Ünite 7: Basın, Kamuoyu, Boykot ve işçi Hareketleri

19. Yüzyıl Sonlarında Osmanlı Kamuoyu ve Siyaset

Osmanlı Kamuoyunun Oluşum Süreci: Kamuoyu, bir konuda kamunun yani halkın genel düşünce, tavır ve yaklaşımıdır. 1789 Fransız İhtilâli sırasında yaşanan olaylar ve ardından yayılan siyasi fikirler, zamanla bireyi ve bunların ortak talepler etrafında bir araya gelmesiyle oluşan bilinçli kitleyi, siyasi açıdan belirleyici bir güç haline getirdi.

Osmanlı idarecileri açısından özellikle İstanbul’da toplumun nabzının tutulması, saltanat ve istikrarın devamı açısından önemli olduğu için, iktidarın kamuoyunu takibi zorunluydu. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde iktidarın kamuoyunu kontrol ve yönlendirmekte kullandığı etkin araçlardan birisi de basındı.

Takvim-i Vekayi, Ceride-i Havadis, Tercüman-ı Ahvâl, Tasvir-i Efkâr, Muhbir ve İbret gibi özel gazetelerin yayın hayatına girmesiyle 1860’lardan itibaren basın, önceki dönemin aksine kamuoyunun sesi ve muhalif kesimlerin iktidara karşı en önemli mücadele aracı haline geldi.

II. Abdülhamid devri (1876-1909) Osmanlı tarihinin siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan en sıkıntılı dönemlerinden biriydi. Sömürgeci devletler, bu dönemde Osmanlı topraklarını paylaşma yarışına girdiler. Bu tehlike bazı siyasetçi ve aydınları devletin nasıl kurtulacağına dair arayışlara, rejim değişikliği ve siyasi erkin kullanımı gibi konularda bir takım girişimlerde bulunmaya sevk etti.

Sivil Alanın Daraltılması: Sansür ve Jurnalcilik: Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı tahtına siyasi istikrarsızlık atmosferinde ve muhalif baskı gruplarının vesayetinde çıkmıştı. Bu dönem de sarayda yaşanan çeşitli olaylar, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve şüpheli ölümü, II. Abdülhamid’in, sürekli alaşağı edilme ve katledilme korkusu ile yaşamasına neden oldu. Bu korku basın-yayın hayatının sansür ve devlet adamları, kurumlar ve halkın ise hafiye teşkilatı aracılığıyla kontrolü, II. Abdülhamid’in kısa sürede idari ve sosyal alanda sıkı bir denetim kurmasını sağladı.

Bu dönemde basına şiddetli sansür uygulandı. Muhalefetin sesini duyurma araçları arasına katılan ve giderek siyasallaşan tiyatro oyunları da bu dönemde sansür kapsamına alındı. Padişah yeni basın yayın organlarının çıkarılmasına pek izin vermezken, kendi lehinde ve çizgisinde yayın yapan basın organlarını maddi olarak destekledi.

Boykot: Dış Tehditlere Karşı Siyasi, Sosyal ve Ekonomik Savaş

Boykot, şiddet içermeyen bir protesto hareketi, zayıfın güçlüye karşı kullandığı ekonomik bir silah ve milliyetçi bir refleks olarak gelişmiştir.

II. Meşrutiyet dönemin de Osmanlı toplumu ilk kez iktisadi-ticari konuların uluslararası ilişkilerde etkin bir koz olarak kullanılabileceğini fark etmişti. Bu dönemde çeşitli siyasi krizlerin yarattığı boykot hareketleri, Osmanlı kamuoyunun dış tehditler karşısında kitlesel eylemlerle tepkilerini koyacak düzeyde bilinçlendiklerini ve gerektiğinde örgütlenebildiklerini göstermesi bakımından da önemlidir.

İlk boykot hareketi, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu zor koşulları fırsata dönüştüren Avusturya’nın Bosna ve Hersek’i topraklarına kattığını ilân etmesine tepki olarak başlatıldı. Sonra Girit’in ilhakı nedeniyle Yunanistan’a karşı başlatılan boykot takip etti. Üçüncü boykot hareketi ise, Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan ve gizlice Yunanistan’a siyasi ve iktisadi destek veren Rumlara karşı yapıldı. Bu boykot hareketleri, sivil toplumun siyasi ve ekonomik anlamda önemli bir güç unsuru olarak ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

Avusturya’ya Karşı Boykot: Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bosna ve Hersek’i 5 Ekim 1908’de topraklarına kattığını ilân etti. Yine aynı gün Bulgaristan bağımsızlığını, bir süre sonra da Girit Yunanistan’la birleşme kararını açıkladı. Peş peşe bu gelişmeler, Osmanlı toplumunda büyük bir infial yarattı. Avusturya mallarını boykot konusu, 7 Ekimde Servet-i Fünûn’da ve 10 Ekimde de Tanin gazetesinde çıkan bir dizi coşkulu yazıyla kamuoyunun gündemine girdi; ülkenin dört bir yanına çekilen telgraflarla halk boykota davet edildi. Boykot 8 Ekim günü başladı. Ellerinde pankartlar taşıyan ve “Yaşasın boykotaj”, “Yaşasın Osmanlılık” sloganları atan kalabalık, Avusturya şirketlerinin önünde protesto gösterileri yaptı. Ertesi gün tekrar toplanan kalabalığa hitap eden boykot komitesi üyeleri, dini ve milli gerekçelerle tüm halkı Avusturya firmalarını ve mallarını boykota davet etti. Boykot İstanbul, Selânik, İzmir, Trabzon ve Beyrut gibi sahil şehirlerinde de yaygınlaştı, kısa süre sonra, Avusturya limanlarından gelen tüm gemiler boykot kapsamına alındı; Osmanlı ve Avusturya temsilcilerinin bu atmosferde sürdürdükleri müzakereler sonucunda 26 Şubat 1909’da iki ülke arasında imzalanan antlaşmayla, Avusturya işgal ettiği Bosna ve Hersek’e karşılık olarak 2,5 milyon altın tutarında bir tazminat ödemeyi kabul etti. Halk, liman işçileri ve hamallar, antlaşmanın resmen ilânının ertesi günü boykota son verdiklerini ilân etti.

Yunanlılara Karşı Boykot: II. Meşrutiyet döneminin siyasi, sosyal ve ekonomik bir diğer önemli gelişmesi, Yunanistan’a karşı yapılan boykottur. Girit, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti’ni en fazla uğraştıran sorunlardan biri oldu. 1897 de Osmanlı devleti İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya’nın baskılarıyla Girit’e özerklik verilmesini kabul etmek zorunda kaldı. Daha sonra Giritli Rumlar harekete geçerek adanın Yunanistan’a ilhakını ilân ettiler; Milli Meclisi’nin açılışını da Yunan kralı adına yaptılar.

Bu gelişmeler üzerine Osmanlı halk ise Yunan mallarına karşı ülke çapında büyük bir boykot eylemi başlattı. Kamuoyunda oluşan bu hassasiyete İkdam gazetesi ile Sırat-ı Müstakim dergisinin de destek vermesiyle, ülke çapında protesto eylemlerinin zemini oluştu. 1909’da Yunan mallarıyla Osmanlı limanlarına yanaşan Yunan bandıralı veya Yunanistan çıkışlı gemilere karşı boykot başlatılmıştı. Girit Genel Meclisi’ndeki Müslüman milletvekillerinin Yunanistan kralı adına yemin etmedikçe meclise alınmaması ve merkezden atanan kadıların engellenmesi ile Haziran 1910’da boykot iyice alevlendi, diğer şehirlere de yayıldı. Mitingler, el ilânları ve basın yoluyla bu tepki tüm topluma mal edilmeye çalışıldı. Bununla da yetinilmeyerek bazı bölgelerde boykot komitesi tarafından söz konusu iş yerleri beyaz boya ile işaretlendi. Ticari alanda başlatılan bu boykot, yaklaşık bir ay zarfında Yunanlılara karşı genel bir boykota dönüştü; hatta, Yunan uyruklu işçiler işten çıkarılmaya başlandı. Komite, bu milli davaya destek vermeyen kimselerin ihanetle itham ve isimlerinin ilân edileceğini bildirdi. Ancak 1911’de İtalya’nın Trablusgarp’ı işgaliyle başlayan savaş nedeniyle boykot ikinci plana düştü ve aynı yılın Kasım ayında sona erdi.

1913-1914 Rumlara Karşı Boykot: II. Meşrutiyet döneminin bir diğer boykot hareketi, Balkan savaşları sonrasında yaşandı. 1913-1914 yılları arasındaki bu boykot, öncekilerden farklı olarak bir ülkeye değil, Rum asıllı Osmanlı vatandaşlarına karşı yapıldı. Balkan Savaşları sırasında Osmanlı coğrafyasında yaşayan Rumların sergiledikleri tutum, gayrimüslimlerin Osmanlılık idealinden çok uzakta olduklarını açıkça gösterdi. Bu nedenle, savaş sonrasında siyasi hayatın en önemli aktörü haline gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti, Türk ve Müslüman unsurdan yerli bir burjuva sınıfı yaratma hedefini siyasi ajandasının en önemli maddesi olarak belirledi.

1913-14 boykotu, ilk olarak Osmanlı uyruklu bazı Rumların Balkan Savaşları sırasında Yunan hükümetine gizlice bağış yaptıklarının basına yansımasıyla gündeme geldi. Bu yayınlar halkta Rumlara karşı öfke ve nefret yarattı; yine basının verdiği Yunanistan’ın Makedonya’daki Müslümanlara zulmettiği şeklindeki haberler tepkiyi daha da arttırdı. Rum ve Yunan tüccarıyla her türlü ilişkiyi kesmeye çağıran boykot komiteleri dağıttıkları broşür, bildiri ve Rumlara ait dükkân listeleriyle kampanyanın geniş kesimlere ulaşmasını sağladı. Bu boykot, Osmanlı sosyal ve ekonomik hayatında gayrimüslim unsurların rolünü azaltmayı hedefliyordu.

Rumlara karşı başlatılan boykottan zamanla Bulgar ve Ermeni tüccarlar; hatta, bu gruplarla ticaret yapan Fransız ve İngilizler de olumsuz etkilendi.

Bu sırada müzakere edilmekte olan Aydın vilayetindeki Rum nüfus ile Makedonya’daki Müslüman nüfusun yer değiştirmesinin gündeme gelmesi, hükümetin boykota karşı takındığı müsamahakâr tavrın değişmesine neden oldu ve vilâyetlere, Rumlara müdahale edilmemesi ve boykotun derhal bitirilmesi talimatı gönderildi; boykotla ilgili haberlerin basında yayımlanması yasaklandı Temmuz 1914 sonunda Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması, siyasi gündemi bir anda değiştirdi ve etkisini kaybeden boykot sona erdi.

İşçi Hareketleri: Batıda İşçi Sınıfının Tarihsel Gelişimi

18. yüzyılın son çeyreğinde İngiltere’de başlayıp 19. yüzyılda Batı Avrupa’yı da içine alan Sanayi Devriminden sonra üretim faaliyetlerinin lokomotifi haline gelen ve kent merkezlerinde yoğunlaşan işçiler, gerçekleştirdikleri eylem ve grevlerle ekonomik ve toplumsal hayatta etkili oldular.

Avrupa’da 18. ve 19. yüzyılların siyasi ve ekonomik şartları gereği öne çıkan liberal iktisadi anlayış, devletin ekonomik hayat üzerindeki müdahale ve düzenleme yetkisini aşamalı olarak ortadan kaldırdığı için, işçiler ekonomik bakımdan ve çalışma koşulları açısından giderek daha zor şartlarda yaşam mücadelesi vermeye başladı Avrupa’da işçi sınıfının doğuşu ve gelişimi, üretim-tüketim ilişkilerindeki radikal değişimler sonucunda gerçekleşmiştir. Burjuva sınıfının ortaya çıkışı, teknik ilerlemeler ve sanayi devrimi, bu sürecin kilometre taşlarıdır.

Osmanlı Devleti’nde İşçi Hareketleri ve Grevler

Osmanlı İmparatorluğu’nda işçi sınıfının ortaya çıkışı ve örgütlenmesi, Avrupa’daki süreçten nitelik ve nicelik bakımından farklı bir seyir izlemiş; başta toprak rejimi olmak üzere, mülkiyet ilişkileriyle üretim ve vergilendirmedeki farklı uygulamalar, kapitalist ilişkilerin ve burjuvazinin doğmasına fırsat vermeyen iktisadi ortam, bu bağlamda altı çizilmesi gereken başlıca etkenlerdir.

Tarihsel süreç içinde Avrupa’da imal edilen malların kapitülasyonlar ve gayrimüslim unsurlar üzerinden Osmanlı pazarını istila etmesi, 19. yüzyıl ortalarından itibaren yerli sanayinin ve özellikle dokuma endüstrisinin gerilemesine yol açtığı gibi imparatorluğun hammadde tedarikçisi konumuna gelmesine neden oldu.

Osmanlı ekonomisinin dünya pazarlarına açılmasında, 16 Ağustos 1838 tarihli Baltalimanı Ticaret Antlaşması’nın bir dönüm noktası olduğu kabul edilir. Bu antlaşma ile İngiliz tüccarların, tarım ve sanayi ürünlerini Osmanlı iç pazarlarında satmak ya da ihraç etmeleri serbest hale getirildi. Baltalimanı Ticaret Antlaşması sonrasında, öteden beri yürürlükte olan kapitülasyonlar genişletildi ve yaygınlaştırıldı. Antlaşma, Osmanlı ekonomisini ve sanayiini Avrupa’ya karşı koruyan duvarları önemli ölçüde kaldırdı ve daha güçlü bir ekonomi ve endüstri karşısında rekabet gücü olmayan yerli ekonomiyi savunmasız hale getirdi.

İşçi Hareketleri

1800-1839 dönemi, geleneksel bazı üretim alanlarında yaşanan gerilemeye karşın, Anadolu ve Rumeli’de bir çok iş kolunun ve ilk fabrikaların kurulmaya başladığı dönem olarak dikkat çeker. Başlangıçta sanayi tesisleri devlet eliyle kuruldu.

Tanzimat devrinin ilk yıllarında işçiler tarafından bir takım eylemler gerçekleştirilmişse de bunlar sınıf bilinciyle ve örgütlü bir biçimde gerçekleştirilmiş işçi hareketleri değildi. Osmanlı İmparatorluğu’nda mesleki hak ve çıkarları savunmak amacıyla işçilerin toplu iş bırakma eylemlerine 1870’li yılların başlarında rastlanır. Bu dönemde Müslüman ve gayrimüslim işçi istihdamının en yoğun olduğu sanayi kolları, kara, deniz ve demiryolu ulaşımı, inşaat, dokuma, madencilik, cam, kâğıt, tütün ve gıda sektörleriydi.

1845’te yürürlüğe konan Polis Nizamnamesi özellikle vurgulanır ve 12. maddesinde yer alan ve amelelerin iş bırakmasını veya aksatmasını yasaklayan maddeden hareketle, 1845 öncesinde işçi hareketlerinin çalışma hayatını ve genel asayişi etkileyecek düzeye geldiği iddia edilir; ancak devrin kaynaklarında buna dair bir bilgiye rastlanmaz. Osmanlı İmparatorluğu’nda 1860’lı yıllara gelinceye dek modern anlamda örgütlü işçi eylemlerinden söz edilemez. 1863’te Zonguldak kömür madenlerinde çalışan işçiler iş bıraktı; 25 Ocak 1872’de ise tersane işçileri greve gitti. Bu bağlamda Beyoğlu Telgrafhanesi işçilerinin Şubat 1872’de gerçekleştirdikleri iş bırakma eylemi, nitelikleri bakımından gerçek anlamda ilk grev olarak kabul edilmektedir.

Nisan 1872’de Ömerli-Yarımburgaz ve İzmit demiryolu işçileri, şubat 1876’da Hasköy Tersanesi’nde çalışan İngiliz makinist ve işçiler iş bıraktı, şubat ayı sonunda Haydarpaşa Demiryolu işçileri, özel sektörde ise, inşaat, deri ve dokuma işçileri ücretlerinin ödenmesi talebiyle Ekim 1878’de greve gitti. 1908 öncesinde meydana gelen elli civarındaki grev, genelde vaktinde ödenmeyen ücretlerden kaynaklandı. İşçilerin mevcut sorunların çözümü için resmi makamlara dilekçeyle başvurmaları, bu eylemlerin neredeyse ortak özelliğiydi. Bu dönemdeki işçi hareketlerinin genel karakteri, plansız ve lidersiz hareketler olmasıydı.

İlk İşçi (Amele) Cemiyetleri: 1908 öncesinde siyasi, ekonomik ve sosyal nedenler dışında, işçiler arasında sendikal örgütlenmenin önünde bir takım yasal engeller de mevcuttu. 1845 tarihli Polis Nizamnamesi, iş yavaşlatma veya grev gibi eylemleri yasaklayıcı hükümler içermekteydi. 1876 Anayasası ise örgütlenme hakkı konusunda herhangi bir hüküm içermemekle birlikte, II. Abdülhamid devrinin siyasi şartları altında işçilerin örgütlenme ve grev gibi eylemlere kalkışması oldukça zordu.

1866’da kurulan Amelperver Cemiyeti, Operaja Cemiyeti ve Omonia Cemiyeti Rum ve İtalyan sermaye sahipleri tarafından işçiler için kurulmuş yardımlaşma ve dayanışma dernekleri niteliğindeydi.

Osmanlı’da bilinen ve sınıf bilinci taşıdığı söylenebilecek ilk işçi örgütü 1894’te İstanbul’da gizlice kurulan Amele-i Osmanî Cemiyeti’dir. Örgüt İstanbul Tophane’de dört bin kadar işçinin çalıştığı askeri tesislerdeki işçiler tarafından kuruldu.

Yarı sendikal ve yarı siyasal bir oluşumdu. Bu nedenle yaklaşık bir yıllık faaliyet döneminden sonra kurucuları yakalanarak sürgüne gönderildi ve cemiyet kapatıldı.

1908 Öncesi Grevlerinin Değerlendirilmesi: I. Meşrutiyeti (1876) izleyen yıllarda, mesai süresinin on altı saati bulmasına rağmen ücretler son derece düşüktü. İşçiler bu dönemde ekonomik ve toplumsal amaçlı örgütlenmeler yanında, Amele-i Osmanî Cemiyeti örneğinde olduğu gibi siyasal örgütlenmelere de yöneldiler. 1872-1907 arasında dokuma, gemicilik ve dericilik gibi iş kolları başta olmak üzere elli civarında grev yaşandı.1908 öncesindeki grevler, ekonomik nedenlere dayanan ve kendiliğinden oluşan eylemlerdi. Eylemler, mali kriz nedeniyle işçi ve memurlara ücretlerini zamanında ödemekte zorlanan kamu sektöründe yoğunlaştı.

İşçi istekleri çoğunlukla ödenmeyen ücretlerle ilgiliydi. 1878 sonrasında, ücretlerin arttırılması, pazar gününün hafta tatili sayılması ve uzun mesai saatlerinin kısaltılması gibi istekler de dile getirildi. Henüz sendikalar kurulmadığı için grevlerin tamamı geçici birlikler veya işçiler arasından çıkan kişilerce yönetildi. Bu dönemdeki işçi hareketleri sınıf bilinci etrafında gelişmediği gibi, sendikal bir karakterden de uzaktı.

II. Meşrutiyet Sonrasındaki İşçi Hareketleri: 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in ikinci kez ilânını izleyen özellikle ilk iki ay boyunca, işçilerin yoğun olarak bulunduğu kentlerde baş gösteren grevlerin Türkiye işçi hareketleri tarihinde önemli bir yeri vardır.

Bütün iş kollarının tamamını kapsayacak şekilde yüzden fazla grev meydana geldi. İş bırakmalar bütün ülkede bir genel grev havası yarattı. Bu grev dalgası, sendika, grev ve iş anlaşmazlıklarının çözümünü kapsayan yasal düzenlemelerin yolunu açtı.

Hükümetin 8 Ekim 1908’de Tatil-i Eşgal Cemiyetleri Hakkında Kanun-ı Muvakkatı (Grevciler Hakkında Geçici Kanun) ilân etmesine neden oldu.

1908 Grevlerinin Özellikleri: 1908 grevlerinin başlıca özelliği, işçi ve memurların greve gitmeden önce, sorunlarını barışçı yollardan çözme yönünde girişimlerde bulunmuş olmalarıdır.

Bu grevlerin karakteristik özelliği, ücret artışı yönündeki taleplerden kaynaklanan işçi eylemleri olmalarıdır. Bunun dışında, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve günlük çalışma süresinin azaltılması da talepler arasındaydı.

1908 grevlerinin, hazırlık ve uygulama süreçleri bakımından planlı hareketler ve yürütme komitelerinin talimatları doğrultusunda gelişen işçi hareketleri olduğunu söylemek güçtür. lokavta giden işverenlere de rastlanmıştı. Hükümetin bu grevlere tepkisi, polisiye tedbirler almak, diğer işçilerin çalışmasını engelleyen grevcileri tutuklamak ve grevci işçileri polis ve asker aracılığıyla dağıtmak oldu.

1908 grevlerinin, işçi hakları ve örgütlenmesi açısından çok başarılı eylemler olduğunu söylemek zordur.

Tatil-i Eşgal (Grev) Kanunu Sonrasındaki Gelişmeler: 8 Ekim 1908 tarihli Muvakkat (Geçici) Tatil-i Eşgal Kanunu, meclisin açılmasının hemen ardından gündeme alındı ve kapsamı genişletilerek Tatil-i Eşgal Kanunu adıyla 9 Ağustos 1909’da yürürlüğe konuldu. Bu yeni grev yasası birçok iş kolunda sendikalaşmayı yasakladı.

1936 tarihli İş Yasasına kadar yürürlükte kalan ve 13 maddeden oluşan Tatil-i Eşgal Kanunu, işçi ve işveren arasında bir uyuşmazlık çıktığında, greve gitmeden önce uzlaşma yollarının denenmesi hükmünü getirmiş; anlaşma yolunu denemeden ve uzlaşma kurulunun girişimlerinden çıkacak sonucu beklemeden veya ittifakla alınan karara aykırı olarak yapılan grevleri yasaklamış; bu kurallara aykırı hareket edenler için de bazı cezalar öngörmüştü.

31 Mart Vakası ve özellikle Bâbıâli Baskını’ndan sonra İttihat ve Terakki’nin mutlak egemenliğinden doğan fiili bir tek parti rejiminin kurulmuş olması, grevleri de fiilen imkânsız hale getirdi.

Tatil-i Eşgal Kanunu’ndan sonra grev ve işçi hareketleri giderek zayıflarken, sınırlı sayıda da olsa işçi örgütleri sahneye çıktı. Bu dönemde sosyalistler işçilerle temas kurdu. 8 Eylül 1910’da İstanbul’da Hüseyin Hilmi Bey’in (İştirakçi Hilmi) başkanlığında Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın kurulması, işçilerin siyasi çevrelerle ilişkileri bakımından diğer bir önemli gelişmedir. Parti İştirak adlı bir dergi ve kitaplar yayımlayarak işçi sorunlarına, teşkilatlanmasına ve ideolojik yapılanmasına katkıda bulunmaya çalıştı.

Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası, işçilerle ilişkilerini geliştirmek ve farklı iş kollarında çalışan emekçileri tek çatı altında toplamak amacıyla Türkiye İşçi Derneği’ni kurdu. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilânıyla parlayıp daha sonra yasal düzenlemeler, savaşlar ve siyasi nedenlerle hızı kesilen işçi hareketlerinin, Cumhuriyet dönemine teorik ve pratik açıdan önemli bir miras bıraktığında şüphe yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında sonra 1936 yılında çıkarılan 3008 sayılı İş Kanunu ve 1947 tarihli Sendikalar Yasası, işçi-işveren ilişkilerinin ve hak arama mücadelesinin yasal çerçevesini ve karakterini değiştiren önemli adımlar olmuştur.