Ünite 2: Balkanlara Geçiş: Fetih ve İskân

Osmanlı Beyliği’nin Yeni Hayat Sahası: Balkanlar

Bizans sınırlarında ortaya çıkan Osmanlı Beyliği’nin tarihi gelişiminde en önemli noktayı, Balkanlara geçiş ve kalıcı şekilde yerleşme siyaseti teşkil eder. Osmanlılar, Balkan yarımadası için daha çok “Rumeli” tabirini kullanmıştır. XIII. yüzyıl seyyahları eserlerinde Türklerin hakimiyetindeki Anadolu için Turkmenia kelimesini kullanırken, Bizans imparatorluğu toprakları için Romania tanımlamasını tercih etmişlerdir. Romania ise, Türk kaynaklarında Rumili/eli şeklinin ortaya çıkışına temel olmuş ve Balkan yarımadası için yaygın bir şekilde kullanılmıştır.

Osmanlıların Rumeli yakasına geçişi, Orhan Bey döneminde Gelibolu yarımadasını ele geçirip burayı daha ileriye geçmek için bir üs olarak kullanmaları ile mümkün olmuştur. Buradaki tutunma ve yerleşme anlayışı, Osmanlılara diğer Anadolu beylikleri içinde ayrıcalıklı bir yer temin ettiği gibi, “imparatorluk” haline gelişin yolunu da açmıştır. Osmanlılar, Karesi Beyliği’ni kendi bünyelerine katmasından sonra ve Bizans İmparatorluğunda yaşanan iç karışıklıklardan istifade ederek Rumeli’de genişleme imkanı bulmuştur.

Osmanlıların Balkanlar’daki İlk Askeri Faaliyetleri

1347 yılında İstanbul ve Balkanlar’da büyük bir veba salgını baş göstermiştir. Fare piresinin ısırması veya pisliğiyle bulaşan bu enfeksiyon hastalığı, özellikle XIV. yüzyılda Avrupa’ya yayılarak çok sayıda insanın ölümüne yol açmış ve “Kara Ölüm” şeklinde adlandırılmıştır. Bu hastalık nedeniyle Balkanlar’da siyasi karışıklık çıkmış ve Bizans İmparatoru Kantakuzenos, Sırpların saldırılarına karşı koymak için Orhan Bey’den yardım istemiştir. Bu vesile ile Osmanlılar 1348 yılında Trakya’ya geçmiştir.

Osmanlı ordusunun Avrupa’ya ikinci geçişleri ise, XIV. Yüzyıldan itibaren Pera etrafına yerleşen, burayı surlarla tahkim ederek, Galata kulesini inşa eden Cenovalılar/Cenevizliler ile yaptıkları ittifak nedeniyle gerçekleşmiştir. 1351 -1355 yılları arasında Osmanlılar Ceneviz-Venedik savaşında Cenevizlilere yardım için Galata bölgesine geçmiştir.

Bundan sonraki gelişmeler Osmanlıların Trakya bölgesine yerleşmesine ve ileride Balkanlara doğru yayılmasına imkan tanımıştır. İmparator Kantakuzenos, rakipleri ve diğer devletlere karşı Orhan beyden yardım istemisi sonucunda Osmanlı ordusu, bu bölgelerde yaptıkları savaş sayesinde bölgeyi tanıma fırsatı bulmuştur. Savaş sonrası ise, kendilerine üs olarak verilen Gelibolu’dan ayrılmayarak, burayı kendi topraklarına katmışlardır.

Bundan sonra Osmanlıların hedefi Edirne’yi almaktır. Şehzade Murad, önce İstanbul ile Edirne arasındaki Çorlu ve Lüleburgaz kalelerini ele geçirmiş, ardından da Edirne’ye yönelmiştir. Edirne’nin alınışı, Osmanlı açısından Trakya ve Balkanlar’da bir dönüm noktası teşkil etmiş ve bir bakıma İstanbul’un fethini de kolaylaştırmıştır.

Rumeli Yakasında Yerleşmenin Başlaması

Osmanlılar, Trakya’da ele geçirdikleri yerlere bazen gönüllü göçleri destekleyerek bezen de zorunlu sürgünlerle Anadolu’dan Türkmenleri yerleştirdi. Yerleştirme politikası sistemli bir şekilde gerçekleştirilerek, buradaki insan gücü açığı kapatılmaya çalışıldı. Bununla birlikte yeni ele geçirilen bölgelerde yaşayan Hristiyan halktın vergi mahiyetinde “haraç” vermeleri şartıyla, yerlerinde kalmalarına müsaade etmişlerdir. Haraç, İslam hukukuna göre Müslüman topraklarda yaşayan gayri Müslim topluluklarından alınan şahsi bir vergidir. Cizye olarak da bilinir ve varlık derecesine göre üç seviyede alınır.

Bu dönemde yaşanan iç karışıklıklar ve veba gibi hastalıklardan dolayı Balkanlar’da devlet düzeni kaybolmuştu. Osmanlılar, ele geçirdikleri bölgelerde timar sistemini getirerek, eskiye göre nispeten yerleşik bir devlet düzeni sağlamıştır. Timar Sistemi; askeri hizmet karşılığı bazı toprakların vergi gelirlerinin tahsis edildiği sistemdir. Bu sistemde devlet sipahi denilen atlı askerlerin maaşlarını, bulundukları bölgedeki halkın vergi gelirlerini onlara ayırarak karşılamış oluyordu.

Balkanlar’daki fetihler ile birlikte şehirleşme ilerlemiş ve toprağın işlenmesi artmıştır. Bu durum ekonomik ve askeri sistemi birbirine bağlı olan Osmanlı Devletinin gelişimi için önemliydi. Timar sistemi her şeyden önce insan gücüne ve onun üretimine bağlıydı.

Anadolu’dan Rumeli’ye yapılan göçler bir anda değil, XV. ve XVI. asır boyunca aralıklarla sürdü. Türk yerleşmeleri Trakya, Makedonya, Kuzeybatı Rumeli kesimleriyle, daha öncesinde kuzeyden gelen Türklerin bulunduğu Dobruca ve Varna hattında yoğunlaştı. Bu yerleşmelerde genellikle Türkler, Hristiyan halkla karışmadan kendi köylerini ya da ele geçirilen şehirlerde mahalleler kurmuştur.

Bunun yanı sıra o sıralarda boş ama verimli olan topraklar ekilmeye başlanmış, madenler yeniden işletilmiş ve önemli miktarda gümüş, kurşun, bakır, altın elde edilmeye başlanmıştır. Bütün bunlar uzun süredir ihmal edilmiş bir durumda bulunan, savaşlar ve siyasi belirsizliklerle sarsılan Balkanlar’daki sosyal ve ekonomik hayatın yeniden canlanmasına yol açan temelleri atmıştır.

Edirne’nin Fethinden Sonra Balkanlar’daki Yeni Siyasi Gelişmeler

Osmanlılar, 1350’lerde Balkanlardaki siyasi çekişmelerden istifade etmiş ve sürekli ilerleyerek Trakya’ya hakim olmaya başlamıştır. Bu durum çevre ülkelerde bazen Osmanlıları bir müttefik ya da düşman olarak önemli bir aktör kılıyordu.

Osmanlılar, Trakya’da kademe kademe ilerliyorlardı. Edirne’den sonra ikinci büyük merkez olan Dimatoka 136l’de, Filibe 1363’te Osmanlı idaresi altına girdi.

Osmanlıların ilerleyişi Hristiyan devletleri arasında işbirliği arayışlarını artırmış ve bir haçlı ordusu kurma teşebbüsünde bulunmuşlardır. Bu konuda başarısız olmuşlar ancak Savoie Kontu VI. Amadeo, tek başına Gelibolu’ya saldırdı ve burayı ele geçirdi. Burası Bizans’a teslim edilmiş fakat I. Murad’ın ısrarlı talepleri neticesinde 1376’da yeniden Osmanlılara terk edilecekti.

Devletleşmeye başlayan Osmanlı Beyliği, I. Murad döneminde askeri sistemin düzenlenmesi dahil, devlet teşkilatında değişikliklere gidilmiştir. Bu dönemde merkezi bir yapının temelleri atılmıştır. Balkanlarda bazen savaşla bazen de feodal beylerini vasallik bağlarıyla kendisine bağlayarak, hâkimiyetini tesis etti.

Yunanca efendi anlamına gelen despot; Roma ve Bizans imparatorluğunda prenslere verilen unvandır. Ayrıca Doğu Ortodoks kilisesinde patrik veya piskoposa da despot denir.

Osmanlı’ya ilerleyişini durdurmak isteyen Serez’deki despot İvan Ugljeşa, kardeşi Vukaşin ile 1371’de Edirne’ye doğru ilerledi. Rum ve Sırplardan oluşan bu güçlü ordu, uğradığı ani baskın sonucu tam bir bozguna uğradı. Sırp ordusunun bir bölümü imha edildi ve savaşta iki despot da hayatını kaybetti.

Bu savaşta kazanılan başarı Osmanlılara Makedonya, Sırbistan, Yunanistan kapılarını açtı. Birçok Sırp prensi, haraç ödemek şartıyla bağlılık bildirdiler. Bundan sonra Bizans ve Cenevizliler arasında savaş I. Murad’a daha rahat hareket etme imkanı sundu.

Türkler sert akınlarla Vardar ırmağı vadisine ulaştı, 1380’de Ohri’ye ve Pirlepe’ye girdiler, Arnavutluk’a doğru indiler. Diğer bir Türk kolu ise, Meriç ırmağı boyunca ilerleyerek Sofya’yı 1385’te, Niş’i 1386’da almıştı. Öte yandan 1383’te Serez’i yeniden alan I. Murad, 1387’de de Selanik’i ele geçirdi.

I. Kosova Savaşı ve Sonuçları: Sırp İmparatorluğunu kuran Stephan Duşan’ın ölümü sonrası devleti dağılmış ve müstakil feodal beyliklere bölünmüştü. Morava nehri etrafında hâkimiyet kurmuş bulunan Lazar, giderek ön plana çıktı. Osmanlıların Balkanlar’daki geleceğini tayin edecek olan Kosova savaşı, bağımsız Sırp kilisesinin de desteğini alarak güçlenen Lazar, ile Osmanlılar arasında gerçekleşti.

Osmanlı kuvvetlerinin Ploçnik’te aldığı mağlubiyet sonrası I. Murad, doğrudan Lazar’m üzerine yürümüş ve 1386 Ekim ayı sonlarında Niş’i almıştır. Ancak Osmanlı ordusu asıl büyük yenilgisini, 1388’de Biletsa’da (Bileca) Bosna ordusu karşısında almıştır. I. Murad bulunduğu bölgede önemli bir güç haline gelen Lazar ile Bosna kralı Tvrtko arasında işbirliği olma ihtimali karşısında; aynı zamanda vasali olan Lazar’ın üzerine yürüdü. Savaş, 1389’da Kosova ovasında gerçekleşti. Yapılan mücadele kesin bir Osmanlı galibiyeti ile neticelendi. Ancak I. Murad ve Lazar savaş meydanında hayatlarını kaybettiler.

Bu savaş, alınan yenilgiye rağmen Sırp destanlarında ve kilise tarafından bir zafer olarak işlendi. Özellikle XIX. yüzyılda Sırp milliyetçi çevreleri tarafından bu mitos, yeniden dile getirildi ve Sırp milli benliğin inşasında kullanıldı.

Ayrıca bu savaşın sonucu, bölgenin yapısında önemli siyasi ve kültürel değişiklikleri getirmiştir. Savaşın ardından Osmanlılara Tuna nehrinin güneyinde kalan bölgelerde Macarlardan başka karşı koyacak bir güç kalmamıştı. Kuzey Sırbistan yolu Osmanlılara açılmış, Sırp despotluğu vasal hale gelmiş, Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna’ya doğru ilerleme imkânı doğmuştu.

Kültürel açıdan ise, Bosna’da bölgenin etnik ve dini yapısı nedeniyle İslamiyet yayılmıştır. Burada İslamiyet’in yayılış sebepleri tartışmalı olmakla birlikte Katolik baskısı altındaki grupların Osmanlı idaresi altında İslamiyet’i seçtikleri ve bunda ekonomik ve sosyal sebeplerin rol oynadığı üzerinde durulur. Bu sebepler içinde Bosna bölgesinde yaygın olan Bogomilizm faktörü ise, en zayıf olanıdır. X.-XV. Asırlarda Balkanlar’da yaygın hale gelen düalist bir Hıristiyan mezhebi olan Bogomilizm, Hıristiyanlık inancı içinde teslisi kabul etmeyip Hz. İsa’yı sadece bir peygamber olarak tanırlar. Mezhep mensupları özellikle Bosna ve Hersek’te yaygın olup bunların çoğunun İslamiyet’i kabul ettikleri düşünülür.

Balkan tarihçiliğinde geçerli olan Osmanlı hakimiyetinin Güney Balkanlar’daki halk üzerinde olumsuz tesirleri olduğu, onların millet şeklinde teşekküllerini engellediği, artık Osmanlı arşiv kaynaklar üzerinde çalışmaların artmasıyla iyice zayıflamış gözükmektedir. Hatta birçok milletin Rumlaşma ve Slavlaşma süreçleri kesilmişti.

Osmanlı hâkimiyetinin yerleşmesi ile uygulanan hukuk sistemi, güvenlik vaat eden sağlam merkezi idare, Balkan milletler mozaiğinin muhafazasında etkili olmuştur. Osmanlı hukuk sistemi dini azınlıkların kendi inançlarını yaşamalarına müsaade ederdi. Zimmet Hukuku olarak adlandırılan bu sistemde, Hıristiyan ve Yahudilerin kendi dini inanç ve adetlerini belirli kısıtlamalar dışında rahatlıkla yapabilmeleri garanti altına alınmıştır.

Ayrıca imtiyaz tanınan kiliseler, dini ve sosyal hayatı derinden etkileyecek bir tarzda ve eskisinden de daha rahat şartlar altında faaliyetlerini sürdürmüşlerdi. Ortodoks Hıristiyanlığı maddi ve manevi açıdan gelişmiş, Osmanlı resmi makamları bunları tanımış, kilise hiyerarşisini koruyup desteklemişti.

Kosova savaşı sonrası Anadolu menşeli Türk yerleşimciler ve Bosna ile Arnavutluk’ta İslamlaşma başlaması, 1402’de Ankara savaşında darbe yiyen devletin büyük buhranın üstesinden gelmesine ve yeniden toparlanma imkânını da vermiştir

Batı Anadolu Beyliklerinin Vasalleşme Sürecinin Başlaması

Osmanlıların Rumeli’de tutunmaya başlamaları onların Batı Anadolu Türkmen beylikleri ile olan münasebetlerini de etkilemiştir. Kendi askeri gruplarıyla “gaza” yapan uç beyleri büyük şöhrete sahip olmuş ve Osmanlı gerekse diğer beylikler tebaası üzerinde büyük bir etki yaptı. Bu etki, Batı Anadolu ve Orta Anadolu beylerinin tabanlarının ve askeri zümrelerinin Osmanlı tarafına kaymasını kolaylaştırdı.

Osmanlıların Anadolu’daki Türkmen beylikleri üzerindeki siyaseti, iki safhada kendisini gösterir.

  • Birincisi, I. Murad döneminde başlayan vasallik, yani Batı Anadolu Türkmen dünyasını Osmanlı bayrağı altında gevşek sayılabilecek bir konfederasyon halinde tutma.
  • İkincisi ise, Yıldırım Bayezid’in merkezi bir devlet kurma fikri içerisinde bütün vasalleri doğrudan merkezi idareye bağlama ve eski bey ailelerini tasfiye etme idi.

Rumeli’deki faaliyetlere yoğunlaşan I. Murad, arkadan gelebilecek tehlikeleri hesaba katıyordu. Bu dönemde Selçukluların varisi olma iddiasındaki güçlü Karamanoğulları ile küçük beylikleri etkileri altına alma konusunda rekabet yaşamaya başladılar.

Bu iki güçlü beylik arasında kalan küçük beylikler, durumlarını bunların hareketlerine göre ayarlamaya çalıştılar. Ancak Karamanoğullarının Gorigos’u almak için çıktığı seferde başarısız olması, Osmanlılar bir anda üstün duruma getirmiştir. Bu savaştan sonra, bazı beylikler Karamanoğullarına karşı gelmiş ve Osmanlıların yanında yer almıştır. I. Murad oğlu Bayezid’i Germiyanoğlu Süleyman Bey’in kızı ile evlendirmiş, karşılığında çeyiz olarak Kütahya, Emet, Simav ve Tavşanlı Osmanlılara verilmişti.

1354’te Ankara’nın ele geçirilmesinin ardından Orta Anadolu’ya doğru açılan koridor, I. Murad döneminde işlerlik kazanmıştı. Yine bu dönemde Tokat-Amasya bölgesindeki küçük beylikler Osmanlı himayesine girdiler. Tüm bunlar Osmanlılar ile Karamanlıların karşı karşıya gelmesini hızlandırdı ve sonunda. I. Murad 1387’de Konya üzerine yürüdü. Burada Frenk yazısı adlı yerde yapılan savaşta Karamanlılar bozguna uğradı.

Bu durum aynı zamanda Karamanoğulları’nın beylikler üzerindeki iddialarının sonunu oluşturdu ve Osmanlı hâkimiyetini tanıdı. Bu başarı ile birlikte diğer beylikler de yine Osmanlıların yüksek hakimiyeti altına girmişlerdi. Ancak Kosova savaşında I. Murad’ın ölmesi, Osmanlıların kurduğu ittifakın çözülmesine ve Karamanoğullarının son bir çabayla diğer beylikleri kendi yanına aldıktan sonra Anadolu’daki Osmanlı topraklarına saldırmasına yol açtı.