Ünite 9: Bilinç Sorunu

Bilinç Nedir?

Bilinç kavramı zihin beden sorununun merkezinde yer alır. Bilinç hem günlük dilde hem de bilim dilinde kullanılan bir kavram olsa da çok karmaşık ve anlaşılması güç bir kavramıdır.

Bilinç terimine bugünkü anlamı kazandıran 17. yüzyılda yazdığı İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme ’sinde terimi ilk kez kişinin içsel, zihinsel durumlarıyla ve öznellikle bağlantılı bir şekilde kullanan John Locke’dır.

Algılama, hissetme, isteme, niyet etme, düşünme, hatırlama gibi zihinsel eylemler insan bilincinin pragmatik eylemleridir. Bilinç hakkında farklı açılardan farklı tanımlamalar yapılmıştır. Chalmers’a göre bilinçle ilgili sorunların çoğu, bilincin açıklamaya çalıştığı olgularla ilgili sorunlardır. Bunları şöyle listeler:

  • Çevresel uyaranları birbirinden ayırt etme, sınıflandırma ve tepki verme becerisi,
  • Bilişsel bir sistem yoluyla bilginin birleştirilmesi,
  • Zihinsel durumların dışa vurulabilirliği,
  • Bir sistemin kendi içsel durumlarına erişebilme derecesi,
  • Dikkatin belli bir noktada odaklanabilmesi,
  • Davranışın istemli bir şekilde kontrol edilmesi,
  • Uyanıklık ve uyku hali arasındaki ayrım.

Bütün bu olguları beyindeki sinirsel ya da bilişsel mekanizmalara dayanarak açıklayabiliriz. Ancak; bilinçle ilgili esas sorun öznel deneyim sorunu olduğu için her algıladığımızda ya da düşündüğümüzde zihnimizde bir bilgi işlem süreci yer alır. Bunun yanında da öznel bir algı ya da düşünme deneyimi mevcuttur.

Yukarıda sıralanan sorun alanlarına baktığımızda bilincin açık ve kesin bir tanımının verilememesine rağmen herhangi bir olgunun bilinç olgusu olarak nitelendirilmesinde üç temel öğenin öne çıktığı görülmektedir. Bunlar: Bilincin öznel bir deneyim olduğu, yönelimsellik içerdiği ve farkındalıkla son derece bağlantılı olduğudur.

Farkındalık: Bu sorunu bilinçle ilgili en temel sorundur. Farkındalık sorunu, bir kişinin nelerin farkında olup nelerin farkında olmayacağı arasındaki farkın ortaya konulmasıdır.

“Dolaysız farkındalık” ya da “ayrıcalıklı erişim” terimleriyle ifade edilen farkındalık yalnızca dışarıdaki herhangi bir nesnenin farkına varmamız anlamında değil ama zihnimizde ve genel olarak bedenimizde olup biten şeylerin farkına varmamız anlamında kullanılır. Ancak bazı şeyler, bilincimize hemen girdiği halde, bazı şeylerinse bilincinde olamayız.

Bilinçle ilgili ikinci sorunsal farkındalık sorununda olduğu gibi bir kişinin neyi bilinçli olarak kontrol edebildiği, neyi bilinçli olarak kontrol edemediğinin ayrılması sorunudur. Ancak burada bir sorunsal olarak açıklanması gereken şey, nasıl olup da bir organizma davranışlarının yalnızca bir kısmını kontrol edebiliyor sorusudur.

Bütün Zihin Halleri Bilinçli Midir?

Zihnimizin içeriklerinin her zaman farkında olmadığımız bilinçli olmayan zihinsel durumlar olduğunu savunan düşünürler vardır. Örneğin; Freud birçok zihinsel durumun bilinçli zihin dışında olduğunu, zihnimizde olan birçok duygu, istek ve arzuların bilincimizde olmadığımızı söylemiştir.

Bu konuda araştırmacılar iki kampa ayrılmıştır. Bir kısmı bilincinde olmadığımız zihinsel durumlar olduğuna inanırken diğer kısmı bilincin beynin ve sinir sistemin içinde oluşan olayların sonunda ortaya çıkan bir yan ürün olduğunu iddia ederler. Ama bu noktada zihinsel olayların altında yatan sinirsel ve fizyolojik süreçlerin durumu özellikle de zihinsel durumun ortaya çıkmasında nasıl rol oynadığı, bu süreçlerin neyi temsil ettiği sorulabilir.

Kişinin zihinsel durumları bilincin dolaysız nesneleridir. Bu anlamda bilincin nesneleri olarak özel tür nesnelerdir. Bir bilinç nesnesinin yani zihinsel durumun bilincinde olan insan o durumu dolaysız olarak bilir ve diğer kişilerin o zihinsel duruma o kişinin olduğu gibi doğrudan bir girişimi olamaz.

Ancak psikopatolojik bozukluklar bazı nitel zihin hallerinin de her zaman bilinçli olmadığını göstermektedir. Amnezi sendromu, kör görü vb.

Öznellik ve Bilinç

Öznellik sıklıkla bilincin özü olarak düşünülür. Bir anlamıyla da kişinin kendi zihinsel durumlarının bilgisine nasıl eriştiği ile bağlantılıdır.

Bilinç öznel deneyimle bağlantısı olması bakımından kişinin kendi eylemleri ve algılarının farkında olması, yani öz bilinç veya kendilik bilinci olarak tanımlanır. “İçgörü” veya “içebakış” olarak ifade edilen öz bilinç ikinci düzey bir bilinç durumudur. Özellikle insanlara has olduğu, insanla hayvanı ayıran en temel özellik olduğu düşünülür. Öz bilinç ya da kendilik bilinci denilen bu ikinci düzey bilinç durumunda bilincimizin içeriği ya da kendiliğimiz, bilincin nesnesi haline gelir.

Zihinsel durumlara ayrıcalıklı erişim ya da dolaysız farkındalık, bu zihinsel durumların birinci şahıs ya da üçüncü şahıs olarak bilinmesi arasındaki farkı yansıtır. Nagel’e göre zihinsel durumlar yalnızca o durumları içsel olarak birinci şahıs formunda bilen kişinin bakış açısından bilinirler. Buna karşın fiziksel durumlar herkese açıktır ve birkaç farklı bakış açısından bilinebilirler.

Kendilik Bilinci: Kişinin kendinin yani kendi içsel zihinsel durumlarının farkında olmasıdır. Bilinçle ilgili en temel sorunsal öz bilince sahip olmadır. Bu kavram ise kişinin kendisinin bilincinde olmasını ifade eder. Durumumuzun belirlenmesine göre öz bilinç iç algıda yalnızca deneysel ve her zaman değişkendir; iç görüşlerin bu akışında sağlam ya da kalıcı hiçbir kendilik olamaz ve bu öz bilinç genellikle iç duyu ya da deneysel tam algı olarak adlandırılır. Kant’a göre saf tam algının birliği bütün sentezi a priori olarak önceleyen “kendilik bilinci”dir. Bunun sayesinde özne yetileri aracılığıyla kurduğu tasarımsal dünyayı ve bilgisini bir birlik içinde tutar. Bu bilinç bu nedenle bütün yetileri, a priori olarak öncelemek zorundadır ve kendilik bilinci olmasaydı görülerin düzenlenmemiş çokluğu içinde kalırdık.

Yönelimsellik ve Bilinç

Yönelimsellik, bilincin her zaman bir şeyin bilincinde olması demektir. Ancak bilincin nesnesi her zaman gerçekten orada var olan bir şey olmak zorunda değildir. Bilinç özünde yönelimseldir. Her bilinç edimi yönelimsel eğildir ve her yönelimsellik bilinçli değildir ama her bilinç ve yönelimsellik çoğu kere birbirinin yerine kullanılır.

Husserl’in Fnomenolojisinde Yönelimsellik Olarak Bilinç: Ona göre yönelmişlik bilincin özüdür. Bilinç her zaman bir şeyin bilincidir. Onun fenomenolojik felsefesinin çıkış noktası tarihsel olarak Brentano’nun öğretisidir. Brentano’nun “bilincin yönelmişliğini”ni belirli bir nesneye yönelmişliği olarak tanımlamasındaki yanlış algılamaları ve bilincin yönelmişliğinin tam olarak neden oluştuğunu yanıtsız bırakması eksikliğini çözümleme yoluna gitmiştir. Bilincin bütün özelliklerini noema olarak tanımlayan Husserl, onun belli bir zamanda bilinci görünüşte bir nesneye yönelmiş olarak kendisini gösteren edimle birleştirdiği saptamasında bulunmuştur.

Ona göre her bilinç edimi cogito bir yönelimdir ve bir nesnesi vardır. Fenomonoloji “doğal tavır” adını verdiği tavırdan tamamen farklı şekilde düşünmeye dayanır. Günlük yaşamdaki tavrımızdır. Nesneler doğal tavırda olduğu gibi gerçekte eğil bilinç fenomeni olarak bilinçte var olurlar. Fenomenler bu yüzden “özsel”dir. Burada bir kişiyi algıladığımızda fiziksel bir nesne ya da cisim algılamamıza bağlı olarak orada bir kişi olduğu çıkarımını yapmadığımızdır. Bu anlamda neoma her zaman için kişinin neomasıdır.

Husserl fenomenolojiyi bilincin bilimi olan ama psikoloji olmayan bir bilim, bilincin doğa biliminin karşısında bir bilim fenomenolojisi olarak tanımlar. Onun için modern felsefe akımlarının hemen hepsinin kökenlerinin Descarte’in Meditasyonlar’ındaki radikal görülerden kaynaklandığını söylemek, kendi fenomenolojisinin kabulünden çok daha öte bir anlam taşır. Gerçekten de Descartes’da kurucu bir özne eylemiyle belirlenen cogito, Husserl’in tranzendental fenomenolojisinde, fenomenolojik indirgeme adı verilen bir tutumla varlığın, genellikle nesnelerin, yönelimsel bilinç edimlerinin gerçekleşme alanı olan bir transandantal bilince dönüşmüştür. Ancak; Husserl’in bakış açısından bakıldığında Descartes, Ego cogito’nun anlamına ve önemine işaret etmekle birlikte ego cogitonun asıl anlamını, Husserl’in felsefesinde kazanabileceği özellikleri görmekten uzak kalmıştır. Husserl, özne ve nesneyi tekrar birleştirme amacında değildir; o, bir nesnenin nesne olma özelliğini yalnızca bir özne aracılığıyla kazandığını, aynı şekilde bir öznenin de özne olduğunu ancak bir nesne aracılığıyla bildiğini, dolayısıyla da özne ve nesnenin birbirinden asla ayrılamayacağını, çünkü; birbirleriyle karşılıklı ilişkileri içinde anlam kazanacaklarını iddia etmektedir.

Bilinç Sorununa Felsefi Yaklaşımlar

Bilinç nasıl tanımlarsa tanımlansın neyin bilince sahip olduğu ve neyin olmadığına karar vermek kolay görünmemektedir. Bilincin tanımlanması ve açıklanmasıyla ilgili en temel sorun fiziksel bir evrende bilincin nasıl olanaklı olduğudur. Thomas Nagel Hiçbir Yerden Bakış adlı eserinde bilinç kuramı geliştirse de henüz çok uzak olduğumuz kanaatindedir.

Yeni Gizemciler: Beynin bilincin nedensel temeli olduğunu kabul eden ama bu bağlantının doğasının bizler için bir giz olduğunu iddia eden araştırmacılardır. McGinn de yeni bir gizemci olarak bilinç sorununu insanların zihin ve beden arasındaki ilişkiyi yapısal olarak anlama kapasitelerine sahip olmamalarına bağlar. Bilincin bir şekilde doğal niteliklere dayanarak açıklanabileceğini biz insanların sahip olduğu türden bir beyinden kaynaklandığını düşünür.

İndirgemeci Olmayan Fizikalizm (Supervenience): Bilincin tamamen beynin durumlarını izleyerek onlara bağlı olarak ortaya çıktığını varsayar. Temelindeki fikirse beyin süreçlerinde bir değişiklik meydana gelmeden zihinsel durumlarda bir değişiklik olmayacağıdır. Çıkış noktası bilincin tamamen beynin durumlarına bağlı olduğunu söyleyerek materyalist anlayışla açıklamaktır. Zihin beden sorununu ve bilincin nasıl olup da beynin işleyişinden kaynaklandığını açıklamakta belli sınırlılıklar içermektedir.

Panpsişizm (Tüm Ruhçuluk): Bilincin evrende her yerde, her şeyde olduğunu savunan görüştür. Tüm evren bir zihne sahip organizmadır. Fakat karşı karşıya kaldığı en önemli sorun bilincin bütünlüğü sorunudur. Bilinç bütüncül olarak kendini gösteren bir durumdur. Yani her termostatın veya çivinin bilinçli olduğunu mu varsayacağız?

Bilince Evrimsel Bir Bakış: Evrimsel psikoloji bilincin akıllarımızı diğer insanların akılları için birer model olarak kullanabilmemizi onların davranışlarını tahmin etmeyi sağlamak amacıyla ortaya çıktığını öne sürer. Nicholas Humprey bilincin bireyin ait olduğu grubun diğer üyelerinin hareketlerini tahmin edebilmesini sağlayacak bilişsel bir hile olarak evrimleştiği fikrini savunur. Daniel Dennet Bilinci Açıklamak başlıklı klasik çalışmasında bilincin en basit canlı formlarından evrilerek insandaki bilinç düzeyine eriştiğini savunur. Heterofenomenoloji adını verdiği bir yaklaşımla bilinci birinci şahıs bilgisiyle değil üçüncü şahıs bilgisiyle erişilen bir şey olarak açıklamaya çalışır. Bu yaklaşım kendi bilincini değil, başkasının iç yaşantısıyla ilgili olarak söylediklerini tanımlarını ciddiye alıp bunlar hakkında bilgi sahibi olmaya çalışma esasına dayanır. Heterofenomenoloji, bilincin davranışçılık ekolü gibi yok saymadan ya da elemeci materyalizm gibi tamamen sinirsel ve fizyolojik süreçlere indirgemeden, doğa biliminin yöntemleriyle incelenebilmesini olanaklı kılar. Merkezi ve bütünlüklü bir kendilik bilinci fikrini reddeden Denet bunun bir yanılsama olduğunu bütünlüklü ve ayrıcalıklı erişimle kişinin bilgi sahibi olduğu bir kendilik bilincinin olmadığını söyler.

Bilinç: Çözümsüz Bir Bilmece Mi?

Bilincin bilinip bilinemeyeceği dolayısıyla bilimsel bir araştırma konusu olup olmayacağı tartışması hala sürse de iki önemli sorun alanı bulunmaktadır:

  1. Nitel zihinsel durumların, yani domatesin kırmızılığını algılamamızın nasıl olup da tamamen fiziksel ve sinirsel süreçlerden kaynaklandığını açıklamak,
  2. Yönelimsellik sorunudur .