Ünite 2: Askeri Düzenlemeler

Fransız Devrimi ve Zorunlu Vatandaş Askerliğine Geçiş

1789 Fransız Devrimi, Avrupa ve dünya siyasi tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Devrim sonrasında yaşanan krallıktan cumhuriyete ve hanedan devletinden ulus-devlet temelli cumhuriyete geçiş süreci, daha sonra diğer ülkeler tarafından da model alınmıştır. Fransız Devrimi’nin modern ordu ve savaş yapısında yarattığı büyük dönüşüm genelde bilinmez. 1793’te yürürlüğe sokulan zorunlu vatandaş askerliği uygulaması dünya askerî tarihinde bir milâttır.

Ulus-devlet: Ulus-devlet, devlet idaresinin belirli bir hanedana ya da aristokratik zümreye mahsus olmayıp yönetenlerin yönettikleri milletin temsilcisi ve vekili olarak kabul edildiği politik rejimdir. Fransa modeli “üniter ulus-devlet”te, ülke, devlet ve millet bir bütün olarak kabul edilir.

Devrimden iki sene sonra Bourbon Hanedanı’na ait krallığın kaldırılıp Fransa Cumhuriyeti’nin ilân edilmesi, Avrupa’daki diğer krallıklarla Fransa arasında savaşlara sebep oldu. Fransa’daki yeni rejimin Avrupa’daki jeopolitik dengeleri sarsmasından korkan pek çok devletle karşı karşıya gelen Cumhuriyet idaresi zor durumda kaldı. Böylece bir yandan her yurttaşın “vatan savunması”na katılması gerektiği fikri işlenirken, bir yandan da orduya katılanlara ücret vaad edilerek fakir köylü ve esnaf kökenli gönüllüler askere alınmaya çalışıldı. Ancak devam eden savaşlar asker ihtiyacını arttırınca Mart 1793’te askerlik zorunlu hale getirildi. Beş cephede sürdürülen savaşlara iç isyanlar da eklenince asker ihtiyacı daha da arttı. Hükümetin, bunun üzerine çıkardığı 23 Ağustos 1793 tarihli seferberlik kararnamesine göre, “düşman, Cumhuriyet’in ülkesinden atılana kadar her Fransız erkeği orduda hizmet edecek, delikanlılar doğrudan cepheye giderken evliler silâh imali ve mühimmat nakliyatında, kadınlar çadır ve üniforma imalatında çalışacak; yaşlı erkekler de meydanlarda krala hakaret edip cumhuriyetin birliği hakkında halka nasihat edeceklerdi.”

Seferberlik: Savaş ya da âcil durumlarda iktidarlarca belirlenmiş milli amaçları desteklemek için başta ordu olmak üzere milli kaynakların toplanıp askerî kullanıma verilmesine denir. 19. yüzyıla kadar ordular daha küçük ve savaşlar cephelerle sınırlı olduğu için kısmî seferberlik yeterli olurdu.

Pek çok Avrupa devleti 1793-1815 arasındaki Koalisyon Savaşları, Napolyon Savaşları ve ispanya Savaşı’nda Fransa ile karşı karşıya geldi. Bunlar arasında Osmanlı Devleti de vardı. General Napolyon komutasındaki ordunun 1798’de Mısır’ı işgal etmesi üzerine Osmanlı ordusu da ikinci Koalisyon Savaşı’nda karşı ittifaktaki yerini aldı. Girdiği pek çok savaşı kazanan Fransız ordusunu güçlü kılan zorunlu askerlik, topçu ve piyadelerin müşterek harekâtı ile yeni piyade talimi gibi hususlar, III. Selim döneminde kurulan Nizam-ı Cedid ordusuna ilham kaynağı oldu.

Yunan İsyanı ve Yeniçeri Ocağı’nın Kaldırılışı

Yeniçeri Ocağı’nın 14 Haziran 1826’da başlayan ayaklanma sonrasında 15 Haziran 1826’da istanbul’da yaşanan silâhlı çatışmalarla ortadan kaldırılması sadece bir askerî teşkilat değişikliği değildir. Ocağa karşı başlatılan tasfiye operasyonu sonrasında II. Mahmud ve danışmanlarının tehlikeli gördüğü pek çok sivil ve sosyal grup da çeşitli baskılara maruz kalmıştır.

Devrin resmi tarih yazıcıları tarafından Vak’a-ı Hayriyye, yani “Hayırlı Olay” olarak nitelendirilen bu tasfiye harekâtı yeniçerilerle sınırlı kalmadı. Yeniçeri Ocağı’nın sosyal tabanı ve o güne kadar çıkan yeniçeri isyanları nın destekçileri olduğu düşünülen taşradan gelip ocak tekelindeki iş kollarında tutunmaya çalışan hammallar, manavlar, sebzeciler, kayıkçılar, beygirciler ve kahvehaneciler gibi alt sınıfların mensupları da İstanbul’dan sürülmek istendi. Önceki ayaklanmalarda rol oynayan Arnavut kökenli fırıncı ve mezbahacılar da mallarına el konularak memleketlerine gönderilen gruplar arasındaydı. Yeniçerilerin sahip olduğu ve onlarla birlikte şehrin alt kesimlerinin sosyalleştiği kahvehane ve berber dükkânları kapatıldı; Üsküdar’da Yeniçeri Ocağı mensuplarıyla taraftarlarının yaşadıkları bekâr evleri yıktırıldı ve yeniçeriliği hatırlatan unvan ve sembollerin kullanımı yasaklandı. Ocak ortaları için manevi önemi büyük olan kazanlara el konuldu.

Ellerinde bol miktarda yeniçeri esâmesi bulunan ulemayı tedirgin etmemek için esâmelerini getirip orijinalliklerini kanıtlayanların hak kaybına uğramayacağı ilân edildi. Ancak bu tasfiye harekâtında büyük rol oynayan Ağa Hüseyin Paşa’nın esâmeyle gelenlere gösterdiği sert tavır yüzünden pek çoğu para talebinden vazgeçti. Son darbe ocakla ve onun sosyal tabanıyla irtibatı olduğu ve muhalif fikirlerin gelişmesine zemin hazırladığı düşünülen Bektaşi tarikatına vuruldu ve dinin gereklerini yerine getirmemek suçlamasıyla karşı karşıya kalan Bektaşi dervişlerinin bir kısmı idam, hapis veya sürgünle cezalandırıldı; tarikata ait tekkeler kapatılıp taşınır ve taşınmaz mallarına devlet adına el konuldu.

Yeniçeri esâmesi: Esâme ya da diğer adıyla esâme tezkeresi, yeniçerilere ulûfelerinin, yani maaşlarının ödenmesi için düzenlenmiş olan resmi evraktır. ilk dönemlerde sadece görevdeki askerlerin elinde bulunan bu belgeler zamanla askerlikle ilgisi olmayan kişilerin elinde satılır olmuş ve devlet hazinesine ilâve yük getirmişti.

II. Mahmud Döneminde Düzenli Ordunun Kuruluşu

17 Haziran 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı ve yerine Asâkir-i Mansure-i Muhammediyye adlı yeni bir ordunun kurulacağı resmen ilân edildiKısa sürede hazırlanan Asâkir-i Mansure Kanunnamesi ile ordunun hiyerarşisi belirlendi. En üst komutanı serasker olup ilk serasker Ağa Hüseyin Paşa oldu. Asâkir-i Mansure-i Muhammediyye başlangıçta 12.000 mevcutlu profesyonel bir ordu olarak planlandı.

Asâkir-i Mansure-i Muhammediyye: Kelime manası olarak “Hz. Muhammed’in Muzaffer Askerleri” demektir. Yeni ordunun adında zafere vurgu yapılması, Osmanlı devlet adamlarının güçlü bir orduya sahip olma beklentilerinin ifadesidir. Ordunun adında “Hz. Muhammed’in askerleri” ibaresinin geçmesi ise, hem halkın askerliğe olan meylini arttırmak hem de Avrupai tarzda talimin İslam’a aykırı olduğu propagandasının önüne geçmek için tercih edilmiş olmalıdır. 1843 yılından itibaren bu ismin yerine düzenli ordu manasına gelen Asâkir-i Nizamiyye kullanılmıştır.

Ertesi yıl seraskerliğe Hüsrev Paşa getirilince ordunun talim sisteminin yanı sıra teşkilat yapısında da değişikliğe gidildi. Mehmed Ali Paşa’nın Mısır ordusu ile Osmanlı ordusu arasında 1832 yılında yapı lan savaştan sonra ise bölük-alay arası taktik birliklerin üstüne liva (tugay) ve fırka birimleri eklendi. iki alayın oluşturduğu livanın başına “paşa” ünvanı taşıyacak bir mirlivanın (tuğgeneral) getirilmesi kararlaştırıldı. iki livanın bir araya gelmesinden bir fırka (kolordu, sonradan tümen) oluşacaktı. Son olarak 1836 yılında ordunun en tepe komuta noktasına müşir (mareşal) rütbesi verilerek hiyerarşik silsile tamamlandı. Aynı yıl askerî işleri görüşüp karara bağlayacak olan Dâr-ı fiûra-yı Askeri (Askeri fiûra) adlı yüksek danışma kurulu oluşturuldu. Görevi, ordunun silâh, teçhizat ve kıyafet ihtiyaçlarını belirlemek, alım satımlarda ihaleler düzenlemek ve ürünlerin kalite kontrolünü yaparak ödemelere onay vermek, asker dilekçelerini değerlendirmek, askeri kanun, kararname ve teşkilat tasarılarını görüşmek, maaşları belirlemek ve yüksek subayların terfi listesini hazırlayıp seraskerliğe sunmaktı. Piyade sınıfı, en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün birliklerde ana omurgayı oluşturmaktaydı. Avrupa ordularında olduğu gibi süvari, topçu, top arabacısı ve cebeci gibi sınıfların da belirli oranlarda birliklerde yer alması ve askerî bandocu (muzıkacılar), mühendis, doktor ve imamların da orduda bulunması kararlaştırıldı.

Osmanlı ordusuna komutan yetiştirecek Mekteb-i Harbiyye, yani Harp Okulu, 1835 yılının ortalarında geçici olarak Râmi Kışlası içindeki odalarda faaliyete geçti.

1834’de Heybeliada’ya taşınan Deniz Mühendishanesi, Mekteb-i Bahriyye (Deniz Harp Okulu)’ye dönüşerek 1838’de yeniden eğitime başladı.

Asâkir-i Mansure ordusunu kuran II. Mahmud’un ilk göreve çağırdığı kişiler III. Selim döneminde Nizam-ı Cedid talimlerine katılmış Osmanlı askerleri ile Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın ordusunda görev yapan subaylar oldu. Asâkir-i Mansure’nin ilk kadrolu Hristiyan ve Avrupalı talimcisi İtalyan süvari subayı Giovanni Timoteo Calasso oldu.

Ulus-devletin ve milliyetçiliğin dünya siyasetine hakim olmaya başladığı 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar askerlik mesleği profesyonel bir alan olarak görülüyor; gerek savaşçı topluluklar gerekse rütbeli subay ve generaller kendi ülkelerinin dışında ücret karşılığı hizmet verebiliyordu. Fransız Devrimiyle başlayan ulusdevletleşme sürecinin Avrupa ve dünyada güç kazanmasıyla beraber, hem er hem de subay düzeyinde askerlik bir “vatan hizmeti” olarak görülmeye başlandı. İmparatorlukların dağılmasıyla birlikte orduların aynı ülkede doğmuş, aynı inanç ve kültür kökenine sahip kişilerden oluşması ilkesi yaygınlaştı.

Tanzimat Döneminde Düzenli Ordu ve Zorunlu Askerlik

II. Mahmud döneminde başlayan yeni bir merkez ordusu kurma çalışmaları, hem geç Osmanlı ordusunun hem de Cumhuriyet dönemi Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin teşkilatının ana çerçevesini çizmiştir.

II. Mahmud’un yerine tahta geçen oğlu Sultan Abdülmecid’in saltanatının (1839- 1861) hemen başında, 3 Kasım 1839’da ilân edilen Gülhane Hatt-ı Hümayunu veya Tanzimat Fermanı olarak bilinen siyasi belge ile, padişah, bürokrasi ve halk arasındaki ilişkiler hukuk çerçevesinde yeniden ele alındı. Fermanda, halkın vergi ve askerlik konularındaki mükellefiyetlerinde yeni bir düzenlemeye gidileceğinin işareti verilir. Vergi salarken ve seferberlikte asker toplarken bazı kesimlere fazla yüklenildiği belirtilerek bundan böyle vergi ve asker toplarken âdil davranılacağına vurgu yapılır. Ancak burada önemli bir ayrıntıya yer verilir ve her Müslümanın “vatan savunması”na katılmasının dini bir vecibe olduğu ifade ile Osmanlı tarihinde ilk kez zorunlu vatandaş askerliğine geçileceği ima edilir. Bugün kullandığımız anlamıyla “vatan” kavramı, Fransız Devrimi sonrasında Avrupa siyasi sözlüğüne girmiştir. imparatorluklar ve hanedan devletler çağında siyasi birlikteliği sağlayan temel şey üzerinde yaşanılan ülke değil, kral ya da sultanın şahsı, onun mensup olduğu hanedan (aile) veya dinî aidiyetlerdi. Avrupa’da 1618-1648 arasında yaşanan Otuz Yıl Savaşları’nda Katolik ve Protestan grupların çatışmaları, dinî mezhep yerine bir prensin hakimiyetindeki ülkenin birleştirici zemin olarak kabulüne yol açtı. Fransız Devrimiyle birlikte krallığın yerine cumhuriyet ilân edilince “kralın toprağı” olarak görülen ülke o topraklarda yaşayan “millet”in “vatan”ı olarak yüceltildi. Osmanlı Devleti’nde “vatan” denince önceleri kişinin doğup büyüdüğü yer kasdedilirken, Tanzimat Fermanı sonrasında devlete ait topraklar herkes için “vatan” olarak takdim edilmeye başlanır ve askerliğin “vatan borcu” olarak görülmesi de bu süreçte ortaya çıkar.

1845’te açılan Erkân-ı Harbiyye Mektebi’yle Osmanlı ordusunda “erkân-ı harb” (kurmay subay) yetiştirilmesi için harekete geçildi. Mekteb-i Harbiyye’yi bitiren askeri öğrencilerden bazıları iki senelik bir eğitime tâbi tutularak Erkân-ı Harb sınıfına ayrılıyordu. 1864’te çıkarılan Erkânı Harbiyye Nizamnamesi ile hem orduların karargâhlarında hem de seraskerlikte erkân-ı harbiyye zabitlerinin bulunması kararlaştırıldı.

Hüseyin Avni Paşa’nın 1869 tarihli terfi yönetmeliğiyle, harp okullarını ve Mühendishane’yi bitiren askerî öğrencilerin mülâzım (teğmen); Erkân-ı Harbiyye Mektebi’nden (Harp Akademisi) mezun olanların ise yüzbaşı rütbesiyle vazifeye başlamaları kararlaştırıldı.

Mart 1844’ten itibaren fiilî askerlik beş ve bir çeşit ihtiyat askeri olan rediflik ise yedi olmak üzere askerlik süresi 12 yıl olarak belirlendi. iki sene sonra askerî teşkilatta önemli bir düzenleme daha yapıldı. Asâkir-i Mansure’nin ilk 20 yılında, savaş halleri dışında, gönüllü profesyonellik esasına dayanan askerlik, 1846 yılında çıkarılan ilk Kur‘a Kanunu ile bütün Müslüman erkeklerin vatandaşlık görevine dönüştürüldü. Zorunlu askerlik hizmetine dair çıkarılan kanuna “Kur‘a Kanunu” denmesinin sebebi, belirli bir yaşa gelmiş olan Müslüman erkeklerden hangilerinin askere gideceğinin çekilecek kura ile belirlenecek olmasındandı. Her idari birime nüfusu dikkate alınarak bir asker kotası verilecek ve bu miktar doluncaya kadar 20-25 yaş arası Müslüman erkekler kura çekimiyle askere alınacaktı.

Askerlik hizmetinden sürekli ya da geçici olarak muaf olanlar da vardı. Saray çalışanları, üst düzey devlet görevlileri, İstanbul’da oturanlar, medrese hocalarıyla talebeleri, kadılar, vaizler, tekke şeyhleri, bir evin tek erkeği veya dul bir kadının tek oğlu bunlar arasındaydı. Ayrıca çeşitli sebeplerle askerlik hizmetini yerine getiremeyecek olanlar bedel olarak yerlerine başkasını yollayabilir veya nakit ödeyebilirlerdi.

Askerî Teknoloji Transferi ve Osmanlı Askerî Sanayii

Osmanlı askerî tarihine bir bütün olarak bakıldığında devlet idarecilerinin teknoloji alanında her zaman yeniliklere açık bir tavır sergilediği görülür. Osmanlılar’ın 15. yüzyılın ilk yarısında Balkanlarda yayılmaları ve 1453’te İstanbul’u fethetmeleri, başta top olmak üzere ateşli silâhları rakiplerine göre daha etkin kullanmalarıyla ilişkilidir. 16. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı tüfeklerinin Çin’de dahi kendine müşteri bulduğu, Osmanlı ok, yay ve kılıçlarının şöhretinin sınırları aştığı söylenebilir.

Asâkir-i Mansure ordusunun kurulmasıyla beraber silâh ve teçhizat temininde ilk çalınan kapı İstanbul ve İzmir’deki Avrupalı tüccarlar (müstemin tüccar) oldu. İhtiyaçların âcil olduğu bu ilk yılların ardından İstanbul ve Rumeli’nin bazı şehirlerindeki ustaların el emeğine dayalı yerli tüfek imalatını arttırmak için çareler arandı. Tüfenkhane-i Âmire’nin kurulması için çalışmalar başlatılarak İngiltere’den buhar gücüyle çalışan makinalar getirtildi. Fabrika 1830’lu yılların ortalarında Dolmabahçe’de üretime başladı. Top, tüfek ve bu ateşli silâhlarda kullanılacak mühimmat (mermi, gülle, yuvarlak, dâne) imalatında hammadde olarak demir ve bakıra ihtiyaç duyulduğu için Balkanlardaki maden işletmeleriyle dökümhanelerin de elden geçirilmesi gerekti.

Sultan Abdülaziz dönemi, Osmanlı ordu ve donanmasının doğrudan dış alımlarla donatılmasının en ileri noktasını teşkil eder. 1860’lı yıllarda Avrupalı ve Amerikalı silâh firmalarının geliştirdikleri yivli tüfek ve top namluları, ateşli silâhların isabet oranını büyük ölçüde arttırmış; ayrıca, tüfeklerin ateşleme mekanizmalarında iğneli ve kapsüllü arkadan dolma sisteme geçiş de ateş hızında önemli gelişmeler sağlamıştı. Maliyenin durumunun iyi olmamasına rağmen eldeki yivsiz boru namlulu (kaval) ve çakmaklı (filinta) tüfeklerin yivli (şeşhâneli) tüfeklerle değiştirilmesi için ithalat yoluna gidildi. ABD, ingiltere, Prusya, Fransa, Belçika ve Avusturya’daki firmalardan tüfek, top, fişek ve kurşun alımları yapıldı. Amerikan yapımı Henry Martini ve Winchester ile Fransız yapımı Sneider tüfekleri bunların en önde gelenleriydi. Ayrıca, Osmanlı ordusunun envanterinde mevcut çakmaklı ve ağızdan dolma tüfeklerin Dolmabahçe ve Zeytinburnu tüfenkhanelerinde dönüştürülmesine çalışıldı.

Sultan Abdülaziz dönemi Osmanlı donanmasının ahşap gemilerden zırhlı gemilere geçişine tanıklık etti. Aslında yelkenlilerden buhar gücüyle çalışan gemilere geçiş II. Mahmud döneminde başlamış ve İngiltere’den sivil nakliye gemileri satın alınmıştı. 1856 yılında 78 toplu Peyk-i Zafer kalyonuna İngiltere’de makinaların takılmasıyla Osmanlı donanması buhar gücüyle çalışan ilk savaş gemisine sahip oldu. Bilindiği gibi zırhlı muharebe gemisi dünyada ilk kez 1861’de yapıldı.

Güçlü bir donanma kurma konusunda Sultan Abdülaziz’in gösterdiği şahsi merak neticesinde 1864’de İngiltere’ye sipariş edilen zırhlı muharebe gemisi, kısa bir süre sonra Osmanlı donanmasındaki yerini aldı. Yerli gemi sanayi teşvik edildi.