Ünite 1: Aydınlanma ve İlerleme ideası: Kant ve Herder

Aydınlanma Felsefesinde İlerleme İdeası

18. yüzyılın felsefi anlayışına genel olarak felsefe tarihinde Aydınlanma dönemi ya da Aydınlanma felsefesi denir. Aydınlanma felsefesi genel olarak insanın bilme yetilerinin eleştirisini yaparken insan aklının neleri bilip neleri bilemeyeceği üzerine odaklanarak aklın hem bir eleştirisini yapmış hem de aklın ancak bilebileceği konular üzerinde bilgi ortaya konabileceğini ileri sürerek aklı, doğru kullanımında bilimi, bilgiyi ortaya çıkarabilecek tek bilme yetisi olarak ele almış ve yüceltmiştir. Ortaçağın her şeyin tanrı tarafından belirlendiği anlayışının karşısına, Aydınlanma felsefesi, tanrı yerine insanı merkeze alan bir düşünceyle çıkmıştır. Aydınlanma dönemi toplumlar için de gitgide belirleyici olmuş ve siyaset kurumlarının ve bilimin üzerindeki dinsel iktidar ortadan kalkmıştır. Aydınlanma Ortaçağın bilgiye karşı inancı öne çıkaran anlayışının yerine, yeni bir anlayışı, inanca karşı aklı öne çıkaran anlayışı geçirir. Aydınlanma düşüncesinin amacı dinin dogmalarını ortadan kaldırmak ve böylelikle de insanı özgürleştirmektir.

Aydınlanma döneminde akıl ve insan merkezli bakış açısı dinsel bakış açısının yerini almıştır. Akla dayalı açıklamalar yapmak her alanda aranır hâle gelmiştir. Böylece toplum ve devlet hayatında, genel olarak her türlü insan işlerinde laikleşme başlamıştır.

Aydınlanma döneminde tarih anlayışı da her şeyi belirleyen akıl anlayışıyla ilişki içinde ele alınmıştır. Tarih ve tarih yazımı da bu akıl anlayışı çerçevesinde ele alınarak tarihe aklın gelişiminin bir görünüşü olmak görevi yüklenmiştir. Böylece tarih ilerleyen bir süreç olarak tasarlanmıştır. Aydınlanmacı tavır, insan merkezli bir tavırdır. İnsan merkeze bir kez geçince de insanın yapıp etmelerinde temellenen tarihsel varlık alanı da insanın ürünü olarak karşımıza çıkar. Başka bir deyişle “aklın ürünü olarak tarih” anlayışının temelleri ortaya çıkmaya başlar. Aydınlanma filozofları tarih uğruna bir tarih bilimi kurmak için çok az şey yapmışlardır. Aydınlanma filozofları geçmiş tarihi usdışı ve karanlık bir süreç olarak görmüş ve aklın egemenliği ile insanlığın mutluluğa ulaşabileceğini ileri sürerek aklın gelişmesinin insanlığın da ilerlemesine yol açacağını düşünmüşlerdir. Aydınlanma düşüncesi kendisinden önceki dönemleri karanlık olarak ele alırken kendisiyle başlayan gelişme sürecini de ussal bir ilerleme süreci olarak görmüştür.

Fransa’da Aydınlanma bir yandan akla olan güvenle dine ve boş inançlara karşı bir hareket olarak gelişirken diğer yandan bu akla güvenmenin ve boş inançlardan kurtulmanın da insanlığa bir bütün olarak ilerleme getireceği inancını içerir. Aydınlanma düşüncesi modern akla dayalı bilimsel yöntemlerin gelişmesiyle insanlığın ve bir bütün olarak tarihin ilerleyeceği inancındadır.

Tarih felsefesi terimi ilk defa Voltairé tarafından kullanılmıştır ve Voltairé’e göre tarih felsefesi tarihin yasaların araştıran disiplindir. İlerleme idesinin bir savunucusu olan Voltairé’e göre doğabiliminde olduğu gibi “tarihte de tek tek olayları birbirine bağlayan yasalar aranmalıdır; doğa bilgini gibi tarihçi de olayların çokluğu ve akışı arkasında gizli bulunan yasayı bulmaya çalışmalıdır. Voltairé’e göre tarihe insan aklının egemen olmaması rastlantının egemen olması anlamına gelir ki bu ilerleme düşüncesi için zararlıdır, rastlantı ilerlemeye duyulan inancı ortadan kaldırır.

Fransız Aydınlanma düşünürlerinden Turgot ve Condorcet insanın yetkinleşebileceğini ve ilerleyebileceğini düşünerek bilimi ve aklı tarihte ilerlemeyi sağlayan güçler olarak görürler ve “bilimin ilerlemesi ile aydınlanmanın ve insanlığın birliği duygusunun da elele geliştiğini varsayarlar. Condorcet uygarlık tarihi üzerine çalışmakla tarihin yasalarının keşfedileceğini ve bunun da tarihteki olguları önceden bilmeyi sağlayacağını düşünmüştür. Rousseau ise doğa durumunda mülkiyet ve devlet olmadığından insanların gerçekten özgür ve elit olduğunu ileri sürerek Aydınlanmanın kültür anlayışını eleştirmiştir. Rousseau Aydınlanmanın ilerleme inancının karşısındaki düşünürlerden birisidir ve ona göre tarihin gidişatı bir ilerleme olarak görülemez. Çünkü tarihte uygarlaşmaya doğru gidiş aynı zamanda eşitsizliğin artmasıyla sonuçlanmaktadır. Sonuç olarak Aydınlanma düşüncesi tarihi ilerlemenin, üstelik de aklın ilerlemesinin tarihi olarak ele almıştır.

Immanuel Kant’ın Evrensel Tarih ve İlerleme Anlayışı

Kant insanın kendi aklına güvenmesi, aklını doğru kullanması ile bir aydınlanma sürecine gireceğini ileri sürmektedir. Bu da insanlığın bir akıl eleştirisine gerek duyduğu anlamına gelir. Böyle bir akıl eleştirisi insanlığın ilerlemesinin önündeki engelleri de kaldıracaktır. Kant yazmış olduğu yapıtlarda insanın bütün yetilerini eleştiriden geçirmiştir. Yapıtlarının adı bunun bir göstergesidir. Saf Aklın Eleştirisi (1787) insan aklının teorik kullanılışının bir eleştirisi; Pratik Aklın Eleştirisi (1788) insan aklının eylem alanında pratik kullanışının eleştirisidir. Üçüncü eleştiri olarak bilinen yapıt Yargı Gücünün Eleştirisi (1790) estetik ve teleolojik düşünme yetilerinin bir eleştirisidir.

Kant’a göre tarihte genel bir doğa planı ya da doğa yasasına bağlı bir işleyiş olup olmadığını ortaya çıkarmak zordur. Ama yine de tarihe sanki bir genel yasa ya da evrensel bir plana göre işliyormuş gibi bakmak gereklidir. Böylece insan eylemlerinin anlatımını üstlenen tarih insanın özgür eylemlerinde bir ilerleme keşfedilebileceği umudunu verir bize. Kant’a göre bir tarih felsefesinin olanaklı olabilmesi için tarihte yönetici bir ilke bulmak gereklidir. Tersi durumda, yani böyle bir ilkenin olmadığı durumda tarih kör rastlantının egemen olduğu bir süreç olarak görülür ki bu da tarihin genel bir felsefesinin yapılamayacağı anlamına gelir. Böyle bir genel ilkeden vazgeçilirse yasaya uygun işleyen bir süreç yerine amaçsız işleyen bir süreçle karşılaşılır ve “aklın rehberliğinin yerini rastlantının kasveti alır. Kant’a göre tarihçi, tarihin evrensel bir yasa gibi işleyen bir doğa planı varmış gibi işlediği bakış açısıyla tarihi ele almalıdır. Bu bakış açısının olanaklılığını sağlayan şey, aklın kullanımına yönelik doğal yeteneklerin bireyde değil ancak türde gelişebilir olmasıdır. Çünkü doğal yeteneklerinin hepsinin nasıl kullanılacağını öğrenebilmesi için her tek insanın çok uzun yaşaması gerekirdi. Bu yüzden bu doğal yeteneklerin hepsinin kullanımın öğrenilebilmesi ancak insan türünde kendini gösterecektir. Kant’a göre insan aklının gelişmesi bireylerde değil, türde kendini gösterir ve bu gelişmenin varacağı nokta da insan aklındaki bir ide olarak insanın bütün çabalarının hedefi olmalıdır.

Kant’a göre insan türünün bütün tarihi doğanın gizli bir planının gerçekleşmesi olarak görülebilir. Bu plan da insanlığın bütün doğal yeteneklerinin gelişebilmesini sağlamaktır. Doğanın en üstün amacı da dünya yurttaşlığı düzenidir. Kant’a göre tarihe ancak böyle bir bakış felsefi tarih yazmak için bize bir temel sağlayabilir. Böylece Kant tarih felsefesinin olanağını göstermiştir. Tarih felsefesini olanaklı kılan temel hareket noktası, tarihe, insanlığın gelişimini sağlama amacı güden bir doğa planının işlediği bir süreçmiş gibi bakmaktan geçmektedir.

Herder’in Evrensel Tarih Düşüncesi Johann Gottfried Herder 19. yüzyılın tarih felsefelerini büyük ölçüde etkilemiştir. Herder tarihe hümanite kavramı bağlamında bakar. Ona göre tarihin her evresinde görülecek değişmez ilke “hümanite”dir. Herder’e göre tarihin yasaları da aslında doğanın yasalarıdır. Tarih dünyası doğa dünyasının içinde kendine yer açan doğadan farklı ama yasaları olan bir alandır. Bu yasalar tarihin doğal yasaları olmak bakımından doğanın daha üst derecedeki yasalarıdır. Bir anlamda tarihsel varlık alanı doğal varlık alanının üstünde yükselir. Herder, insanın akıl varlığı olması ve bütün çağlarda tekrar eden bir genellik olduğu yollu düşüncelere karşı çıkarak Aydınlanma’nın ‘ilerleme’ tasarımının da karşısında olmuştur. Tarihte mutlak bir genellikten sözedilemeyeceğini söylemekle birlikte Herder yine de insanlık tarihinde bazı genelliklerden sözedilebileceğini, insanlık tarihinin bu genellikler sayesinde anlamlandırılacağını ve bütün tarih gelişiminin rastlantıya indirgenmekten kurtarılabileceğini ileri sürer. Herder insan türünün doğa yapısı içinde tarihini inceler. Herder’e göre bütün evrenin tarihine bakılırsa en basit yaşamdan en karmaşık yaşama doğru bir evrim görülür. Bu evrim içinde gelişmiş en yüksek canlı da insandır. Herder’e göre insanı diğer canlı varlıklardan yapıca ayıran yanın ne olduğu sorusuna verilecek yanıt insanı insan yapan niteliğin ne olduğunu da belirleyecektir. Herder’e göre insanı diğer canlılardan yapıca ayıran en önemli şey insanın dik yürümesidir. Bu sayede insanın aklı gelişmiş, aklının gelişmesiyle de insan dili kullanmaya başlamış ve böylece de sanat ve bilim geliştirmiş, kültür dünyasını oluşturmuştur. Bütün bunlar da insanı bütün yeryüzünün efendisi kılmıştır. Herder’e göre tarihin ve doğanın ereğini “hümanite” oluşturur. Tarih “hümanite”ye yönelmiş ilerleyen bir süreçtir.

Herder’e göre insan doğasının kendinde taşıdığı bir amaç vardır ve insan türünün kaderi de bu amaç doğrultusunda insanın kendisi tarafından belirlenmiştir. Herder insan dünyasına teleolojik olarak yaklaşır. İnsan doğası mekanik nedensellikle belirlenmiş bir doğa değil, tersine yüksek amaçlarca belirlenmiş ereksel yapıda bir doğadır. Herder’e göre Hümanite eğitim yardımıyla düzenlenebilir. Bu düzenlemeler de insanın yaşamına yön verirler. Dolayısıyla insan, yaşamına kendisi için kurup tasarladığı ve var kıldığı bu anlam dünyasının içinde yine kendisi yön verir.

Herder’e göre tarihte insanlığın amacı yine insanın kendisi tarafından belirlenmektedir. Bu amaç bu yüzden insanın yaptığı tarihin yine kendi içinde aranmalıdır. Bu amaç tarihe aşkın olamaz. Herder’e göre insanlık hiçbir zaman olduğu gibi kalmaz, sürekli değişir, gelişir, sürekli bir oluş içindedir. Bu oluş da insanın yeteneklerinin gelişmesi yönünde olduğundan özünde bir ilerlemedir. Herder’e göre tarih dönemlerinin bir araya gelmesinden daha fazla bir şeydir. Tarihin bütünü parçalarının toplamından fazla bir şeydir. Her bir dönem de birbiriyle içten bağlıdır. İşte bu yüzden de Herder’e göre çağları birbiriyle karşılaştırarak tarihin içindeki hakikati yakalamak olanaksızdır. Herder’e göre insanlığın ilerlemesi de zamanın ilerlemesine ayrılamaz bir biçimde bağlıdır. Tarihte olmuş olan bir şey olmamış kılınamaz. Zamanın akışına bağlı tarih içinde yaşayan insan ırklarının düşünüş biçimleri de bu ilerlemeden etkilenirler. Artık hiçkimse eskilerin düflündüğü şeyi düşünemez. Herder “Bir gün başka bir günü öğretir, bir çağ başka bir çağı kurar” der Herder her bir tarihsel dönemin kendisinden önceki ve sonraki tarihsel dönemlerle organik olarak bağlı olduğunu düşünür. Böylece çağların birbirlerinden doğduklarını ileri sürer.

Sonuç olarak Herder kendi çağı olan Aydınlanma çağının ilerleme anlayışından farklı bir ilerleme anlayışına sahiptir. Aydınlanmadan farklı olarak bütün tarihin ilerlemesinin her evresinde bir hümaniteye doğru bir adım görmüştür. Herder kendi çağının önceki çağların üzerinde yükseldiğini düşünmektedir.