Ünite 6: Beden ve Sağlık

Giriş

Yaşamımızın tamamı toplumsal kurumlar ve toplumsal etkileşim tarafından belirlense de beden ve sağlık söz konusu olduğunda deneyimlerimiz çok kişisel olduğundan toplumsal etkenleri daha belirgin şekilde hissederiz.

Bilim, Tıp ve Ataerkillik İlişkisi

Tarihin ilk dönemlerinde zihin ile beden, akıl ile duygu, bilim ile doğa arasında bir ikilik inşa edilmiş, yani bu kavramlar birbirlerine karşıt olarak görülmüştür. Bu düşünce içinde erkekler akıl, düzen, zihin ve bilgiyle, kadınlar ise aksine duygular, beden ve doğayla ilişkilendirilmiştir. Modern bilimin 17. yüzyılda ve neredeyse doğa bilimleriyle eş anlamlı olarak doğuşuyla birlikte kadınlar bir yandan bilim alanından dışlanırken diğer yandan bilimin nesnesi haline dönüşmeye başlamışlardır. Dönemin bilim insanlarının ataerkil bir anlayışla kadınların akılla, erkekler kadar ilişkilendirilmemesini kadınlara yönelik bir ayrımcılığa nasıl dönüştüğü kadınların yüzyıllarca tıp fakültelerine kabul edilmemelerinden açıkça anlaşılmaktadır.

Beden ve Toplumsal Cinsiyet

Beden bir yandan toplumdaki diğer insanlara kendimiz hakkındaki bilgileri ilettiğimiz bir aracı, diğer yandan toplumsal kontrolün işlediği bir alandır. Kilo, boy, kıyafet, duruş, dövme ve takı gibi göstergeler üzerinden beden, bireylerin imajını oluşturmakta, topluma iletmek istedikleri mesajı taşımaktır. Sokrates ve Platon’un savunduğu görüşe göre ruh, bedenin arzu ve kötülüklerinden ancak beden öldüğünde kurtulacaktır. Antik dönemde ruh ve beden arasında kurulan karşıtlık, Aydınlanma düşüncesiyle beraber zihin ve beden arasındaki karşıtlığa dönüşmüştür. Descartes’a göre zihin, aklın ve zekânın kaynağıdır ve özne de zihinle denktir. Beden ise et ve kemikten ibaret bir makinedir ve akıl dışı olduğu düşünülen duyguların ve aşırılıkların kaynağıdır. MÖ 6. yüzyılda Pisagor erkeklerin akılla, kadınların ise duygularla ilişkili olduğunu iddia eder. Günümüzde kadınların yoğun olduğu profesyonel meslekler anaokulu ve ilkokul öğretmenliği, hemşirelik gibi çocuk ve hastalarla ilgili, şefkat ve bedensel emek gerektiren işler olup erkekler ise mühendislik, doktorluk, bilim insanlığı gibi meslekler akılla ilişkilendirilen alanlarda yer almaktadır.

Toplumsal yaşamdaki temel eşitsizliklerden biri olan cinsiyet eşitsizlikleri de bedenle ilişkilidir çünkü kadın ve erkek bedeni arasındaki biyolojik ve fizyolojik farklılıklara dayandırılmıştır. Beden, toplumdaki diğer insanlara hakkımızdaki bilgileri ileten bir aracıdır, kişisel bir “vitrin”dir. Hangi kadın ve erkek bedenin güzel, hayranlık uyandırıcı sayılacağını ve hangisinin itici kabul edileceğini belirleyen toplumsal cinsiyet ideolojisidir. Toplumsal inşacı feminizme göre bedenler, maddi ve kültürel dünyada toplumsal olarak inşa edilirler, yani fiziksel oldukları kadar da semboliklerdir. Bedene ilişkin kültürel görüşler sadece estetik değildir, aynı zamanda ahlaki bir içerik taşır. Batı kültüründe kadınlar ve erkekler ciddi tehlikeleri olmasına karşın ideal kadın ve erkek bedeniyle ilgili kültürel idealler güçlü olduğu için çeşitli estetik ameliyatları riskini göze almaktadır. 15. yüzyıldan itibaren kadınların sıkı korseler ve ağır elbiseler giymek zorunda kalmasının sebebi kadın bedenini ideal kabul edilen biçime uyması için disipline etmektir. Tüketim toplumunda önemli olan sağlığı korumak değil, başkaları tarafından görülmek ve arzu edilmektir. Medya, bireylere bedenlerini daha çekici ve alımlı bir hale getirmeleri yönünde sürekli baskı yapar ve bireyler de kendilerine dayatılan beden modellerini ve güzellik anlayışını kabul edip içselleştirir. Bourdieu’ya göre kültürel sermayenin alt bileşenlerinden biri fiziksel sermayedir. Bu sermaye türü, doğrudan bedensel özellikleri içerir. Fiziksel sermayenin parçaları bedenin biçimi, kilo, ten rengi, atletik veya zarif olmaktır. Foucault sosyolojisinde de güç ilişkileri beden üzerine yazılır ve beden tarafından yansıtılır. Bartky, kadınların narin ve zarif olmaları gerektiği yönündeki beklentilerin kadınlar üzerinde yarattığı baskıyı ifade etmek için “narinlik zorbalığı” kavramını kullanır. Bartky güzellik standartlarına göre kadınların ciltlerinin yumuşak, pürüzsüz, tüysüz olması; yaşa, deneyime ya da derin düşüncelere dair izler taşımaması gerektiğini belirtir. Bulimiya, yemek yemeye yönelik isteğin kontrol edilemediği, ani olarak çok yüksek kalorilerin alındığı ve yemekten sonra kusma veya ishal yoluyla yiyeceklerin bedenden atıldığı bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Anoreksiya, şişmanlamaya, kilo almaya yönelik aşırı bir korkunun yol açtığı, ölüme neden olabilen bir yeme bozukluğudur. 20. yüzyılda yapay kalpler, damarlar, göz ve kulaklar, hatta ciltler, insan bedeninin bir parçası olmuştur. Donna Haraway’in ortaya attığı Siborg bir organizmanın robot parçalarla birleştirilmesi ile oluşan bir varlıktır. Ona göre Siborg bedenler üremediği için kadınların üremeye, çocuk doğurma ve bakma görevlerine indirgenmesi de son bulabilir.

Modern toplumda normalin ne olduğunu belirleme otoritesi tıp kurumunun elindedir ve medikalizasyonun en önemli işlevi, bazı durumları hastalık olarak etiketleyerek normal olmayan davranış olarak göstermektir. İkinci önemli işlevi ise toplumsal sorunların kaynağını gizlemektir. Medikalizasyon günlük yaşamın ya da toplumsal sorunların normal olan yönlerinin tıbbi sorunlar olarak kavramsallaştırılarak bunlara tıbbi müdahale ve çözümler önerilmesidir.

Mensturasyon, kadın bedeninin doğal döngüsünün bir parçasıdır. Ancak tarih boyunca kadınlara bunun utanılması, saklanması gereken bir durum olduğu öğretilmiş; mensturasyon kanı kirlilikle, bu sürecin kendisi de kirlenmekle ilişkilendirilmiş olup hatta ataerkil toplumlarda mensturasyon kanaması utanılması, saklanması gereken bir durum olarak kabul edilir. Tıp doktorları mensturasyon öncesi sendromu dünyada en yaygın görülen hastalık olarak tanımlamış, stres ve kaos yaratan, evlilikleri ve ilişkileri bitiren bir gerilim yaratan,  kadınları tahmin edilemez, irrasyonel ve şiddete eğilimli kılan bir hastalık olarak tanımlamıştır.

Üreme, kadınların biyolojik bir işlevi olduğu kadar toplumsal statü edinmek için de kullanılan kaynaklardan biridir. Özellikle geleneksel toplumda çocuk doğurmak, kadınların ekonomik ve sosyal statülerini güvence altına almak anlamına gelmektedir. . Doğumlar, 17. yüzyıla dek ebelerin, deneyimli ve genellikle yaşlı kadınların yardımı eşliğinde yapılmış, modern tıp geliştikçe, doğumda yer alan ebelerin tehlikeli ve pis olduğu ileri sürülerek doğumu doktorların yaptırması gerektiği iddia edilmiştir. 18. yüzyıldan itibaren doğum sürecinin kontrolü kadınların elinden tamamen alınmış, kadının özel alanda yaşadığı bir deneyim olan doğum, özel alanın yani evin dışına çıkarılmış ve kamusal alana, erkeklerin kontrolünde olan hastanelere aktartılmıştır.

Menopoz süreci de mensturasyon ve doğum gibi kadın biyolojisinin doğal döngüsünün bir aşamasıdır. Ancak günümüzde bu süreç bir hormon yetersizliği ya da üreme organlarının işlev kaybı olarak tanımlanmakta, olumsuz bir süreç olarak görülmekte ve tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Menopozun hastalık olarak, bir çeşit yetersizlik olarak görülmesinin iki temel nedeninden biri kadınların asıl işlevinin çocuk doğurma olduğu iddiasına dayanan ataerkil bakış açısı, ikincisi ise ilaç endüstrisinin satışlarını artırma çabasıdır. Erkeklerin yaşlanması ya da andropoz dönemi de tedavi edilmesi gereken bir dönem olarak görülmektedir.

Cinsiyet, kültürel, ekonomik ve toplumsal kökleri olan ve her dönemde iktidar tarafından düzenlenen ve denetlenen bir olgudur. Cinsellik, Aydınlanma öncesinde ruh/beden arasında, Aydınlanma sonrasında zihin/beden arasında kurulan ikili karşıtlıkta beden kısmıyla ilişkilidir. Bekaret, ataerkil toplumlarda önemli bir kavramdır. Kadının bakire olması ilk olarak arzudan arınmış olmasıyla ilişkilidir. Güvenli olmayan kürtaj, “istenmeyen gebeliğin gerekli becerilerden yoksun kişiler tarafından ya da asgari tıbbi standardın bulunmadığı bir ortamda sonlandırılması veya her ikisi” olarak tanımlanmaktadır.

Kadınların cinselliği ataerkil toplumda bir dizi mekanizmayla kontrol altında tutulur. Bunlar;

  • Kadınların evlilik içinde kocalarına cinsel hizmet sunmak zorunda olduğu kabul edilir.
  • Erkeklerin evlilik dışında cinsel deneyimler yaşamaları genellikle görmezden gelinir. • Kadın sağlığı açısından kürtaj da son derece önemli bir konudur.
  • Bazı toplumlarda kız çocuklarının cinsel haz almalarını engeller.
  • Kadınlar kendi istekleri dışında cinsel ilişkiye veya seks işçiliğine zorlanabilmekte, bedenleri bir meta olarak kullanılabilmektedir.
  • Kadınların kıyafetlerine yönelik normlar, yine kadın cinselliğini sınırlandırma ile ilgilidir.
  • Tecavüz de kadın bedenine yönelik kontrolün araçlarından biridir.
  • Heteronormativite, normal cinsel yönelimin heteroseksüellik olduğu, cinselliğin ve evlilik ilişkisinin sadece bir kadın ve bir erkek arasında gerçekleşebileceği iddiasıdır.

Sağlık ve Toplumsal Cinsiyet

Toplumda çeşitli açılardan dezavantajlı konumlarda olanların sağlıkları da avantajlı gruplara göre daha kötüdür. Bu olgu sağlık eşitsizliği olarak adlandırılır. Kadın sağlığı ile erkek sağlığı arasındaki farklılıkların büyük kısmı biyolojik farklılıklardan değil, ekonomik ve sosyal kaynaklara erişim konusunda yaşanan eşitsizlikten, yani toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri kadınların sağlık için gerekli kaynaklara ve sağlık hizmetlerine erişimlerini kısıtlamakta ve kadınların genel olarak erkeklerden daha sağlıksız olmasına neden olmaktadır. Türkiye’de de erkeklerin ortalama ömrü 73 iken kadınlarınki 79’dur. Kadınların erkeklerden daha uzun yaşaması, biyolojik ve davranışsal faktörlerin bir bileşiminden kaynaklanmaktadır. Dünya genelinde hastalanma oranı kadınlarda erkeklerden daha yüksektir. Erkeklerin kadınlardan daha kısa süre yaşamasının ve daha sağlıklı olmasının toplumsal cinsiyete bağlı bazı davranışsal faktörle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Örneğin tütün ve alkol tüketimi gibi yaşamı tehlikeye atan davranışlar erkeklerde daha yüksektir ve bazı görüşlere göre erkeklerin ortalama yaşam süresi bu nedenle kısalmaktadır.

Sağlığı etkileyen faktörler arasında gelir ve eğitim düzeyi, barınma ve çalışma koşulları, politik olarak sesini duyurabilme ve sağlık hizmetlerine erişim yer alır. Kadınlar ataerkil toplumda bu alanların hepsinde erkeklere oranla daha dezavantajlıdırlar ve sağlıklarının erkeklerinden daha kötü olmasının nedeni de budur. Kadınların erkeklerden daha sağlıksız olmasına neden olan sebepler;

  • Beslenme
  • Eğitim
  • Karar alma süreçlerine ve kamusal alana katılım
  • Kadına yönelik şiddet
  • Erken evlilik ve adolesan gebelik
  • Doğuma bağlı ölümler
  • Yoksulluk
  • Sağlık sistemlerinin ataerkil yapısı ve tıbbi uygulamalarda cinsiyetçilik

Beslenme: Ataerkil toplumlarda kız bebekleri oğlan bebeklerden daha değersiz görüldüğü için daha kısa süreli ve daha az emzirilmesine ve yetersiz beslenmesine neden olmaktadır. Yetersiz beslenme sağlığı doğrudan etkilediğinden bu durum kadın sağlığını olumsuz etkileyen en önemli faktörlerden biridir.

Eğitim: Eğitim, kadınları güçlendirdiği için kaç çocuk doğuracakları, ilk doğumun kaç yaşında yapılacağı gibi konularda kendi sağlıklarını dikkate alarak karar vermelerini sağlar. Dünya genelinde kadınların okullaşma oranları ve eğitim düzeyleri erkeklerden düşük olduğu için bu durum kadın sağlığını oldukça etkilemektedir.

Karar alma süreçlerine ve kamusal alana katılım: Ekonomik olarak erkeklere bağımlı olmaları durumunda kadınlar hane bütçesinden kişisel sağlık harcamaları için pay ayrılmasını sağlayamayabilirler.

Kadına yönelik şiddet: Dünyadaki kadınların üçte birinin yaşamının bir döneminde eşinin ya da birlikte olduğu kişinin fiziksel veya cinsel tacizine uğradığı görülmektedir.

Erken evlilik ve adolesan gebelik: Erken evlilik, 18 yaşın altındaki çocukların, evlilik ve çocuk sahibi olma gibi sorumluluklar için fizyolojik ve psikolojik olarak hazır olmadan ve evlilik kararının ciddiyetinin farkında olmadan yaptıkları ya da yapmaya zorlandıkları evliliklerdir. Erken evliliklerin yol açtığı adolesan gebelik, yani ergenlik dönemi sona ermeden yaşanan gebelik, kadın sağlığı açısından son derece olumsuz etkilere sahiptir.

Doğuma bağlı ölümler: Kadınların gebeyken ya da gebelikten kısa bir süre sonra ölmeleri ana ölümü olarak adlandırılır ve her yüz bin canlı doğumda görülen ana ölümü sayısına ana ölüm oranı adı verilir.

Yoksulluk: Kadınların hem kazandığı ücretler hem de hane bütçeleri üzerindeki kontrol düzeyleri erkeklerden düşüktür ve dünya genelinde yoksulların içinde kadınlar erkeklerden daha fazladır. Dünya genelinde en çok ölüme yol açan bulaşıcı hastalıkların başında AIDS, sıtma, verem, ishal ve zatürre gelmektedir. En çok ölüme yol açan bulaşıcı olmayan etkenler ise ana ve bebek ölümleri, yetersiz beslenmeye bağlı ölümler, kalp ve solunum hastalıklarıdır. Yoksulluk hem hastalanmayı önlemeyi hem de tedavi almayı büyük ölçüde kısıtlamaktadır.

Sağlık sistemlerinin ataerkil yapısı ve tıbbi uygulamalarda cinsiyetçilik: Sağlık alanındaki toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinden biri de sağlık sistemlerinin planlanmasında toplumsal cinsiyet analizi yapılmaması, bu sistemlerin erkeklerin ihtiyaçlarına göre tasarlanması ve bu nedenle kadınların ihtiyaçlarını yeterince karşılayamamasıdır.

Sağlık hizmetini sunanlar da cinsiyetçi tutum ve davranışlara sahip olabilmektedir. Çeşitli çalışmalar sağlık personelinin kadınlara erkeklerden daha az saygı gösterdiklerini, daha ilgisiz ve özensiz davrandıklarını göstermektedir.