklar da asıl borçla birlikte sona ermektedir. Fakat bunun taşınmaz rehni ve kıymetli evraka ilişkin istisnaları bulunmaktadır (TBK 135/III). Birleşmenin geçmişe etkili olarak ortadan kalkması olasıdır. Bu olasılıkta, borç, sanki hiç sona ermemiş gibi, varlık ve hükmünü sürdürür; kaldığı yerden hukuksal yazgısını yaşamaya devam etmiş sayılır.

Kusursuz ifa imkansızlığı: Sözleşmenin kurulmasından sonra ve fakat ifasından önce tarafların sorumlu tutulamayacağı sebeplerle borcu ifa imkânının tamamen ya da kısmen ortadan kalkmasına kusursuz ifa imkânsızlığı denmektedir. Kusursuz ifa imkânsızlığından söz edebilmek için şu koşullar aranmalıdır:

  • İmkânsızlaşma sonradan fakat borcun ifa zamanı gelmeden önce ortaya çıkmış olmalıdır. Bu bakımdan, bu imkânsızlığı sonraki imkânsızlık olarak adlandırabilmekteyiz.
  • İfada imkânsızlaşma meydana gelmelidir. Bu anlamda imkânsızlık, sadece taraflar için değil, herkes için borcun ifası imkânının ortadan kalkmasıdır.
  • Ancak objektif, yani herkes için geçerli tutulabilecek bir ifa imkânsızlığına borcun sona ermesi sonucu bağlanmaktadır. Bu anlamda, borçlunun etki ve sorumluluk alanının tamamen dışından kaynaklanan deprem, su baskını, yıldırım düşmesi gibi mücbir sebep niteliği taşıyan olaylar ile savaş, iç karışıklık, ayaklanma, genel grev ya da benzeri toplumsal olaylar ile taraf anlaşmalarıyla mücbir sebep olarak kararlaştırılan olaylar bu koşulu karşılamaktadır. Buna karşılık, subjektif imkânsızlıkta borç, başkası tarafından hâlâ ifa edilebilir fakat borçlu açısından (subjektif) ifa imkânsızlığı vardır. Bu durumun borçlu için yalın bir ifa güçlüğü yarattığı ve sözleşmenin hükümlerini doğurmaya devam ettiği kabul olunur. O hâlde, subjektif ifa imkânsızlığı meydana geldiğinde esas itibariyle borcu sona erdirmez. Böylelikle subjektif imkânsızlık borçluyu borçtan kurtarmaz, borçlunun sorumluluğu devam eder.

Borcun tamamının değil, bir kısmının ifasının imkânsız hâle gelmesine kısmi imkânsızlık denmektedir. Kusursuz kısmî ifa imkânsızlığı hâlinde, borcun sadece imkânsızlaşan kısmı sona ermektedir. Fakat borç, kalan kısım üzerinde devam eder. Demek oluyor ki borç ilişkisi ve borç ayakta tutulmaktadır; dolayısıyla hâlâ borçlu borçludur, alacaklı da alacaklıdır. Bu yüzden, borçlu, kalan kısmı ifa etmekle yükümlü olduğu gibi: alacaklı da borç -kapsamı dışında- her bakımdan borca uygun olan ifa önerisini geri çeviremez.

Birbirine karşılıklı ve aynı cinsten muaccel borçları bulunan iki kişiden birinin diğerine tek taraflı irade açıklamasıyla borçların az olan tutarında sona erdirilmesine takas (ödeşme) denir.

Takas ile trampa (mal değişimi) farklı kavramlardır:

  • Takas, yenilik doğuran bir haktır. Yenilik doğuran hakların hükümlerine tabidir. Trampa ise bir sözleşmedir ve sözleşmelerin hükümlerine tabidir.
  • Takas, tek taraflı varması gereken bir irade açıklaması ile kullanılmaktadır. Trampa ise her sözleşme gibi iki taraflıdır ve taraflar arasında bir uyuşum gerektirir.
  • Takas, borcu sona erdiren bir sebeptir. Oysa trampa borç doğuran bir kaynaktır.
  • Takas konu bakımından özdeş alacaklara ilişkin kullanılabilen bir hak iken trampada değişime konu malların özdeşliği aranmaz.

Takas için borçların karşılıklılığı, özdeşliği, muaccel olması, tek taraflı takas açıklamasında bulunulması gerekmektedir. Bunların dışında borçların takasa elverişliliği, takastan feragat edilmemiş olması gibi hususlar açısından da takas mümkün olmalıdır.

Takas, karşılıklı borçları, az olanı kapsamında sona erdirir. Yenilik doğuran hak olan takas açıklaması karşı tarafa varınca derhâl etkisini doğurur. Böylelikle taraflardan birinin diğerinden 100 TL’lik alacağı ve kendisinin diğerine 50 TL’lik borcu var ise bu kişi takas hakkını kullanınca alacağı 50 TL’ye inecek; 50 TL’lik borcu da sanki fiilen ifa edilmiş gibi ortadan kalkacaktır. Gerçekten de ifa edilmiş gibidir çünkü bu kişinin alacağının da 50 TL’si ortadan kalkmıştır. Takasın etkisi, taraflar aksini kararlaştırmış değilse takasın yapılabileceği anda gerçekleşir. Bu, takasın, takas hakkının kullanılması anından geriye etkili olması anlamına gelmektedir. Bu sayede, takasla, her bir alacak takasın yapılabileceği en erken anda daha az olanı kapsamında sona ermiş olmaktadır.

Zaman tüm hukuksal ilişkiler üzerinde şu veya bu biçimde etkide bulunmaktadır. Zamanaşımı ise eşya hukukunda belirli koşullarda ayni hakları kazandırıcı etki gösterirken, -kimi başka alanlarda da olduğu gibi- borçlar hukukunda hak kaybettirici bir etkiyle kendini göstermektedir. Borçlar hukukundaki bu etki, alacak hakkının kaybı olarak değil, alacak hakkının içerdiği istem (talep) hakkının kaybıdır.

Tam bir ifadeyle, borç ilişkileri alanında bir borcun muaccel olduğu tarihten itibaren yasada öngörülen belirli bir sürenin geçmiş olması durumuna dayanan, alacaklının alacağı talep, dava ve icra yoluyla takip hakkını sürekli olarak engelleyen savunmaya zamanaşımı denilmektedir. Zamanaşımı gerçekte borcu kendiliğinden sona erdirmez fakat savunma olarak ileri sürüldüğünde alacağın istenebilirliğini ve dava ve icra yoluyla takip edilebilirliğini sürekli olarak ortadan kaldıran bir olaydır. Bir benzetme yapılacak olursa zamanaşımı savunmasının, alacağı öldürmemekte, fakat felç etmekte olduğu söylenebilir.

Zamanaşımından yararlanmak için zamanaşımına tabi bir borç bulunmalı, bu borç muaccel olmalı ve muacceliyet anından itibaren belirli bir süre geçmiş olmalıdır. Zamanaşımının alacaklı yönünden, onun alacağını borçludan talep ve dava yetkisini kaybetmesi hükmü vardır. Zamanaşımı alacak hakkını değil, sadece talep ve dava yetkilerini ortadan kaldırdığından alacak devam eder. Ne var ki bu durumda borçlu zamanaşımı def’ini kullanarak borcu ifadan kaçınma yetkisi kazanmaktadır.

Bu def’i niteliğinden dolayı borçlu zamanaşımını ileri sürmezse yargıç kendiliğinden göz önüne alamaz. Borçlu zamanaşımı def’ini kullanmış olmasına rağmen yine de borcu ifa etmişse bu, borcun ifasıdır. Böyle bir ifaya, bağışlama ya da sebepsiz zenginleşme hükümleri uygulanamaz. Asıl alacak zamanaşımına uğramışsa ona bağlı olan fer’i haklar, örneğin faiz, ceza koşulu ya da diğer alacaklar da zamanaşımına uğramış olur.