Ünite 4: Bilim Felsefesi

Bilim Felsefesi

Felsefenin, bilimi konu edinen alt dalı ya da disiplinine bilim felsefesi denir. Bu felsefe disiplinin en fazla yüzyıllık bir geçmişi vardır. Bilim felsefesinin doğuşunda, özellikle doğa bilimleri alanında 19. yüzyılın sonlarından itibaren yaşanan büyük değişimler etkili olmuştur. Bilim ve teknolojinin, etkisini kültürün bütün alanları üzerinde hissettiren yayılımı da bilimi felsefe yoluyla anlama ve değerlendirmenin zorunluluğunu hissettiren bir başka etken olmuştur.

Bilim Felsefesinin Konuları

Bilim felsefesinin hem epistemolojik hem de metafiziksel bir boyutu vardır. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde bilimsel faaliyet üzerine ikinci düzey bir etkinlik olarak ortaya çıkan bilim felsefesinin konuları şu şekildedir :

  • Bilimin yöntemlerine, bilimsel sembollerin doğasına ve bilimsel sistemlerin mantıksal yapısına ilişkin araştırmalar. Bu konu alanı, bilim felsefesinin epistemolojik boyutuna karşılık gelir.
  • Bilimlerin temel kavramları, ön kabul veya varsayımları incelenir ve bilimlerin deneysel, rasyonel ve pragmatik temelleri açığa çıkarılır. Burası da doğallıkla, bilim felsefesinin metafiziksel boyutunu meydana getirir.
  • Özel bilimlerin sınırlarını belirlemek, bilimlerin birbirleriyle olan karşılıklı ilişkilerini açığa çıkarmak. Burada, bilimlere ilişkin bir sınıflama yer alır.

Mantıkçı Pozitivist Bilim Anlayışı

Mantıkçı pozitivizm mutlak bir akılcılığı ve dolayısıyla aklın sadece bilimde tezahür ettiği inancını temsil eder. Mantıkçı pozitivizm, on dokuzuncu yüzyılda Comte tarafından kurulmuş olan pozitivizmin yirminci yüzyıldaki devamıdır. Bu yüzden neopozitivizm olarak da geçer. Mantıkçı pozitivist düşünürler, tüm toplantı ve çalışmalarını Viyana’da yaptılar. Neopozitivist bilim görüşünü ortaya koyan bilim adamı ve filozafların oluşturduğu topluluğa, bu yüzden “Viyana Çevresi” adı verilir. Mantıkçı pozitivizmde, “pozitivizm” bilime inanç ve metafiziğe karşı çıkışı ifade ederken “mantıkçı” nitelemesi bilimin kesinliğini, belirsizlik ve bulanıklık ihtiva etmeyen mantık diliyle sergileme tutumunu dile getirir.

Mantıkçı pozitivizmi benimsemiş düşünürler bilimi metafizikten veya bilim olmayandan ayırabilmek için “doğrulanabilirlik ilkesi” olarak bilinen meşhur ilkeyi geliştirdiler. İlke, bir tümcenin anlamını kavramanın, o tümcenin hangi koşullarda doğru, hangi koşullarda yanlış olduğunu kavramayı gerektirdiğini dile getirir. Mantıkçı pozitivistler dolayımsız olarak doğrunabilen tümce ya da önermelere temel ya da protokol önermeler, gözlem önermeleri adını vermişlerdi. Doğrulamanın olgusal ve mantıksal olmak üzere, iki yolu vardır. Olgusal doğrulamada bazı önermeler gözlem yoluyla doğrudan doğrulanabilirken bazıları gözlemlenemeyen özellikleri ve içerdikleri bazı terimler nedeniyle dolaylı olarak doğrulanabilir. Mantıksal doğrulama ise önermelerin olgusal bir durumdan çok mantıksal bir durumu ifade ettiği durumlarda kullanılır. Bu durumlarda önermenin öznesiyle yüklemi arasındaki ilişkiye bakılarak gramatikal yapısı incelenir.

Bilimin birliği tezi, yalnızca fizik, kimya, biyoloji gibi doğa bilimleri alanlarını değil, tarih, sosyoloji, psikoloji gibi konusu bakımından doğa bilimlerinden kategorik olarak ayrı olan alanları kapsar. Bilimin birliği tezi, ontolojik iddiasının yanında iki ana varsayıma dayanır: 1. Maddi dünyayı oluşturan temeleleri açıklayacak tek bir temel bileşik teori vardır (fizikalizm). 2. Olgu bildiren bütün önermeler temel teoriye bağlanabilir (indirgemecilik varsayımı).

Bilimsel faaliyetler mantıkçı pozitivistler tarafında bilimin “bilimsel”/“deneysel” yönteminden hareketle keşif bağlamı ve doğrulama/pekiştirme bağlamı olarak ikiye ayrılır. Mantıkçı pozitivist bilim anlayışı, aynı zamanda ve sırasıyla klasik, doğrulamacı ve tümevarımcı bilim anlayışı olarak geçer. Tümevarımcı bilim anlayışına göre bilim adamı gözlem yapmaya başladığında veya laboratuvara girdiğinde kişisel dünya görüşünü terk eder, önyargılarında arınır. Söz konusu gözlemleme faaliyeti ile tekil gözlem önermeleri elde edilir. Yeterli gözlem sonucunda bir hipoteze, sınırlanmamış bir genellemeye ulaşılır. Hipotez, gözlemlenen olgularla ve olgular arasındaki ilişkilerle ilgili bir genelleme veya bir açıklama taslağıdır. Hipotez oluşturulduktan sonra test edilir, hipotezin tüm olguları açıkladığı ortaya çıkarsa keşif ve teori olarak nitelendirilir. Mantıkçı pozitivizm açısından bilimsel açıklama da bilimsel keşif kadar önem taşır. Bilimsel açıklama, bir olay ya da olgunun nedenini göstermekten oluşur.

Mantıkçı pozitivizm 1950 yılından itibaren sıkı ve yoğun eleştirilerin konusu olmuştur. Eleştirilerden birincisi doğrulanabilirlik ilkesi ile ilgilidir. Bu eleştirilere göre ilkenin statüsü hiçbir şekilde açık değildir, ilkenin uygulanması ile ilgili belirsizlik vardır ve bilimsel yasalar doğası gereği hiçbir zaman kesin sonuçlu olarak doğrulamazlar. İkinci eleştiri ise gözlemlerin önyargılardan arınılarak yapılamayacağı yönündedir. Son olarak tümevarım ilkesinin hiçbir zaman doğrulanamayacağı dile getirilir. Tümevarım problemi, bilimsel yöntemin tümevarıma dayanması, fakat tümevarımın temellendirilememesi durumunu ifade eder.

Yanlışlamacı Bilim Görüşü

Tümevarım problemini ciddiye alan Karl Popper, genel bir önerme türetilmesini geçerli kılan bir tümevarımsal argüman olmasa bile bir hipotezin geçersizliğini gösterebileceğimiz bir argüman formu olduğunu düşünmüştü.

Yanlışlamacı bilim görüşü, mantıkçı pozitivizmin dogmatik akılcılığının yerine eleştirel akılcılığın geçirilmesini ifade eder. Popper, Freudçu psikanaliz ve Marksist tarih teorisi benzeri kuramların sözde bilime bir örnek teşkil ettiğini düşünür. Yanlışlanma imkânı bulunmayan bu sözde bilim örnekleri, bilimsel ilerlemeye ket vurur. Popper bilimi bilimden olmayandan ayıran ölçüt olarak doğrulanabilirlik yerine yanlışlanabilirliği seçer. Buna göre binlerce, hatta yüz binlerce örnek bir hipotez ya da teoriyi doğrulamaya yetmezken tek bir aykırı örnek onu yanlışlamaya yeter. Yanlışlamacı bilim anlayışında, bilimsel hipotez ya da teorilerin en önemli özelliklerinden biri onların birtakım şeylerin olmasını yasaklamalarıdır.

Mantıkçı pozitivist bilim anlayışı ve yanlışlamacı bilim anlayışı arasında fark daha belirgin olarak Popper’in pekiştirme ya da haklılandırma bağlamına yaptığı vurguda ortaya çıkar. Mantıkçı pozitivizm, her ne kadar pekiştirme bağlamını unutmamış olsa da esas itibarıyla bilim adamlarının doğru teorileri nasıl oluşturmaları gerektiğiyle ilgilenmişti. Popper keşif bağlamını, teori formasyonu sürecini ihmal etmemekle birlikte, esas ağırlığı bilimsel bir teorinin nasıl sınanabileceğine, yani haklılandırma bağlamına vermiştir. Popper bilimsel yöntemi, bir tür deneme–yanılma yöntemi olarak tanımlar. Bu yöntemin bilime uyarlaması tahmin-çürütme yöntemi şeklinde karşımıza çıkar. Popper, bilimsel ilerme ile evrim teorisi arasında bağ kurar. Çünkü ona göre koşullara uyum sağlayamayan canlıların yaşam mücadelesinde ayakta kalamaması gibi, yanlış teoriler de hakikat mücadelesinde elenir, yarışa sadece daha güçlü olanlar devam eder.

Devrimci Bilim Görüşü

Bilim felsefesinde içselcilik bilimin sadece kendi iç mantığıyla, dışsalcılık ise bilimin esas olarak ona dışsal koşullar yoluyla açıklanması gerektiğini söyleyen yaklaşımlardır. Mantıkçı pozitivizm ve yanlışlamacı bilim görüşü içselciliği, devrimci bilim anlayışıyla çoğulcu bilim görüşü dışsallığı temsil eder. Devrimci bilim görüşüne göre bilim açıklanırken bilim dışı faktörler de göz önünde bulundurulmalıdır. Bu görüşe göre bilimi anlamak açısından bilim tarihinin önemli bir yeri vardır. Görüşün en önemli temsilcisi Thomas Kuhn’dur. Kuhn’nun anlayışının temelinde paradigma yatar. Çünkü Kuhn’a gore normal ya da olağan bilim, bir “paradigma”nın oluşturulmasını gerektirir. Paradigma belirli bir bilim dalının konu edineceği olguları belirleyip karakterize eden bir çevçevedir.

Kuhn bilimsel tarih sürecinde 4 evreyi birbirinden ayırır :

  • Bilim öncesi dönem; araştırma yapan bilim adamları çeşitli yöntemler denerler.
  • Olağan ya da olgun bilim dönemi; öne çıkan teori ya da paradigmanın herkes tarafından kabul edildiği dönemdir.
  • Kriz dönemi; mevcut paradigma tarafından çözülemeyen anomalilerin belirdiği dönemdir.
  • Devrim dönemi; eski paradigma tarafında çözülemeyen anomalilerin tamamını çözen yeni bir paradigmanın kabul edildiği evredir.

Devrim dönemine son dönem demek hatalı olacaktır. Çünkü her devrim dönemi yeni bir olağan ya da normal bilim döneminin başlangıcını ifade eder. Devrimci bilim görüşünde bilimsel gelişme düzgün doğrusal bir yoldan ziyade dairesel bir yol izler. Kuhn’un benimsediği doğruluk görüşü, mutabakatçı doğruluk anlayışıdır. Buna göre doğru önerme ya da teori bilim adamları topluluğu tarafından doğru olduğuna inanılan önerme ya da teoridir. Kuhn, bilimsel devrim ile politik devrim arasında yakın bir ilişki kurar. Politik devrimde belli bir siyasal düzen toptan yıkılıp yerine onunla hemen hiçbir ilişkisi olmayan yeni bir düzen kurulur. Üstelik bu süreç zor kullanılarak şiddet yoluyla olur. Aynı şekilde bilimsel devrimde de bir teorik yapı yıkılarak yerine yeni bir yapı ikame edilir ve bu geçiş alabildiğine sancılı olur.

Kuhn’un devrimci bilim anlayışı ile birlikte nesnel hakikat düşüncesinden vazgeçilir, onun yerini rölativizm alır. Kuhn’ göre dünya ile ilgili olgular kabul görmüş paradigmadan bağımsız değildir, tam tersine paradigma değiştikçe olgular da değişir.

Devrimci bilim anlayışa göre iki paradigma ya da teorinin birbiriyle kıyaslanmasının veya hangisinin doğru olduğunun belirlenmesinin bir yolunun olmadığı savunulur. Bu teze de eş ölçülmezlik tezi denir. Eş ölçülmezlik tezi bilimsel kavramların anlamlarını içinde geçtikleri teoriden aldığını savunur. Paradigma değiştiği zaman daha önce kullanılan bir terimin anlamı tamamen değişebilir. Kuhn’un kullandığı bir başka argüman da “teori yüklülük”tür. Tüm verilerin teori yüklü olduğunu öne süren Kuhn gördüklerimizin en azından kısmen inandığımız şeylere bağlı olduğunu savunur.

Çoğulcu Bilim Görüşü

Feyerabend’ın öncüsü olduğu çoğulcu bilim görüşü çağdaş bilimin hasta olduğunu ve toplumu köleleştirdiğini savunur. Çoğulcu bilim görüşüne göre hastalığın çaresi disipliner, teorik ve metodolojik çoğulculuktadır.

Bu görüş bilimin değer ve statüsünün ancak ve ancak bilim ciddi rakiplerle karşı karşıya kaldığı zaman, eleştirel bir gözle değerlendirilebileceği kanaatindedir. Bu ise yalnızca bilimi değil de efsane ve dini, sanatı, felsefeyi, hatta gizemciliği ve büyüyü öğreten bir eğitim sistemi ile mümkün olabilir. Bu eğitim sistemi ile beraber bilim adamları kendi disiplinlerine itibar gösterilmesini beklemek yerine bilimi cazip kılmak için daha çok  çalışmak zorunda kalacaklardır.

Feyerabend’a göre alternatif teoriler eleştiri gücüne pozitif bir katkı yapar, teorilerin çoğalması bilime yararlıdır. Bilimin ilerlemesini veya bilimsel bilginin gelişmesini yöneten yararlı metodolojik kurallar yoktur. Feyerabend’a göre bilimsel ilermeyi engellemeycek tek bir metodolojik kural olabilir: “Ne olsa gider.” Ve yine O’na göre bilim adamının, bilimsel keşif sürecinde, kendisini herhangi bir yöntem ya da kuralla sınırlamayıp kendisine açık olan her araç ya da yoldan yararlanması gerekir.