Ünite 3: Aristoteles’in Thomas Aquinas’a Zihin Kavramı

Aristoteles ve De Anima

Platon, ruhun ve bedenin esas olarak birbirinden farklı olduğunu, insanın aslında ölümlü bir bedende geçici bir süre için hapsolmuş, ölümsüz bir ruhla özdeş olduğunu öne sürerken öğrencisi Aristoteles’e göre ise ruh ve bedenin bir bileşkesi olan insan aynen diğer bireysel tözler gibi var olan birincil tözdür.

De Anima onun psikolojik konularla ve genel olarak Yunanca bir terim olan ruh veya canlılık olarak çevrilen Psyche ile ilgili görüşlerini ortaya koyduğu kitaptır.

Anima onun için dinamizmi, eylemi ve süreci ifade eden çok yönlü bir kavramdır ve aşağıdaki niteliklere sahiptir:

  • Anima bedenden ayrılamaz; salt bedenin içinde bulunan bir şey değildir;
  • Durağan bir şey değildir; biçimlendirici bir güce sahiptir.
  • Yaşamsal işlevlerin tümünü içerir.
  • Bedene canlılık veren ilkedir.
  • Bedendeki organların işlevlerini yerine getirmesini sağlar.

Ruhu bedenin formu, yani maddesel bedene her ne ise o olma özelliğini kazandıran ilke olarak tanımlayan Aristoteles’e göre ruh entelekheia’dır.

Ona göre ruh yaşamı açıklamak için gereklidir ama ruhlar arasında hiyerarşik bir sınıflama vardır. Farklı yetenek ve kapasitelere göre ruhun üç türü olduğunu söyler. En ilkel ruh bitkisel ya da besleyici ruhtur. Büyüme, beslenme, üreme işlevlerini içerir.

Hayvanlar ve insanlar aynı yaşam fonksiyonlarına sahiptir. Çevrelerini algılarlar, duyu organları yardımıyla aldıkları uyaranlara cevap verirler, hareket edebilirler, fakat insanların farkı aklını kullanabilmeleridir. İnsanlar ve hayvanlar arasındaki farklılığı Aristo insanlarda akıllı ruh olmasıyla açıklamıştır. İnsanı insan yapan özelliği ruhunun bir yanının aklın taşıyıcısı olmasıdır.

Aristo bitkisel ve hayvani ruhun, fiziksel ve bedenden ayrı ve bağımsız bir varlıklar olduğunu iddia edemez. Ayrıca dokunma, tatma, görme, koklama ve işitme gibi özel duyulardan türemiş olan ve onlarla birlikte bulunan ortak duyu adını verdiği altıncı duyudan söz eder. Ancak bazı ortak duyuları (dinginlik, biçim vb.) belli bir duyuma ait olmadıklarını belirtir. Bu ortak duyuların özel bir duyusu olsaydı, onları diğer duyulardan biriyle iliniksel olarak kavrardık. Ama ortak duyular beş duyuyla iliniksel olarak algılanmazlar, bir hareketle algılanırlar. Büyüklüğü ardından bir şekli de bir hareketle algılarız.

Ortak duyunun ikinci işlevi hem ortak duyuları duyumlaması hem de duyumlamakta olunanı duyumlamasıdır. Gördüğümüz şeyi gördüğümüzün fakında olmamızdır.

Aristo’ya göre ruh “akıl” anlamında ölümsüzdür. Ruhun zorunlu bir şekilde bedeniyle ölse de akıllı ruhun bedenden ayrı ve bağımsız bir varlığının olmasının olası olduğunun dolayısıyla bedenin ölümünden etkilenmeden varlığını sürdürmeye devam ettiğini düşünmektedir. Us ise ruhun “bilmesini ve anlamasını sağlayan yeti”dir. Us nesnelerden etkilenmeksizin farklı türden nesnelerin bilgisini üretebilecek, onları düşünebilecek yapıda bir bilme olanağı olarak ruhta mevcuttur ve ancak düşünme etkinliğinde bulunulduğunda gerçeklik kazanır. Bireyde düşünme kapasitesi, gerçek düşünme eylemini önceler, insan dünyaya potansiyel olarak her şeyi almaya hazır olan ama üstünde hiçbir iz bulundurmayan bir zihinle gelir.

Aristo’ya göre duyum adı verilen bilgi edinme yetisi iki aşamalıdır. Duyum önce edilgen sonra etkendir. Duyu organı nesnenin etkisiyle karşılaştığında edilgen sonra etkindir. Duyu organı nesnenin etkisiyle karşılaştığında edilgen bir şekilde nesnenin biçimini edinir. Bunu takip eden etkinlik evresinde duyum nesnesiyle özdeşleşerek onu özümser yani etkin bir şekilde nesnenin bilgisini edinir. Duyu organıyla duyumsal niteliklerin formuna madde olarak yönelmeleri gibi zihin ya da akıl da özlerin evrensel doğruların formuna madde olarak yönelir. Bunu yapabilmek için de bedenden bağımsız olmalıdır.

O, yalın bir bilme ve düşünme yetisi anlamındaki usa “edilgen us” adını verir. Soyutlama yapan yeti olan us “etkin us” tur. Soyutlama yapmak usun gerçek özüdür, ölümsüz ve edebidir. Kavramlar arasında bağ kurma işlevi görür. Edilgen us, duyu verilerini edinirken etkin us insanı evrensel bilgiye bilime ulaştırır, edilgen aklın yoluyla edinilen duyu verilerini bütünleştirerek bilgiyi oluşturur.

Ruhun akılla hiçbir ilişkisi olmayan besleyici yanı akılla dolaylı bir şekilde bağlantılı olan duyusal yanı, ruhun akıllı yanına uyduğunda bu yolla kişi kendine egemen olduğunda bir şekilde akla katılır. Böylece ruhta iki anlamda akıl sahibi yan vardır: “Biri asıl ve kendisi akıl sahibi olan, ötekiyse babanın sözünü dinleyen yan anlamındadır. Ona göre akıl tek tek kişiler için bir olanaklar bütünüdür.

Marcus Aurelius’un Zihin Kavramı

Bir Roma İmparatoru ve Stoacı bir filozoftur. Stoacılar felsefeyi mantık, doğa bilimleri ve etik olmak üzere üçe ayırırlar. Onlara göre evren düzenli bir şekilde işler, insanın aklı da evrensel akıldan fışkıran kıvılcımlardır. Evren ilahi bir şekilde uyum içindedir. Bunun sebebi tanrının akıl olmasıdır. Ancak bu ilahi akıl Antik Çağ Yunan dünyasının evrendeki her şeyin oluşunu bir plan dahilinde önceden belirleyen akıllı evrensel bir zihindir. Aurelius dünyayı her bir varlığın bir diğeriyle bağlantılı olduğu canlılar alemi içindeki işbirliği ve bütünlüğün bütün evrende işlemekte olan akıl ilkesinden kaynaklandığı bir yer olarak görür.

Kendime Düşünceler adlı eserinin ikinci bölümünde kendisinin bir beden, bir soluk ve bedenimizi yöneten kısım olan zihinden oluştuğumuzu insan ruhunun hayvansal yanımızı oluşturan duyular ve isteklere teslim olduğunda kendi kendisine ihanet edeceğini söyler. Üçüncü kitabında ise herkesin öleceğine ve Tanrıların yanına gideceğine dikkat çeker ve ona göre kişi yalın bir şekilde en iyi olanı seçip özgürce ona bağlanmalıdır. Duyumlar bedene, tutkular ruha, ilkeler ve yargılar akla aittir.

On birinci kitabında, aklın ruhun avantajlarını kendi kendini görme, kendi kendini devindirme, kendini kendi istemine göre biçimlendirme, ölüm onu hangi anda yakalarsa yakalasın, önüne koyduğu hedefi tam anlamıyla gerçekleştirme olarak tanımlar.

On ikinci kitabında insanı oluşturan üç öğenin beden, soluk ve akıl olduğunu bir kez daha tekrarlamakta, yalnızca aklın tam anlamıyla insana ait olduğu sonucuna ulaşmaktadır.

Augustinus’un Zihin Kavramı

Orta Çağ’da Patristik felsefenin en önemli temsilcisidir. Felsefesinde bir yandan Platoncu ve Yeni Platoncu bir yandan da Hristiyanlık inancını bir araya getirmiştir.

Ona göre bilgi ruhun işidir. Tuh akılla donatılmıştır, bedeni yöneten tözdür. Ruh değişmeden kalmakta, kendi kendine hareket etmekte, etkin olmaktadır. Beden ise edilgendir, değişebilir ve ruhun sayesinde hareket eder. Her ne kadar ruh ve bedenin birleşmesi insanı meydana getirse ruh bedene nazaran daha üstün bir tözdür. İnsan kendisinin de ölümlü ve maddesel olan bedeni kullanan, yöneten akıllı ruh olduğunu söyler. O da Aristo gibi ruhun bedenin yaşatıcısı olduğunu düşünür ve işlevlerine dört farklı ruh olduğunu söyler:

  • Anima: İnsanlarda ve hayvanlarda ortak olarak bulunur.
  • Animus: İnsana aittir.
  • Mens: İnsana ait olan ruhun en yüce tarafıdır. Bilgelik, düşünsel ve bilimi içerir.
  • Spiritus: Diğerlerinin üstündedir ve diğerlerini içerir. Akıl ya da zihin anlamında ruh kavramıdır.

Platoncu bir etkiyle ruhun ve bedenin birbirinden bağımsız birer töz olduğunu savunur. Platon gibi ideaların insan zihninden bağımsız olarak var olmayacaklarını düşünür. Bilginin konusu varlıklar zamansaldır, yani süre giden zaman içinde ortaya çıkar ve sonra yok olup giderler.

İkinci olarak varlığa gelmeleri mümkün olduğu kadar mümkün olmayabilen de varlıklardır. Bu varlıklar sürekli olarak değişim içindedirler.

Augistinus, Soliliques adlı eserinde ruhumuzla doğrudan ya da duyulara başvurmadan bilebileceğimiz ne tür şeyler olduğunu sorar. Ona göre gerçek bilgi değişmez, sürekli ve zorunlu olana ilişkin olan bilgidir. Onun düşüncesinin temelinde düşünülür dünyanın ya da tanrısallığın sezgisi vardır. Doğru bilgiyi insan dolayımsız olarak zihnindeki ışık yoluyla kavrar. Doğal ışık; deneye, duyu bilgisine açık değildir ve daha önce karanlık olan ve bilmediğimiz şeylerin bilgisini verir.

O, her şey tartışmalı olsa da kişinin ne kadar kuşkucu olursa olsun kendisinden şüphe edemeyeceği bir şey olduğunu yani onun kendi varoluşundan şüphe edemeyeceğini söyler. Tanrı Devleti adlı eserinde de fiziksel açıdan şüphe edileceğini ancak kesin olandan şüphe edilemeyeceğini öne sürer. Ona göre kendi varlığı kesindir, kendi varlığından şüphe edemez çünkü şüphe ederse kendi varlığını ortadan kaldırması gerekir ki bu da saçmadır. Şüphe duyulup, düş görülüyorsa yaşanıyor demektir. Aldanıyorsam varım; varım derken nasıl aldanabilirim, aldanıyorsam var olduğum kesindir.

Thomas Aquinas’ın Zihin Kavramı

Orta çağda skolastik felsefenin en büyük temsilcisi olarak bilinir.

Zihin felsefesi açısından da önemi felsefeyi teolojiden ayırma çabasıyla insan bilgisini deneyci bir temelde açıklama çabasıdır. Deneyci yaklaşımına bağlı olarak Aquinas Summa Theologica’da “ruhun bedenle birleşik durumdayken maddi şeyleri nasıl bildiği sorusunu inancın doğal bilgiyi varsaydığından hareketle açıklar. Ona göre doğal bilgi ikiye ayrılır:

  1. Duyum Bilgisi
  2. Kuramsal Bilgi

Maddi şeylerin yani fiziksel dünyanın içinde yer alan sadece duyularımızla farkına varabileceğimiz şeylerin bilgisinin, ruhun akılsal kısmı tarafından oluşturulduğunu düşünen Aqinas’a göre bilginin bulunduğu yer akıldır. Ancak o mantıksal olarak ve oluş bakımından, dışsal nesnelere ilişkin bilginin kurumsal bilgiye önsel olduğuna inanır. Duyusal deneyim, din bilimdeki Tanrı bilgisini edinmek için gerekli ön koşuldur.

Aristo gibi algının madde olmadan salt duyusal formun alınmasından oluştuğunu kabul eder ancak ondan kısmen farklı olarak formun alınması işleminin sadece duyu organında değil, esas ruhta bir değişime yol açtığını düşünür.

Ona göre duyusal imge ya da suretler zihin tarafından edilgen bir biçimde alınırlar ama onlar dışsal nesnelerin suretleridir. Duyularla zihin arasında yakın bir ilişki olduğunu öne sürer. Bunun zorunlu sonucu, zihinde doğuştan hiçbir bilgi hatta Tanrının bilgisinin bile olmadığıdır.

Aquinas’a göre sadece insanların sahip olduğu ruhun yetkinliği, hakikatin bilgisiyle yakından ilişkilidir. Hakikatin bilgisine erişmek ancak insandaki akılsal ruh ile mümkündür. Aklın soyutlama etkinliğinde bulunabilmesi için imgelerden hareket etmesi zorunludur.

O akılsal ruhun iki tür etkinlikte bulunduğunu ileri sürer. Aklı oluşturan kısımlardan birisi olan edimsel akıl zihnin duyu nesnesini duyu verileriyle algılamasını ifade eder. Edilgen akıldan söz ederken duyunun bir tür bilme ya da tanıma edimi olduğunu, bu edim sırasında edimsel olduğunu ifade ederken Aquina’a göre edilgen akıl herhangi bir şeyin kaybına uğramayacağı bir durumun ifadesidir. Dolayısıyla akıl duyu nesnelerini duyu verileriyle algılarken edilgendir.

Ayrıca Aquinas’a göre Platon’un ruhun bir bedende hapsolmuş bağımsız bir töz olduğu görüşünün aksine bir beden ve ruhun birlikteliğinden oluşmuş bireysel insan tözdür. Ek olarak aynen Aristoteles gibi akılsal ruhun hem bitkisel hem de duyusal ruhu aştığını kabul eden Aquinas için akılsal ruha sahip olmakla insan meleklerle birlikte manevi tözler alanına dahil olur.

Akılsal ruh “iki farklı güç ya da yetiyle karakterize olur: Dünyayı ya da nesneleri bilen yeti olarak bilgi gücü ya da kuramsal aklı ve nesneler karşısında belli davranışlar sergileyen yeti olarak irade. Bu iki yetinin birbirinden farklı ama birbirine karşılıklı olarak bağımlı olduğunu öne süren Aquinas’a göre istediğimiz şey bildiğimiz şeyi, bildiğimiz şey de istediğimiz şeyi verir.