Ünite 4: Birey-Toplum-Devlet İlişkisi

Giriş

Modern dönemin siyaset anlayışına “devlet” kavramı damgasını vurur. Tüm kavramlar gibi “devlet” kavramı da farklı tarihlerde farklı içeriklerle beslenerek değişim gösterir. Bu nedenle “devlet” kavramını tarihsel, kültürel ve ideolojik belirlenmişliklerimizden sıyrılarak açıklamak olanaklı değildir. Modernliğin bir ürünü olan “devlet” kavramının tanımını yapmanın gereksiz bulunmasına neden olan bir diğer sorun, postmodern eleştiriler ışığında, devletin uygulama alanındaki yetersizlikleriyle ilişkili olarak belirir. Postmodernizmin devlet yerine toplulukları siyasetin baş aktörü hâline getirme eğilimi sonucunda, devlet kavramına ilişkin her türden tanımlama çabası giderek gözden düşer.

Bu bölümde insanın önce var ettiği, sonra da kurtulmaya çalıştığı, kurtulamadığındaysa görmezden gelerek önemini azaltmaya çalıştığı bu bölümde insanın önce var ettiği, sonra da kurtulmaya çalıştığı, kurtulamadığındaysa görmezden gelerek önemini azaltmaya çalıştığı “modern devlet” kavramının tarihsel gelişim sürecine yer verilecek, ardından bireyler adına devleti sınırlama girişimleri anlatılacaktır. “modern devlet” kavramının tarihsel gelişim sürecine yer verilecek, ardından bireyler adına devleti sınırlama girişimleri anlatılacaktır.

Modern Devlet

Modern anlamıyla devlet görece olarak yeni bir olgudur. Modern devletin belirli bir toprak parçası üzerinde tek egemen oluşu, yani merkezi otoriteyi oluşturması, bununla bağlantılı ikinci bir özelliğini daha ortaya koyar.

Modern devlet belirli toprak parçası üzerinde egemen olmakla kalmaz; bu toprak parçası üzerindeki tüm sosyal ilişkileri de düzenler. O halde modern devletin merkeziliğini yalnızca belirli bir toprak parçası üzerindeki egemen güç oluşuna bağlamak, bizi hatalı bir sonuca götürür.

Bu durumda modern devleti, kendisinden önceki yönetim biçimlerinden ayırt eden iki temel özelliği ortaya çıkar: (1) Modern devlet merkezidir ve (2) birey ya da toplumla ilişkilerinde kapsayıcı nitelikte kurallar koyma yetkisine sahiptir.

Leviathan ya da Mutlak Devlet

Modern devlete ilişkin niteliklerin izleri her ne kadar daha eski tarihlere geri götürülebilse de, bu izlerin belirginleşmesi 17. ve 18. yüzyıllar içerisindedir. Leviathan’ ın doğuşuyla bir anlamda insanın devletle olan ilişkisindeki trajedisi de başlar. insan önce sınırsız güçle donatılmış mutlak bir iktidar yaratacak, daha sonra da bu iktidarı sınırlamaya çalışacaktır. Mutlak iktidarın temelleri, daha 16. yüzyılda Niccol Machiavelli tarafından atılır. Niccol Machiavelli (1469-1527) . İtalya’nın Şoransa kentinde dünyaya gelen Machiavelli, kentin hem cumhuriyet hem de tiranlık dönemini yaşamıştır. Cumhuriyet döneminde yazmanlık görevi alarak devlet memurluğu yapan Machiavelli, tiran ailesi olan Medicilerin yönetimi ele geçirmesi üzerine sürgüne gönderilmiştir. Ünlü eserleri Prens ve Titus Livius’un ilk On Kitabı Üzerine Söylevler ’i bu dönemde yazan Machiavelli, etkili görüşleriyle siyasal iktidarın laikleşmesine katkıda bulunur. Siyaset felsefesi tarihinde özel bir öneme sahip Machiavelli, Prens adlı eserinde mutlak devleti, Söylevler de ise idealindeki cumhuriyet yönetimini anlatır. Prensin siyasal erkini kendi fiziksel gücü temelinde meşrulaştıran Machiavelli, siyasal iktidarın meşruluğunu din dışında bir kaynağa dayandırarak, siyaset biliminin de kurucusu unvanını kazanır.

Machiavelli’nin izlerini takiben, egemenlik kavramını siyaset bilimine kazandıran Jean Bodin, siyasal düzen konusunda yalnızca iki seçenek sunar: ya mutlak egemenlik ya anarşi. Bu durumda anarşiye ve karmaşaya düşerek yok olmak istemeyen devletler, ister istemez mutlak monarkın egemen otoritesi etrafında bütünleşmek zorundadır.

Görüldüğü gibi hem Machiavelli hem de Bodin egemenlik kavramını monarkın şahsiyetiyle özdeş kılar. Nitekim bu anlayış en somut biçimde Fransa Kralı XIV. Louis’in 1655’teki parlamentoda yaptığı konuşmadaki şu sözlerinde ifade bulur: “Devlet Ben’im”. Dikkat edilirse XIV. Louis, devletin kendi mülkiyeti olduğundan değil, kendisinin varlığının bizzat Fransa olduğunu iddia etmektedir. Machiavelli ve Bodin’in görüşlerinde teorik altyapısı hazırlanmış olan devletle egemeni özdeşleştiren bu görüşe göre, bir devlette tek bir birey olduğunu ileri sürebiliriz; o da monarkın kendisidir. Bu açıdan mutlak monarşi içerisinde devlet ve birey ilişkisinden söz etmek imkânsızdır.

Hobbes’a göre devletin varoluş nedeni güvenliktir. “insanın insan için kurt” olduğu doğa durumunda doğa yasalarının güvenliği sağlayamaması, bireylerin aralarında imzaladıkları bir sözleşmeyle doğa durumuna son verip devleti kurmalarına neden olur.

Hem Machiavelli, hem Bodin hem de Hobbes’ta devletin egemenliği, kendisini oluşturan halkın egemenliğinden ayrı ve onlara üstün bir biçim kazanmıştır. Kendisini halkın iradesinden bağımsız ve üstün olarak ilan eden bir devlet, sınırsız bir gücü temsil eder. Devletin bireylerden üstün oluşu ve bireyler üzerindeki sınırsız güç uygulama kabiliyeti, sınırsız bir egemenlik, yasaları keyfice oluşturma ve keyfice oluşturulmuş bu yasalardan bağımsız olma niteliklerini de beraberinde getirir.

Mutlak devlet anlayışının izleri, 18. yüzyılda, birey aklına duyulan güvenin tazelendiği Aydınlanma çağının genel ruhuna aykırı olarak Hegel’de yeniden belirir. Hegel, devleti mutlak hakikat olarak tanımlarken, etik bir yaşama da ancak devlet aracılığıyla kavuşulabileceğini ileri sürer. Bu açıdan Hegel, bireylerin devlet dışında etik bir yaşam şansını bütünüyle yok etmekle kalmamış, devleti yurttaşlardan bağımsız kendinde bir iyi yaşam olarak değerlendirmiştir. Bu açıdan devlet-birey ilişkisinde Hegel, kuşkusuz devlete öncelik tanır. Başka bir deyişle devlet, kendinde bir amaçtır (Hegel 1991, s. 199).

Anayasal ya da Modern Devlet

Otorite iktidarı meşru kılan, iktidar ve zorbalık arasındaki çizgiyi belirleyen toplumsal rızadır. Yönetim biçimi her ne olursa olsun anayasal devlet, devlet iktidarının bireyler ve toplumun bütünü üzerinde uyguladığı gücün sınırlandırılmasını ifade eder. Devlet gücünün sınırını çizen bu anayasallığı n kaynağı ise, artık egemenliğin monarkın şahsı ya da devletin yüce gücü değil, halkın kendisinde olmasıdır. Bu açıdan anayasal devlette, egemenlik ilkesi değişmiştir. Nitekim Jean Jacques Rousseau, ünlü eseri Toplum Sözleşmesi’ nde “güçlü olan, gücünü bir hak haline, boyun eğmeyi ise bir görev haline getirmedikçe, asla sürekli efendi olarak kalacak kadar güçlü değildir” diyerek (Rousseau, 2004: 18); siyasal iktidarın varlığını, ancak yönetilenlerin rızasına dayalı olarak sürekli kılabileceğine dikkat çeker.

John Locke, doğal haklar kuramıyla iktidarın sınırlarını çizerek, anayasallılık düşüncesinin gelişimine katkı yapan düşünürlerin başında gelir. Locke’a göre devletin varlık nedeni doğal hakları korumaktır.

Hobbes, yöneticiyi muaf tuttuğu ve böylece mutlak yetkiyle donattığı toplum sözleşmesiyle yalnızca yöneten-yönetilen ilişkilerini belirler.

Özetle, Locke’un devlet anlayışıyla, mutlak egemenlik kuramları arasında iki temel farktan söz edilebilir: ilk olarak Locke, devleti, bireylerin doğal haklarını korumanın bir aracı olarak değerlendirir. Başka bir deyişle, devlete mutlak itaatin yerini, Locke’un siyaset felsefesinde, bireysel hak ve özgürlükleri koruma amacına yönelen bir devlet alır. Böylece mutlak devlet anlayışında kendisine yer bulamayan birey, modernliğin dünyasında siyasetin baş aktörü haline gelir.

Bireye Öncelik Veren Siyasal Kuramlar

20. yüzyılın başından bu yana siyaset felsefesine damgasını vuran kavram, “birey” kavramıdır. Özellikle liberal ideolojilerin birey kavramını savunmadaki başarısı, devlet ve toplumun egemen tanımının da bireyler açısından yapılmasına neden olur. Liberal kuramcılar açısından tek gerçeklik bireylerdir. Liberalizmin bireyin, her türden sosyal ve siyasal yapıdan önce geldiğine ilişkin inancı, birey anlayışının sıklıkla “soyut bireycilik” olarak tanımlanmasına yol açar. Bu nedenle liberal kuramcılar birey olmayla yurttaş olmayı keskin çizgilerle ayırt ederken, bireyin yurttaşlığını -Aristotelesçi gelenekte görüldüğü gibi- varoluşsal değil, seçime bağlı bir durum olarak değerlendirirler. Yurttaşlığın bir seçim sorunu hâline gelmesi, devletin özel bir sadakat odağı olmadığının da en açık göstergesidir.

Klasik Liberalizmde Devlet-Birey-Toplum İlişkileri

Liberalizme genel karakterini veren ilkelerin pek çoğu, klasik liberal görüşlerden kaynaklanır. Farklı ağırlıklarla da olsa hemen hemen liberal düşünürlerin tümünün eserlerinde beliren ortak bazı temalar söz konusudur. Klasik liberalizmin bireye ilişkin ayırt edici algısı, insanın bencil bir varlık olduğuna ilişkin Hobbesçu saptamaya dayanır. klasik liberal kuramın dayandığı faydacı ve iktisadi kuramlarla da desteklenir. Faydacılık: Ahlak bakımından doğru eylem ya da siyasetin toplumun üyelerine en büyük mutluluğu getiren eylem ya da siyaset olduğunu savunan görüş (W. Kymlicka 2004, s. 13). Faydacılara göre doğru eylem, insanın refahını arttıran eylemdir. Faydayı genel olarak arttıran bir eylem, bazı insanların tercihleriyle çatışabilir. Bu durumda faydacı bir siyaset anlayışının, çoğunluğun mutluluğunu sağlamaya yönelik bir siyaset algısı yaratması kaçınılmazdır. Ancak faydacı argümanların yarattığı bu çoğunlukçu demokrasi anlayışı, liberal kuramı, içkin ve aşkın eleştirilerin hedefi haline getirir. Klasik liberalizmin iktisat anlayışı üzerindeki en etkili isim hiç kuşkusuz Adam Smith’ tir.

Adam Smith, insan doğasına ilişkin rasyonalist ve liberal varsayımları kullanarak, liberal kuramın temel argümanlarından biri olan sınırlı devlet anlayışına, devletin sivil toplum üzerindeki rolü tartışması yoluyla katkıda bulunmuştur.

Sonuçta klasik liberaller özgürlük-eşitlik paradigmasında, seçimlerini birey özgürlüğünden yana kullanırlarken, devletin eşitlik adına bile müdahale etmesini onaylamayacaklardır. Klasik liberal kuramcıların hedefleri, bireylerin özel anlaşmalar yoluyla ilişkili oldukları ve ekonomik etkinliklerini yürüttükleri toplumsal alanı genişletmek, devletin müdahale alanını daraltmak ve bu yoldan bireylerin daha geniş bir toplumsal alanda iradi eylemlerinin artmasını sağlamaktır.

Eşitlikçi Liberalizmde Devlet-Birey-Toplum İlişkileri

Devlet ya da toplumun bireyler üzerinde herhangi bir ahlaki ya da siyasi müdahale gücünün bulunmadığı liberal kuramın eşitlik anlayışı, sıklıkla “fırsat eşitliği” ile ifade edilir. Fırsat eşitliği, yurttaşlar arasındaki siyasi ve hukuki eşitlikleri tanımayı gerektirirken, devletin dağıtımcı devlet olmasına karşı çıkıldığı için ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler çoğu kereler görmezden gelinir.

Liberalizmin özgürlük adına devletin her türden yeniden dağıtımını müdahale olarak değerlendiren bakış açısının adalet adına yarattığı sorunlar, 1970’te yazdığı A Theory of Justice adlı eserinde John Rawls tarafından giderilmeye çalışılır. Rawls faydacılığı eleştirerek, adaleti toplumsal yapının temeline yerleştirmeye çalışırken, aynı zamanda siyasete ahlaki bir içerik de yükler. Rawls’a göre liberal kuramın adaletli bir uygulaması, kuramın ancak haklar temelinde değerlendirilmesiyle olanaklı bir hal alır. Hakların uygulamada kullanılabilirliği ise, devletin yeniden dağıtımcı rolü üstlenmesini gerektirir.

Rawls’un felsefesiyle birlikte, liberal bireyci kuramın ahlaki sorunlarına, sosyal felsefe geleneğinin yöntemleriyle bakılabilmesinin yolu açılır. Bu açıdan Rawls bir liberal olmakla birlikte, adalet kuramı üzerine yorumları, toplumsal adaletin neliğine ilişkin izler taşır.

Devletsiz Birey: Libertelik

Robert Nozick Anarşi, Devlet ve Ütopya adlı eserinde 19. yüzyılın liberal ilkelerine geri dönmeyi önererek, devletin minimal ölçüde küçülmesi gerektiğini savunur. Nozick kaynakların devlet eliyle dağıtılmasının, bireyler aleyhine özgürlük yitimine yol açtığı iddiasıyla negatif özgürlük anlayışının en hararetli savunucularından biridir.

Nozick’e göre devletin üstlendiği yeniden dağıtımcılık rolü, ister istemez bireylerin seçim ve etkinliklerini etkileyecektir. Nozick’e “bireyci anarşizmin babası” unvanını kazandıran ve bir karşı-devrim niteliği taşıyan liberter siyaset anlayışı tam olarak hiçbir zaman uygulanmamıştır. İngiltere’de Thatcherism, Amerika’da ise Reganizm siyasetleri, 70’li ve 80’li yıllar boyunca, yeni-sağ olarak adlandırılan ve özünde muhafazakâr olan sosyal bir felsefe çerçevesinde, laissezfaire ekonomisini uygulamayı denemiştir.

Topluma Öncelik Veren Siyasal Kuramlar

19. yüzyılın endüstriyel gelişimlerinin sosyal ve ekonomik şartlara etkisi, bir yandan birey ve bireysel özgürlüğe derin bir inancı gündeme getirirken, peşi sıra eleştirilerini de sürükler. Liberalizmin kuramsal açıdan meşruluk kazandırdığı endüstriyel kapitalizm, burjuva bireylerinin giderek zenginleşmesini sağlarken, aynı toplumsal süreçte yeni bir sınıf olarak beliren işçilerin giderek yoksullaşmasına neden olur.

19. yüzyılın sonlarında ise liberal Batı Avrupa’da sendikalaşmanın, işçi partilerinin ve kulüplerinin yaygınlaşmasıyla, işçi sınıfı bazı haklar elde ederek endüstriyel toplumun bir parçası haline getirilmiştir. işçi haklarının giderek yaygınlaşması, sosyalist hareketin ikiye bölünmesine neden olur: bir yanda devrim yanlısı komünistler, diğer yanda ise reformist sosyalist ya da sosyal demokratlar.

Sosyalizm Ekseninde Devlet-Birey-Toplum İlişkileri

Her şeyden önce tıpkı liberalizmde olduğu gibi sosyalizmin de farklı değişkenleri olduğunu kabul etmek gerekir. Tek bir sosyalist hareketten söz edilemeyeceği gibi, devlet ve birey ya da artık sosyalizmin bağlamında işçi-yurttaş arasındaki gerilimli ilişkinin çözümüne dair tek bir öneri de söz konusu edilemez. Ancak yine de tüm sosyalizme ait değer, düşünce ve inanç kümesinin ortak bazı kavramlar ekseninde yükseldiği ileri sürülebilir.

Sınıf ayrımlarının nedeni kapitalist devlettir. Friedrich Engels’e göre sosyalizmin son aşaması olarak komünizme ulaşıldığında, devletin neden olduğu sınıf ayrımları ve çatışmaları ortadan kaldırılacağından, bu aşamada artık devlete ihtiyaç kalmayacaktı r. Sosyalistler için devletin anlamı, özellikle Karl Marx ve Friedrich Engels’in yazdıkları Komünist Manifesto’ da ortaya çıkar.

Devletsiz Toplum: Komünizm-Anarşizm

Komünist aşama her ne kadar Marx ve Engels’in eserlerinde dile getirilmiş olsa da, özellikle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde uygulanan biçimini kazanmasında Vladimir I. Lenin’in etkileri hissedilir. Marksist devlet kuramını ve proletaryanı n devrimdeki görevlerini ortaya koyduğu Devlet ve Devrim eserinde Lenin, komünist topluma ulaşmanın yolunun, geçiş sürecinde topluma kanaat önderliği yapacak olan proletarya diktatörlüğünden geçtiğini ileri sürerek, Öncü Parti kuramını ortaya koyar.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin komünizm uygulamasında Lenin kadar önem taşıyan bir başka isim ise Joseph Stalin’dir. Stalin geliştirdiği “tek ülke sosyalizmi” kuramında, uluslararası bir devrime ihtiyaç duyulmaksızın, her ülkenin kendi içinde komünizme geçebileceğini ileri sürer. Devletsiz toplum idealini kuramsal açıdan komünizmle paylaşan bir diğer ideoloji ise anarşizmdir. Liberaller, sosyalistler ya da muhafazakârlar, kendi ideolojileri içinde belirli bir ölçüde devlete yer açarlarken, anarşistler tümüyle devleti ortadan kaldırma amacı taşırlar.

Devlete Öncelik Veren Siyasal Kuramlar

Birey, toplum ve devlet gerilimli ilişkisinde, özellikle devletin bireylerden bağımsı z bir varoluşa sahip olduğunu düşünen filozoflar, devleti kendinde varlık olarak kurgulayarak, başlıca sadakat odağı haline getirirler. Bu düşünürlere göre devlet, bireylerin toplamından fazlasını ifade eden organik bir yaşam biçimidir. Organik toplum kuramı yine liberalizm ve sosyalizm gibi 19. yüzyılın bir ürünü olan milliyetçilikte ve ulus-devletle birlikte beliren Rousseaucu cumhuriyetçilikte asıl olarak kendisini gösterse de, kuramın kökenleri Aristoteles’te bulunabilir. Hem Aristoteles’in hem de Rousseau’nun görüşlerinde siyasal toplumun önceliğine mal edilmiş bu nitelikler, özellikle ulus-devletlerin kurulmasından sonra, siyasal toplumun taşıyıcısı olarak vurguyu devlete kaydıracaktır. Bu nedenle Hegel ve objektif devletin tüm savunucuları, devletin tarihte ve gelenekte evrimsel olarak oluştuğunu ileri sürerek onu, çıkarlar ya da doğal haklar gibi bireysellik kazandıran ilkelerden bağımsız olarak ele alırlar. Organik devletin savunucuları için devlet, liberal kuramların aksine, bireylerden bağımsız bir gerçekliktir. Başka bir deyişle, organik devlet savunucuları için devlet kavramı ontolojik bir gerçekliktir. Devletin olmadığı bir ortamın kaosa dönüşme tehdidi ve devletin ahlaki önceliği düşünüldüğünde, organik devlet savunucuları açısından devlet, başlı başına ortak iyi ve kendinde bir amaçtır.

Muhafazakârlık-Milliyetçilik Ekseninde Devlet-Birey-Toplum İlişkileri

Bir siyasal ideoloji olmamakla birlikte özellikle siyasi öğreti olarak milliyetçiliğin doğuşuna büyük ölçüde kaynaklık eden muhafazakârlık, tam da Aydınlanma döneminde, ancak Aydınlanma değerlerine bir tepki olarak doğar.

Muhafazakârlık, bir yanıyla bireyi toplumsal kurumlarla sınırlarken, diğer yanıyla az önce de sözü edildiği gibi- özellikle 20. yüzyılın başlarından itibaren, yeni-sağ liberallerinin de sığındığı bir dil haline de gelir. Yenimuhafazakârların ekonomik amaçlarla iç içe geçen gelenek vurgusuna karşı n, klasik muhafazakârlık kendisini milliyetçi ideolojide cisimleştirir.

Devlet-Toplum-Birey Denkliği: Faşizm

Faşizm, etnik milliyetçiliğin dışlayıcı tutumunun en uç ifadesidir. Faşizm 20. yüzyılda doğan ve Aydınlanma Çağının mirası olan eşitlik, akılcılık, ilerleme gibi değerlerin yerine birlik, farklılıkla mücadele, liderlik, güç gibi olguları çıkartan bir ideolojidir. Faşizme göre devlet başlı başına bir amaçtır. Başka bir deyişle, faşizmin odağında devlete sadakat ve devleti koruma arzusu yer alır. Devletin bir üst amaç olarak ortaya koyulması, elbette ki bir sonuç olarak toplumun topyekûn denetim altına alınmasını beraberinde getirir.

Sonuç

Devlet, birey ve toplum kavramları arasında sabit bir ilişki durumundan söz edilemeyeceği açıktır. Bu değişim söz konusu kavramların tarihsel oluşundan kaynaklanmaktadır. Değişen sorunlar karşısında her seferinde yeniden tanımlanan bu kavramlar, aynı zamanda siyasetin de içeriğini oluşturur. Devlet, birey, toplum gibi kavramları, tarihselliklerini dışlayarak tanımlama çabası, sonuçta bizi ancak bir ütopyaya götürecektir ki, ütopyalar tarihi ve ilişkiselliği dışlayarak siyasetin de sonunu gösterir. Bu açıdan en doğru devlet, birey ya da toplum tanımı verme iddiası olanaksız olduğu kadar tehlike de arz eder. Söz konusu tehlikeyi önleyen, ideolojik bakış açıları arasındaki tartışmaları, kendisi ideolojik bir bakışa sahip olmaksızın değerlendiren ve yargılarda bulunan siyaset felsefesidir. Bu durumda siyaset felsefesini ödevi şu ya da bu ideolojik bakış açısını meşrulaştırmak değil, bu ideolojilerin devlet, birey ve toplum kavramlarına nasıl içerikler yüklediklerine bakarak onları sınamak ve böylece kavramların sunduğu olanakları keşfedebilmektir. Siyaset felsefesine yüklenen bu ödev, temelde güncel siyasal sorunlara ilişkin olası çözüm önerileri üretmede de yol göstericidir.