Ünite 5: Bilginin Kaynakları Sorunu (1): Deneyimcilik

Deneyimcilik Nedir?

Bilgimizin tek kaynağının duyu verileri ve algılar olduğunu savlayan epistemolojik görüşe deneyimcilik adı verilir. Ancak Türkçe’de felsefe kitaplarında bu akım için sıkça ‘deneycilik’kullanılır. Kökü ‘deney’dir. Oysa ‘deneyim’ sözü yukarıda verilen bilgimizin tek kaynağının duyu verileri veya algılar olduğu görüşünün içeriğine daha iyi uymaktadır.

Deneyimciliğe en yakın olan akımlardan birisi pozitivizmdir. Pozitivistler de bilgisel bağlamlarda olgusal deneyime önem verirler.

Deneyimcilik için, İngiliz deneyimciliği olarak da bilinen akımın temsilcileri önemli bir yere sahiptir. Bunlar, John Locke, David Hume ve George Berkeley’dir.

Deneymciliğin Arka Planı: Descartes’ın Epistemolojik Mirası

Deneyimcilik Kartezyen felsefeden aldığı miras, inceleme açısından değinilmesi gereken bir husustur.

Maddesel Dünyanın Bilinmesi ve Temsil Epistemolojisi

Descartes’ın metafizik görüşüne göre, zihin (veya ruh) ile maddenin alanları birbirinden bağımsız olarak vardır. Bunlar tözdür. Buna karşılık eğer bilen özne ve bilinecek nesne varlıksal açıdan özerk konumdaysalar, bu iki alan arasında nasıl bir köprü kurulması gerektiği sorusu sorulur. Descartes’ın yanıtı: ‘Zihnin içindeki ‘idea’lar gerçekliğin unsurlarına ilişkin bilgi taşırlar; bu da bizim dünya bilgisi sahibi olmamıza neden olur’.

İdeaların hem gerçeklik içinde olan hem de gerçekte olmayan şeyleri temsil edebileceği düşünülür. ‘ Temsil etme ’ kavramı felsefenin alt alanlarında yaygın bir şekilde kullanılan, oldukça kritik kavramlardan biridir.

Temsil etme ’ zihinsel bir işlev, ‘ idea ’ ise temsil süreci sırasında oluşan zihinsel durum veya soyut nesnedir. Descartes ve onu izleyenlerin insan bilgisi konusunda yaptığı araştırmalar, temsil epistemolojisi olarak da bilinen bir düşünme ve sorgulama alanının açılmasına neden olmuştur.

John Locke

Locke (1632-1704) Modern Dönem düşünürüdür. Onun ortaya attığı fikirler liberalizm ve demokrasi konuları üzerinde önemli temeller oluşturur. Tabula rasa onun önemli fikirlerini içerir.

Tabula Rasa ve Bilginin Oluşumu

Locke’ın genel felsefi amaçlardan biri, Tanrı’nın yarattığı sonlu ve sınırlı bir varlık olan insanın bilebileceği ve anlayabileceği şeyleri bulup ortaya çıkarmaktır. Daha özel olarak da, Locke, insan aklının nasıl bir öğrenme mekanizmasına sahip olduğunu ve zihnin sahip olduğu düşünce içeriklerinin hangi kaynaklara dayanabileceğini araştırmayı hedeflemektedir.

Locke’ın epistemolojik perspektifine göre, bu karmaşık ideaların her birinin zihinde oluşabilmesi görece daha basit ve temel olanların varlığına bağlıdır. Örneğin zihnimizde bulunan ‘düğün’ gibi karmaşık bir idea, ‘gül’, ‘gelin’, ‘pasta’ gibi daha basit idealardan oluşmak durumundadır. Dolayısıyla duyu verilerinden yoksun olan bir insan, basit veya karmaşık hiçbir idea oluşturamayacaktır. Öyleyse denilebilir ki ‘bilgi’ adını verdiğimiz her bilişsel durumun o temele yaslanması gerektiği fikri, Locke’ın felsefesinin ana düşüncelerinden biridir.

Locke’a göre insanın zihni doğum anında ‘boş bir levha’(tabula rasa) gibidir. Yaşadığımız deneyimler bu boş levhanın üzerine zaman içinde ‘yazarlar’ ve böylece dünya bilgisi birikimsel bir şekilde oluşur.

İnsanın bilgisel yapısı temel olarak iki ana unsurdan oluşur. Birincisi deneyim ile elde edilenlerdir. Diğeri ise bu elde edilenlerin daha önce deneyimlenmiş diğer parçalarla birleştirilerek işlenmesidir.

Sonuç olarak Locke doğuştan ideaların olamayacağını savlar. Bilgi tümüyle deneyim alanına aittir.

Locke’ın Ontolojisi

Locke’un görüşü Aristotales’in metafiziği ile benzerlikler taşıdığı söylenebilir. Locke da tözsel bir ontoloji tasarlamış ve tözlerin nitelikler veya özellikler taşıdığını düşünmüştür. Ancak onun felsefesinin önemli farklarından biri, kendi döneminin söylemsel havasına uygun bir şekilde, temsil epistemolojisinin düşünsel gereçlerini kullanmasıdır.

İki tip ‘nitelik’ olduğunu savunur.

  • Birincil nitelikler , maddesel gerçeklik içinde yer alan ve bizim zihnimizde de temsil edilebilen özelliklerdir.
  • İkincil nitelikler ise nesnelerin birincil nitelikleri nedeniyle bizim zihnimizde oluşan etkilerdir. Örneğin bir masanın kapladığı uzam birincisine, onun rengi, şekli ikincisine dâhil olmaktadır.

Locke, nitelikleri barındıran zemine ‘tözsel taban(substratum)’ adını verir. İnsanlar epistemolojik açıdan yalnızca nitelikleri bilebilir; ‘tözsel taban’ ise bilgi nesnesi olabilecek bir şey değildir. Ancak Locke, bilinebilir olmasa fa, insan aklının bunun varlıksal gerekliliğini akılcı bir şekilde öne sürebileceğini ve bu gerekliliği kavrayabileceğini düşünür.

Locke’ın Epistemolojsinin Genel Felsefi Görünümü

Locke kesinlik veya kesin bilgi gibi konularda Descartes’ın iyimserliğine sahip değildir. Zihnin gerçekliği bilme süreçleri her zaman kesinlikten uzak olmak zorundadır. Locke, Tanrı’nın insanları bilme yeteneği ve ahlaki doğruları bulma kapasitesiyle yarattığı düşüncesindedir. Buna karşın bu bilginin kayda değer epistemolojik sınırlarının olduğu da açıktır.

David Hume

Felsefe tarihinde insan bilgisinin ‘nesnel’ temellerine duyulan sağlam inanç konusunda en keskin eleştirel görüşü geliştiren ve sonuçta da en büyük epistemolojik yıkıma neden olan düşünür Hume’dur.

Nesnelerin Bağımsız Varlığı Sorunsalı

Hume’a göre, algı sırasında karşımıza bir ‘nesnenin’ çıktığı açıktır. Asıl soru şudur: Nesnelerin nesnel olarak (yani özneden ayrı olarak) var olduğuna inanmamıza neden olan şey nedir? Diğer bir ifadeyle nesnelerin zihinden bağımsız ve sürekli olarak var olduklarına ilişkin inanç veya idea nereden kaynaklanmaktadır?

Bir nesnenin bağımsız ve sürekli olarak var olduğu konusundaki ideamızın kaynağı algının kendisi olamaz. Hume’a göre, duyular aracılığı ile dışımızdaki dünyaya dair uyarımlar alma ile diş ağrısı arasında özsel bir fark yoktur. İnsanlar diş ağrısının kendi benlikleri veya varlıkları içinde olup bittiğini, fakat ‘ağaç algısı’nın zihnimizin dışındaki nesnelerden kaynaklandığını düşünür. Nesnelerin zihnimizin dışında ve sürekli olarak var olduğu bilgisine, duyusal ve algısal boyutta ulaşamayız.

Bir diğer seçenek, algıladığımız nesnelerin ve niteliklerin bağımsız ve sürekli olarak var olduğu konusundaki fikrimizin veya bilgimizin, insan aklının felsefi bir tarzda çalışması sonucu oluştuğunu söylemektir.

Hume’a göre sorunun asıl yanıtı imgelem veya imge oluşturma yetisidir. Bir bebek, bir cisim ona gösterilmediği takdirde onun sürekliliği hakkında bilgiye sahip değildir. Ancak ‘olgunun veya nesnenin tutarlı bir şekilde tekrarlanması’ ile süreklilik kabul edilir. Ancak Hume’un iddiasına göre, belli tür algıların tekrarlandığı gerçeğinden nesnelerin zihnin dışındaki gerçek varlıksal durumlarına dair bir çıkarım yapmamız olanaksızdır.

Nedenselliğin Deneyimci Çözümlemesi ve Hume’un Metafizik Karşıtı Duruşu

Hume’un düşüncelerinin etkisinin en önemlisi olarak görüştüğü felsefi konulardan biri de nedensellik olgusudur. ‘Nedensellik’ yani bir olgunun başka bir olguya neden olması durumunun, bizim gözlemleyebildiğimiz dünyanın temelinde yattığı kesindir. Evrende belli fiziksel nedenler her zaman belli fiziksel sonuçlara neden olur. Bu durum da bizim zihnimizden tamamen bağımsızdır ve evrenin kuruluş yapısıyla ilgilidir.

Kritik soru, insanlarda ‘nedenselliğin zorunlu ideası’nın olup olmadığı değil, bu ideanın nereden kaynaklandığıdır. Nedenselliğin zorunlu olduğunu düşünmemizin kökeninde ne yatmaktadır? Bunun, Hume’a göre tek bir yanıtı olabilir: Benzer etki-tepki örneklerinde aynı sonucun tekrarlandığını gözlemlemek. Gözlemlenen olgu aslında yalnızca ‘düzenli bir şekilde tekrarlanma’dır. ‘Zorunluluk’, tekrarlamalar sonucu zihnimizde türeyen bir ideadır.

Eğer Hume haklıysa, metafizik bilgi olanaksızdır. Yani insan, zihninin içeriksel sınırlarından sıyrılıp, onlardan bağımsız bir tarzda gerçekliğe ilişkin iddiada bulunamaz. ‘Nesnel sebep sonuç bağıntıları’ bilgisine ulaşabileceğimiz olgular olamaz.

Hume ve Locke arasında iki önemli benzerlik vardır:

  • Her iki düşünüre göre de, doğuştan getirilen bir idea yoktur.
  • Dünya bilgisinin tümü duyulardan gelen basit uyarımlar ve onlardan türetilen karmaşık idealara dayanır.

Farklılık ise, Hume, birincil nitelikler konusunda iddiada bulunulamayacağını savunur. İki tür bilgi vardır: (1)olgusal, (2)biçimsel. Bunların dışına çıkan iddialar tamamen anlamsızdır.

George Berkeley

İdeacılık ve Deneyimcilik

Maddecilik ve ideacılık, metafizik görüşlerdir. Deneyimcilik ise epistemolojik bir görüş veya akımdır. Berkeley’in görüşünü ilginç kılan, ontolojik anlamda ideacılığı ve epistemolojik açıdan da deneyimciliği açıkça savunmuş olmasıdır. Hume’un Berkeley’den ayrıldığı nokta, Hume herhangi bir metafizik veya varlıksal perspektifi savunmamaktadır.

Berkeley’e göre maddesel tözün veya zihinden tamamen bağımsız maddesel nesnelerin varlığına inanan düşünürler, aslında farkında olmadan çelişkili bir görüş ileri sürmektedirler. Bir nesne içindeki algılara veya ideaya ilişkin unsurlar ayıklandıktan sonra nasıl tasarlanabilir? Bu doğal olarak, olanaksızdır. İdea veya zihin tarafından müdahale edilmemiş, kendi nesnelliği içinde var olan madde bizim için anlaşılır bir varlık parçası değildir.

Var Olmak Algılanmaktır

Berkeley’e göre, bir idea, yalnızca bir ideaya benzeyebilir; idea zihinsellikten arınmış maddeyi temsil edemez. Düşünce, içinde düşünsel unsurlar olmayan varlığı kavrayamaz.

Onun ifadesiyle ‘var olmak, algılanmaktır’. Bu şu anlama gelmemektedir, hiç kimsenin algılamadığı taşlar, ağaçlar, yıldızlar yoktur. Berkeley bu sağduyuya aykırı görüşü savunmamaktadır.

Deneyimciliğin Genel Felsefi Değerlendirmesi

Deneyimcilerin, büyük oranda, Descartes ile başlayan bilgi sorunsalı üzerine eğildikleri ve o çerçevede fikir ürettikleri gözlemlenebilir. Deneyimciler bizim sınırlı bir bilişsel varlık olduğumuz gerçeği üzerine yoğunlaşmamışlardır. Bunun doğal sonuçlarından biri, zihnimizin içeriğinden hareketle ‘zihnin dışındaki gerçekliği’ bilmeye giden epistemolojik yolların kesinlikten uzak olmasının gerektiğinin ortaya çıkmasıdır.