Ünite1: Augustinus ve Boethius

Ortaçağ Felsefesine Giriş

Felsefe, insanoğlunun en büyük ve en eski başarılarından biridir. Bundan dolayı onun tarihi de başka herhangi bir bilgi veya bilimin tarihinden daha eski, daha geniş ve daha kapsamlıdır. Bu dönemin içinde ele alınan Latince yazan isimlerin neredeyse tümü kendilerini filozof olarak değil ilahiyatçı olarak görmüşlerdir. Onlara göre filozof, antikçağda yaşamış ve yapıtlarını kaleme almış olan Platon ve Aristoteles’tir. Ortaçağ filozoflarına göre felsefe, dinin hizmetinde bir etkinlik olarak görülmektedir. Elbette bu durum Ortaçağ gibi bin yıllık bir süreç içinde anlamaya çalıştığımız dönemin bütününe yayılacak bir belirleme olamaz. Bununla birlikte, en azından ilk beş yüz yıllık dönemde bu anlayışın hüküm sürdürdüğünü söylemek de yanlış olmamaktadır.

Ortaçağ, felsefe tarihi açısından son derecede önemli ve zengin içerikli bir dönemdir. Eskiden karanlık dönem olarak adlandırılmasına karşın, son elli yıldır giderek artan bir ilgi sayesinde Ortaçağ Felsefesi artık daha aydınlık bir dönem olarak karşımızda durmaktadır. Zamansal olarak Ortaçağ Felsefesi Augustinus (354-430) ile başlayıp, St. Thomas’lı Iohannes (1589-1644) ile son bulmaktadır.

Felsefe tarihinin belki de en önemli ismi olan Platon’un M.Ö. 348’deki ölümünden sonra bir süreliğine Aristoteles, Yunan felsefesi üzerinde etkili olmuştur. Platon gibi bir büyük ustanın büyük ölçüde etkisi altında bıraktığı bir dönem, bu sefer onun adıyla anılan ve Plotinos’un kurucusu olduğu düşünülen Yeniplatoncuğa yerini bıraktı. Kendisinden sonraki bütün felsefe tarihini derinden etkilemeyi başarmış olan Plotinos, bir taraftan Yunan spekülatif düşüncesini diğer taraftan da Hıristiyanlığın temel ilkelerini bir araya getirmeye çalışmış ve bu alanda ciddi bir başarı elde etmiştir. Yaşadığı Ortadoğu’daki Hıristiyanlığın etkisi altında farklı bir şekilde yeniden biçimlendirilen felsefe, daha önce alışkın olmadığı yeni bir kavramı bütün bir varlık anlayışı içine almıştır. Daha önceleri Yunan felsefesinde yer almayan “yaratılış” (creatio) düşüncesi, Platoncu terminolojinin de yardımıyla ve bu sefer mutlak güç sahibi sıfatıyla Tanrı şeklinde metinlerdeki yerini almaktaydı.

Avrupa, dördüncü yüzyıldan itibaren büyük bir barbar saldırısı ve istilası ile sarsılmış, neredeyse bütün şehirleri, manastırları, eğitim kurumları, kütüphaneleri yağmalanıp yakılmıştı. Bu ortamda elbette eğitim olanağı ortadan kalktı. Eğitim kurumlarındaki tahribat, dönemin insanına Eski Yunanca öğretme olanağının önünü tıkadı ve Eski Yunanca, dolayısıyla Eski Yunan felsefesi metinlerine ulaşabilecek insan sayısında inanılmaz boyutlarda düşüş yaşandı. Bununla birlikte, bazı aileler ile ücra köşelerdeki bazı manastır kütüphanelerindeki temel yapıtlar sayesinde eğitim devam edebildi. Bu eğitim sayesinde Augustinus ve Boethius gibi isimler ortaya çıktı ve yapıtlarıyla Ortaçağ felsefesini biçimlendirmeye koyuldular.

Augustinus’un Yaşamı ve Yapıtları

Augustinus, M.S. 354 yılında Kuzey Afrika’nın en önemli tarihsel yerleşimlerinden biri olan Kartaca şehrinin batısındaki Thagaste’de dünyaya geldi.

Zamanla annesinin inancı olan Hristiyanlıktan uzaklaşıp o dönemde etkili bir dini inanış olan Maniciliğe girdi. Augustinus’a göre bu din o zamana kadar kendisine sunulan en akılsal açıklamaları yapmaktaydı. Manicilik, Manes veya Mani tarafından üçüncü yüzyılda kurulmuş bir inanç sistemidir. İran’da hâkim olan eski inanışlarla Hristiyanlığın bazı ögelerinin uzlaşımına dayalı olan bu dine göre, evrende iki güç hüküm sürmekteydi. Buna göre evrende Ormuzd denen bir iyi ilke (yani ışık) ile Ahriman denen bir kötü ilke (yani karanlık) hüküm sürmekteydi. Bu özelliğiyle Manicilik, ikici (düalist) bir görünüm sergilemekteydi. Bu ilkelerin her ikisi de sonsuzca bir varoluşa sahiptir ve aralarındaki mücadele de sonsuza kadar devam edecektir.

Felsefe ile durmaksızın uğraşan Augustinus için Manicilik pek çok soruya cevap veremez hâle gelmişti. Bu dönemde Augustinus, Yeniplatoncu düşünürlerin eserlerinden etkilendi ve bu eserler Augustinus’un, Hristiyanlığa yeniden ilgi duymaya başlamasına, maddeci düşünceden uzaklaşmasına ve moral hayatını arındırması için kıpırdanmasına yardımcı oldular. 387 yılında Milano Piskoposu Ambrosius tarafından vaftiz edilerek Hristiyanlığa adım attı.

Augustinus’un başlıca eserleri şunlardır: Düzen Hakkında (De Ordine), Şüphecilere Karşı (Contra Academicos), Güzel Hayat Hakkında (De Beata Vita), Soliloquia, Ruhun Ölümsüzlüğü Hakkında (De Immortalitate Animae), Müzik Hakkında (De Musica), Ruhun Niceliği Hakkında (De Quantitate Animae), Seçme Özgürlüğü Hakkında (De Libero Arbitrio), Öğretmen Hakkında (De Magistro), Hristiyanlık Öğretisi Hakkında (De Doctrina Christiana), İtiraflar (Confessiones), Teslis Hakkında (De Trinitate), Tanrı Devleti (De Civitate Dei)’dir.

Augustinus’un Varlık ve Bilgi Anlayışı

Augustinus’un bir diyalog hâlinde kaleme aldığı eseri Soliloquia’da iki temel karakter bulunmaktadır: Augustinus ve akıl. Akıl Augustinus’a sorar: “Neyi bilmek istersin?” Augustinus yanıt verir: “Tanrı’yı ve ruhu bilmek istiyorum.” Akıl yeniden sorar: “Daha fazlasını istemez misin?” Augustinus yanıtlar: “Hiçbir şekilde!” Augustinus’un buradaki yanıtı, onun felsefi anlayışının önemli bir kişisellik içerdiğini göstermektedir. Bu felsefi anlayış, aynı zamanda, kaçınılmaz bir şekilde dinle özdeşleşmiş bir etkinliktir. Hakikate karşı duyulan bu büyük arzu, Augustinus için iman ile bilgi arasındaki ilişkiyi de gözler önüne sermektedir. Augustinus’a göre insan aklı, kendi başına bırakıldığında hakikate ulaştıran bir etkinlik gerçekleştiremez. Bu bakımdan aklın birincil ödevi olan bilmek, inanmaktan sonra gelmelidir. Augustinus, o dönemde etkili olan bir deyişi kullanmaktadır: “İnanmadıkça anlamayacaksın!”

Dolayısıyla önce iman etmek, sonra da iman edileni anlamak için çaba göstermek gerekir. Demek ki aklı terbiye eden imandır ve imanın nesnesi de hakikattir. Hakikatin bir şekilde aklımızda ortaya çıkması, aslında Tanrı’nın da bizim içimizdeki varoluşunu haber vermektedir. Tanrı, Augustinus’a göre hakikatin kendisidir. Hakikatin aklımızda yer alması, onun aynı zamanda içimizdeki varoluşunu anlatmaktadır. Hakikatin aklımızda yer alması, onun aynı zamanda içimizdeki varoluşunu anlatmaktadır. Eğer hakikat içimizdeyse o zaman Tanrı da içimizde demektir.

Platon’un İdeası ile büyük bir benzerlik gösteren Augustinus’un Tanrı’sı ezeli ve ebedi bir varlıktır. Bu özellik onun en yüksek bir şekilde var olduğunu anlatmaktadır. Augustinus’un felsefesinde her ne kadar Yeniplatoncu özellikler bulunduğunu söylesek de, Yaratılış konusunda Yeniplatonculuğun kurucusu olan Plotinos’la anlaşamaz. Zira Plotinos, evrenin zorunlulukla Bir’den türediğini (emanatio=türüm) söylemektedir. Oysa Augustinus için böyle bir zorunluluk söz konusu bile olamaz. Tanrı’nın bir zorunluluktan dolayı eylemini gerçekleştirmesi düşünülemez bir durumdur. Zira O, daha üstünü veya daha iyisi asla düşünülemeyecek bir varlıktır. Bu düşüncesiyle Augustinus, Anselmus’un Tanrı Kanıtlamasındaki temel düşünceyi de üretmiş olur.

Augustinus’a göre, cisimsel nesnelerin görülebilmesi için gün ışığına ihtiyacımız vardır. Buna benzer bir şekilde anlaşılabilir nesnelerin zihinsel görüşü için de ihtiyaç duyduğumuz bir tür ışık vardır ve bu ışık da hakikattir. Augustinus’un aklın maddesizliği ve bilişsel bakımdan biricikliği üzerinden geldiği başka bir önemli nokta memoria’dır. Memoria hem bilme ediminin ve düşünmenin malzemelerinin bulunduğu bir depo, hem de aklın kendi nesneleriyle karşı karşıya geldiği bir mekandır.

Augustinus’un Etik ve Siyaset Anlayışı

Augustinus’un Tanrı ile karşı karşıya kalınan yer olarak belirlediği memoria, aynı zamanda Tanrı’nın yüceliğinin övülmesi için de bir zemin karakterdir. Tanrı’yı, illuminatio eşliğinde araştırma işi aynı zamanda hakikati arama eylemidir. Hıristiyan inancına göre (credo) insan, işlediği ilk günahtan dolayı bu dünyaya düşmüştür. Dolayısıyla akılsal yetilerini düzgün bir şekilde kullanamayacak durumdadır. Buna iradesi de dahildir. Bununla birlikte iradesi, en iyiyi amaç olarak edinmek bakımından kaçınılmaz bir şekilde gereklidir. Kendi başına bırakılmış bir irade, tutkularının esiri durumdadır. Augustinus’a göre insanın seçme özgürlüğü elbette vardır. Ancak insan, bu özgürlüğü, yapması gerekli olan şeyleri yapmak adına kullanamaz. Çünkü insan, ilk günah sayesinde özgürlüğünü kaybetmiştir ve onu yeniden elde etmek için mutlaka Tanrı’nın inayetine gereksinim duyacaktır. Augustinus’un kaleme almış olduğu en önemli eserlerinden biri olan Tanrı Devleti (De Civitate Dei) toplum ve devlet felsefelerine yön vermiş önemli bir eserdir. Augustinus’un felsefesinde sevginin, özellikle de Tanrı sevgisinin önemi büyüktür. Sevgi insanları bir araya getiren ve Tanrı’yla kaynaştıran önemli bir özelliktir. Augustinus’un felsefesinde iki farklı türden sevgi bulunmaktadır. Bunlardan ilki, daha önce de gördüğümüz gibi Tanrı sevgisi, diğeri de kendini sevmek veya dünya sevgisidir. Bu sevgileri içinde barındıran farklı karakterdeki insanlar, doğal olarak birbirinden farklı iki toplum inşa etmektedirler. Tanrı’ya sevgi duyan insanlar Tanrı Devletini, içleri dünya sevgisiyle dolu olanlar da Dünya Devleti’ni meydana getireceklerdir. Tanrı Devleti adlı eser, bu iki devletin hikayesidir.

Boethius’un Yaşamı ve Yapıtları

Augustinus’un ölümünden yarım yüzyıl sonra doğan Boethius MS. 480 yılında Roma’da dünyaya geldi. Atina’da Grek kültürü ve felsefesi üzerine dersler aldı, Grekçe öğrendi. Atina’da öğrenmiş olduğu Grekçe sayesinde pek çok Grek felsefe eserini daha sonra Latinceye çevirdi ve bütün bir Ortaçağa çok ciddi bir katkı sağlamış oldu.

Boethius İtalya’ya döndüğünde Roma’ya yerleşti ve yüksek yaşam zevki ve zekası sayesinde kamu hayatında önemli bir yer elde etti ve 510’da konsüllük görevinde bulundu. Felsefenin Tesellisi Hakkında (De Consolatione Philosophiae) eseri felsefe tarihinin en çok tanınan eserlerinden biridir. Boethius eserlerini yazarken Roma’da yararlanabileceği çok geniş bir kitaplık bulunmaktaydı. Kendisinden önceki Latin Kilise Babalarının eserlerinden (Augustinus gibi) epeyce faydalanmıştır. Aristoteles’in neredeyse bütün mantık eserlerini çevirmiş; buna karşın Platon’dan hiçbir diyalogu çevirme şansını bulamamıştır.

Boethius’un Varlık ve Bilgi anlayışı

Boethius, Consolatio Philosophiae adlı eserinde bütün bir felsefe tarihi ve filozoflar için çok meşhur olan bir felsefe alegorisine yer vermektedir. Eser, edebi değeri yüksek bir çalışmadır. Başına gelenlerden dolayı hapsedilmiştir ve çaresizlik içinde kıvranmaktadır. Kaderinin kendisini taşıdığı yer hiç de iç açıcı değildir ve Boethius büyük bir kederle uğraşmaktayken birden çevresini şiir musaları sarar. Kendisine gelen bu ilham perilerinin yardımıyla büyük eserini yazmaya başlar. Bu arada gözlerinin önünde bir görüntü belirir. Felsefe, bir hanımefendi kılığında karşısındadır. Boethius, gözlerinin önündeki bu görüntünün ayrıntılarını satırlara aktararak, felsefenin özelliklerini ve sınıflarını anlatmak yolunu tercih etmiştir. Felsefenin insan doğasını aşan bir karakteri olduğunun işaretidir bu anlatım. Capcanlıdır; ama bir o kadar da olgundur. Boyu bir taraftan gökleri delip geçmekte, öbür taraftan da insanlığın seviyesinde görünmektedir. Elbiseleri fevkalade parlak, canlı renklerden oluşmuştur ve en önemlisi, bu elbise bizzat felsefenin kendisi tarafından dokunmuştur. Canlılık ve parlaklık, felsefenin bozulmaya uygun olmayan bir yapıda olduğunu, elbisenin kendisi tarafından dokunması ise, felsefenin bağımsız hareket ettiğini göstermektedir.

Boethius, felsefe tarihinde, quadrivium’u düşünme pratiğimize sokan isimdir. Mantık, retorik ve gramerin  meydana getirdiği bilim topluluğuna Boethius’tan önce de trivium denmekteydi. Buna karşılık aritmetik, geometri, astronomi ve müzik’ten oluşan topluluğa quadrivium adını veren ve astronomi dışında diğerlerinin hepsi hakkında çalışmaları kaleme alan Boethius’tur.

Boethius’un temel amaçlarından birisi, Platon ile Aristoteles’i uzlaştırmaktı. Bu deneme, kendisinden sonraki felsefe anlayışlarında da, ister üstü açık ister üstü kapalı bir şekilde olsun, devam etmiştir. Bununla birlikte bu pagan filozofların düşüncelerini bir araya getirme girişimi, başında yaratıcısı olan Tanrı’nın bulunduğu bir evreni ve o evreni yöneten aklı ve kurallarını daha iyi anlamak adına kullanılmıştır. Boethius evreni anlamaya çalışırken bütün var olanların üstündeki Tanrı ile biçimlenen bir gerçeklik düşünmüştür. Tanrı, ona göre, salt formdur. Aristoteles buna benzer bir ifadeyi Metafizik’inde kullanmıştır; demek ki Boethius bu konuda ondan yardım almıştır. Varlığın bizzat kendisi olması O’nun İyi olması anlamına da gelmektedir. Boethius, Tanrı ile varolanlar arasındaki en büyük ayırımın varlık (esse) ve öz (id quod est) arasındaki ayırım olduğunu düşünmektedir. Ona göre, Tanrı tarafından yaratılmış olanlar, çeşitli kısımlardan meydana gelmiştir ve bu kısımların hiçbiri kendi başına varlığını devam ettirebilecek türden yapılar değildir. Sözgelimi insan ruh ve bedenden meydana gelmiştir. İnsan ruhu, tıpkı bir kuşun kafeste durması gibi bedenin içinde hapis gibidir. Bu noktada, tıpkı Aristoteles’te olduğu gibi, Boethius için de insan ruh ve bedenden meydana gelmiş bileşik bir yapıdır. Bununla birlikte Boethius, hakikatin ruhun içinde bulunduğunu ve hakikatin araştırılması işinin ruhun içinde yapılması gerektiğini söylemiştir. Hakikatin aydınlatıcı ışığının beden ile ilişkisinden sonra zayıfladığını belirten Boethius, öğrenme etkinliğinin, bu zayıflamış ışığın, ruhun bizzat kendi üstüne eğilmesi sonucunda yenilenmesi işi olduğunu ileri sürmüştür.

Duyularımızın insan aklını harekete geçiren etkiler ürettiklerini ve bu yüzden de duyulamanın önemli olduğunu düşünen Boethius’a göre, insan aklını boş bir levha (tabula rasa) olarak düşünmek imkansızdır. İnsan aklında, aklın ışığının zayıflamasından kaynaklanan bir karanlık ve bu karanlıktan dolayı saklı duran birçok kavram bulunmaktadır. İşte duyularımız, bu saklı kavramlarımızın ortaya çıkmasına neden olacak bir şekilde ruhumuzu harekete geçirecek türden bir duyusal etkileşim meydana getirmektedirler. Buradan hareketle, Boethius’a göre kavramlarımızın oluşmasında duyularımızın ürettiklerinden soyutlanan herhangi bir içerik olmadığını söylemek mümkündür. Kavramlarımız doğuştan sahip olduğumuz yapılardır ve bunlar daha önceki hayatımızda biçimlenmiş olan içeriklerdir. Özetle Boethius’un bilgi anlayışının Platoncu olduğunu söyleyebiliriz. Buradan hareketle Boethius’un tümeller tartışmasındaki konumu kısaca ele alındığında onun gene Platoncu çizgiyi koruduğunu dile getirebiliriz. Ona göre tümeller yalın anlamda akılda yer alan kavramlar değil, kendi başlarına kalıcılıkları ve varoluşları olan gerçekliklerdir. Kendi başına kalıcılığı olan her yapıda olduğu gibi tümeller cisimsiz varoluşlardır. Bununla birlikte bu maddesizlik doğaları gereği değil; fakat soyutlama sonucunda ortaya çıkmaktadır. Cisimsiz varoluş maddesiz olduğundan üç boyutlu uzama sahip değildir. Bundan dolayı, tümellerin bireysellerin dışında var olma olanakları söz konusu değildir. Bu durum iki şekilde geçerli değildir: Tanrı’nın zihninde idealar ve bizim zihinlerimizde kavramlar olarak. Dolayısıyla tümeller hem zihinde hem de zihin dışında varoluş sergilemektedirler.

Bu ideaların ve bu kavramların birçok farklı düzeyde algılama ve kavrama yetileri bulunmaktadır. İnsanların içinde yaşadıkları düzlemde en yüksek yetiye akıl (ratio) denmektedir. Akıl dediğimiz yeti, bireylerde var olan tümel yapıyı, yani kavramı anlama ve temaşa etme yeteneğine sahiptir. Aklın üstünde anlama yetisi bulunmaktadır. Bu, ilahi bir yetidir ve akıl ile onun altındaki yetilerin tümünün birden güçlerinin ötesinde yer alır. Tümel olanın özelliklerini aşarak saf formun (ideanın) içeriğini kavrar. Aklın altında imgelem ve duyu yer almaktadır. İmgelem maddi olmayan insan biçimini ifade etmekte; duyu ise maddi görünüm içindeki kılıkla ilgilenmektedir. İnsan ruhu, bedensel olan ile sınırlandırılmış bir yapı olduğundan ancak aklın sınırları içinde kalan bir etkinlik sergileyebilmektedir.