Ünite 3: Bir Örgütlü İktidar Olarak Devlet ve Siyasal Sistemler

Devlet ve Siyasal Sistemler

Devlet soyut bir varlık olmasına karşın yasa yapacak yasama organı, bu yasaları yürütecek bir icra organı ve icra organının yasalara uyup uymadığını denetleyecek yargı organı ile somutlaşır. Bu organlar arasındaki ilişki “Hükümet Sistemi” kavramını doğurur. Başkanlık sistemi, yarı başkanlık sistemi, parlamenter sistemler gibi kavramlar, egemenliğin hangi organları arasında nasıl kullanıldığını ve organlar arasındaki ilişkilileri gösterir. Siyasal sistem kavramı, yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişkinin dayanaklarını, kaynağını ve türünü anlattığından devlet ve hükümet sistemi kavramlarından daha fazlasını kapsamaktadır.

Devlet Kavramı: İlkel siyasal topluluklarda yöneten ve yönetilen olgusunun ortaya çıkışı ile devlet benzeri bir siyasal otoritenin varlığından söz edebiliriz. Ancak, yönetenlerin şahsından bağımsız kurumsal devlet anlayışı XVI. yüzyılda doğmaya başlamıştır. Günümüzdeki şekli ile Modern Devlet olgusu XIX. Yüzyılda ortaya çıkmıştır. Klasik Fransız kamu hukuku doktrininde devlet “milletin hukuki kişilik kazanmış şekli” olarak tanımlanır. Marksizm ve Liberalizm gibi büyük anlatıların kendine özgü devlet tanımı olduğu gibi devlet kavramı felsefi, ideolojik ve ahlaki açıdan birçok düşünür tarafından pek çok defa tanımlanmıştır.

Devletin Kökeni ve İşlevi: Devletin kökeni konusu hipotetik ve tarihsel sosyolojik teoriler adı altında iki başlıkta incelenir. Hipotetik teori Hegel, Hobbes ve Locke gibi düşünürlerin varsayımları ile oluşmuştur. Tarihsel sosyolojik teorilerse modern ulus devlet oluşum sürecini tarihsel ve sosyolojik açıdan inceler. İnsanlık tarihinde devletin ortaya çıktığı belli bir an yoktur. Bu yüzden “köken” terimini düşünürler kronolojik değil mantıksal bir anlamda anarlar. Burada aranılan tarihsel bir başlangıç anı değil devletin varlık nedenidir. Tarihte öncelikle toplum oluşmaya başlamış bu toplum içindeki düzeni, uyumu, istikrarı sağlayabilmek içinde devlet mekanizması ortaya çıkmıştır. Devletin sağlayacağı olanaklara ihtiyaç duyması insanoğlunun devleti var etme nedenidir.

Modern Devletin Oluşumu

Modern devletin diğer bir adı da ulus devlettir. Kapitalist üretim biçimlerinin feodal üretim biçimlerinin yerini almaya başlaması ile ulus devlet anlayışı ortaya çıktı.

Devletin Kişiliği Sorunu

Feodal dönemde ve patrimonyal sistemde devlet dönemin siyasi otoritesi olan kral, sultan, imparator gibi kişilerin şahsında algılanmaktaydı. Kurumlar ve hiyerarşi içindeki kişiler hizmetkârdı ve gücünü sadakatten alıyorlardı. Günümüzdeki devlet hazinesi padişahın şahsi hazinesiydi. Devletin tüzel kişiliği XIX. yüzyılda oluşmaya başladı ve bu dönemde padişahın bütçesi ile devlet hazinesi birbirinden ayrılmaya başladı. Bugüne geldiğimizde devletin tüzel bir kişilik olduğunu ve yönetenlerin bağımsız olduğu tartışmasız kabul ettiğimiz bir konudur.

Bilinmesi gereken devlete hukuki anlamda tüzel bir kişilik sağlamanın ne gibi faydalar doğurduğudur. Bu şekilde bağımsız bir varlık olarak algılanan Devletin borçlanmasında, alacaklarını tahsilde, davalı veya davacı taraf olmasında bu kişilik hukuk tekniği bakımından yararlıdır.

Devlet Türleri

Siyasi iktidarın örgütlenmesi ve kullanılması bakımından devlet türleri başlıca iki grupta incelenir. Bunlar tekçi (üniter) devlet ve birleşik devlettir.

Tekçi Devlet: Üniter devlet olarak adlandırılan bu yapıda tüm yetki, iktidar merkezde toplanmış. Taşradaki devlet kurumları birer şube işlevi görmektedir ve merkezden gelen görevleri yerine getirir. Tek yasama, yürütme ve yargı gücü ve tek bir anayasa vardır.

Birleşik Devletler: Birden fazla kurucu (federe) devletin bir araya gelerek oluşturduğu federal devlet yapısıdır ve her federe devletin kendi yasama yürütme yargı ve yargı organı bulunmaktadır. Federe mecliste alınan kararların temel yasalara ve federal yasalara aykırı olmaması gerekir. Kurucu devletler içişlerinde bağımsız, dışişlerinde birleşik devletlere tabidirler ve uluslararası alanda ayrı bir devlet olarak tanınmazlar.

Siyasal Sistemler

Siyasal sistem, siyasi yapının bütününü kapsayan geniş bir kavramdır ve siyasal sistemle ülkelerin özgül koşulları arasında yakın bir ilişki vardır. Siyasal sistem toplumsal sistemi etkiler ve ondan etkilenir. Bir ülkenin eğitim ve gelir düzeyi, tarihi geçmişi ve ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeyi o ülkenin siyasi sisteminin niteliğini belirler. Tarih boyunca pek çok siyasal sistem var olmuştur. Siyasi iktidar tek elde toplanmış ve yönetilenlerin bu iktidarı etkileme kanalı yok ise bu sisteme monokratik, iktidar seçim ile belirleniyorsa demokratik siyasal sistemden bahsedebiliriz.

Çoğulcu Sistemler: Demokrasi tarih boyunca insanoğlunun keşfettiği gerçek anlamda tek çoğulcu sistemdir. Tekçi sistemler ise totaliter ve otoriter sistemler olarak ayrılır.

Tarihsel Süreç içinde Demokrasi Fikri: Demokrasi, Tarihte ilk defa Eski Yunan kent devleti (polis) içinde kölelerin, kadınların ve yabancıların oy hakkının olmadığı kısıtlı bir biçimde var oldu. Ancak Eski Yunan’da demokrasinin ömrü uzun olmadı, onun yerini aristokrasi, oligarşi, tiranlık gibi karşıt rejimler aldı. Bu rejimler, varlıklarını, insanların eşit olmadığı savı üzerine gelişmiştir. Aristokrasi, doğuştan üstün özelliklere sahip olanların yönetimi olarak adlandırılır ve bu görüşün en güçlü savunucusu Platon’dur.

Aristokrasi fikrine ilk itiraz yine Eski Yunan’da Stoacılar olarak adlandırılan akımdan gelmiştir ve onlara göre tüm insanlar doğuştan eşittir. Modern zamanlara geldiğimizde insanın eşitliği ve iktidarın halka dayanması fikrinin en güçlü savunucularından biri John Locke(1632-1704)  olmuştur. İngiliz, Fransız ve Amerikan devrimlerinde devrimcilerin amacı, demokratik olmayan rejimleri ortadan kaldırmaktır. İngiltere’de kralın otoritesini sınırlayan ilk girişim 1215’te Magna Carta (Büyük Sözleşme) ile gerçekleşmiştir ve devamında Amerikan ve Fransız devrimleri insanın eşitliği ve demokrasi kavramlarını güçlendirmiştir.

Çağdaş Demokrasi: Demokrasi, halkın kendi adına siyasi ve hukuki kararları alacak kadroları seçimle iktidara getirmesi olarak tanımlanabilir. Demokratik rejimlerde birden fazla siyasi parti vardır ve bu partiler arasında açık bir yarış vardır. Her parti kendi programının propagandasını yapmakta özgürdür. Belli aralıklarla yapılan seçimlerde halk bu programları dinleyip kararını verir. Halkın çoğunluğunun oyu ile iktidar belirlenir ve belli sınırlar içerisinde anayasa ve yasalar çerçevesinde görev yapar. İktidar azınlıkların haklarına saygı gösterir ve yapılan hizmetlerden bütün yurttaşlar yararlanır. Demokratik rejimlerde örgütlü bir muhalefet olma zorunluluğu vardır ve bu muhalefet iktidarı dizginler. Demokrasinin ilkelerinden biri de güçler ayrılığı ilkesidir. Güçler ayrılığı, yasama, yürütme ve yargı yetkisinin birbirinden bağımsız ayrı organlarda toplanmasıdır. Buradaki amaç, iktidar sahiplerinin girişebilecekleri hukuksuz uygulamaları engellemek için gücü güçle sınırlamaktır.

Liberal Demokrasi: Liberallere göre tek gerçek varlık bireydir ve liberalizmin temel çıkış noktası birey ve onun özgürlüğüdür. Liberal teoride devlet, bireye engel olmamalı ve bireyin özgürlüklerini her türlü tehlikeye karşı korumalıdır. Liberaller, devletin toplumsal ve ekonomik ilişkilere müdahalesine, işçi ve işveren arasındaki pazarlıklara ya da piyasa güçleri arasındaki rekabete müdahalesine karşıdır.

Sosyal Demokrasi: Liberal demokraside ve sosyal demokraside özgürlük ortak hedef olmasına karşın sosyal demokraside, özgürlüklerin gerçekleşmesini sağlayacak bir temel olmalıdır. Bu da devletin işçi sınıfını ve ekonomik bakımdan güçsüz toplum kesimlerini korumak üzere gelirin yeniden dağıtılması için devletin iktisadi hayata müdahalesini gerekli görür. Çünkü güçlü ve güçsüz arasındaki pazarlıkta güçsüz olan her zaman kaybedecektir ve gelir dağılımının eşit olmadığı bir yerde özgürlük kavramı sosyal demokrasiye göre mümkün değildir. Toplumsal adaletin gerçekleşmesi için sosyal devlet, sağlık ve emeklilik sigortaları, işsizlik ödeneği, konut yardımı, eğitim imkânlarının artırılması gibi alt gelir gruplarının ekonomik ve sosyal durumlarını iyileştiren politikalar üretir.

Tekilci Sistemler: Tekilci sistemlerde iktidarın belirlenmesinde halk etkin değildir ve yasal bir muhalefet bulunmaz. Totaliter ve otoriter olarak iki başlıkta incelenebilir. Totaliter rejimler tek bir kişinin ve bir partinin liderliğinde toptancı bir ideolojiye bağlıdır. Devlet kurumları üzerinde bir tekel vardır. Devletin ideolojik bir perspektifi vardır ve toplumu bir ideolojinin hedefleri doğrultusunda teşvik ve gerektiğinde baskı yoluyla seferber eder. Buna direnenler en ağır şekilde cezalandırılır. Hukuk devleti anlayışı gelişmiş değildir ve siyasi iktidar eylemlerinden sorumlu tutulamaz bu da insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. Otoriter sistemlerde ise kapsayıcı totalist bir ideoloji yoktur ve iktidar bir grup azınlığın çıkarlarına hizmet etmektedir. Otoriterler iktidarlarını meşrulaştırmak için demokrasinin parlamento ve seçim gibi bazı kurumlarını göstermelik olarak kullanır.

Marksist Rejimler: Marksist rejimler Karl Marks’ın (1818-1883) düşüncelerinden esinlenilerek inşa edilmiştir. Marks’a göre, insanlık tarihinde iş bölümünün ortaya çıkması ile mülk sahipleri (sömüren) ve mülksüzler (sömürülen) olarak iki sınıf ortaya çıkmıştır. Kapitalizm ile bu sömürü olgusu daha keskin ve dayanılmaz bir hal almıştır. Buna göre sermayeyi kontrol eden burjuva sınıfı üretim araçlarına yani sermayeye sahip olduğundan üretilen hasılatın büyük kısmını alırken işçi sınıfına çok az bir kısmını vermektedir. Ve bu süreç burjuvaziyi zenginleştirip sömürü gücünü artırmakta buna karşın işçi sınıfını fakirleştirip özgürlüğünü elinden almaktadır. Oysaki ürünün asıl yaratıcısı emektir ve burada bir çelişki vardır. Marks’a göre kapitalist üretim biçimi bu çelişki yüzünden yıkılacak yerini proleterya diktatörlüğü ve sonunda komünist toplum alacaktır.

SSCB Marksist bir rejim olarak bu görüşler üzerine inşa edilmiş ve toplumu komünist aşamaya hazırlamak için totaliter bir sistem kurulmuştur. Devlet meşruiyetini Marksist-Leninist ideolojiden alır. Bu ideoloji, mutlak, tartışılmaz ve herkes için bağlayıcıdır. SSCB’de devletin topluma üstün olduğu totaliter bir yapı oluşmuştur ve tüm karşıt görüşler cezalandırılmıştır. Tek partililikten dolayı alınan kararların kabul edilmeme gibi bir durumu yoktur ve sosyalist demokrasi “biçimsel” olmaktan öteye gidememiştir.

Faşist Rejimler: İlk kez 1922 yılında İtalya’da ortaya çıkan faşizm, liberalizm ve sosyalizme tepki olarak doğmuştur. Liberalizmindeki iktisadi ve siyasi bireyciliği ve sosyalizmdeki sınıf çatışması tezini ulusal birlik ve bütünlüğünü tehlikeye atan bir unsuz olarak görür. Faşizme göre gerçek yarış sınıflar arasında değil uluslar arasındadır ve bu savaşta başarı kazanmak için ulus, “ulusal çıkar” ortak paydasında birleşmelidir. Bu, kendiliğinden olmayacağı için devlet devreye girer ve bu aşamada milliyetçilik ve ilerisinde ırkçılık boyutu kazanması gündeme gelir. Faşizm akıldan çok duygulara hitap eder ve manevi değerleri maddi değerlerin önünde tutar. Faşizm, sosyalizm ve liberalizmdeki bireyin eşitliği ilkesini reddeder ve bireyin çıkarları sadece toplumun çıkarlarının dolaylı bir sonucu olabilir. Faşizm, demokrasiyi reddeder çünkü demokrasi özel çıkarların siyasallaşmasına olanak tanımaktadır ve bu ulusal çıkar açısından sakıncalıdır. Tek ulus, tek devlet, tek fikir faşizmin temel sloganıdır. Faşizmde insan yetersiz ve iyiyi kötüden ayırma konusunda yoksundur. İnsanın bencil ve  içgüdüsel davranışlarına engel olmak için baskı kurmak zorunludur. Bu görüşleri ile faşizm, otoriter ve totaliter bir devlet yapısı karşımıza çıkarır. Devlet ekonomik ve kültürel yaşamı bütünüyle yönetir. Faşist parti göstermeliktir ve kararlar dar bir kadro tarafında alınır. Göstermelik düzenlenen seçimler parti üst düzey yönetiminin hazırladığı listelerin onaylanmasından ibarettir.