Ünite 3: Alman İdealistleri: Fichte, Schelling, Schleiermacher

Fichte

  • Yaşamı ve Yapıtları: Alman idealizmi kurucularından olan Johann Gottlieb Fichte (1762-1814), Kant’ın pratik felsefe-ahlak felsefesine ilişkin görüşlerini çıkış noktası yaparak idealist felsefesini oluşturmuştur. Çalışmalarında Spinoza’nın Ethica isimli eserine ilişkin okumaları sonucunda önce determinizm kuramını benimser gibi olmasına karşın, sonraları, devrimci ve enerjik karakterine daha uyumlu olması nedeniyle ahlaksal özgürlük kuramını destekledi ve Spinozacılığın güçlü bir karşıtı durumuna geldi. Zürih’ te öğretmenlik yaparken Rousseau ve Montesquieu okuyarak özgürlük idesine ilişkin düşüncelerini geliştirdi. Daha sonra Kant’ ın eleştirel felsefesi üzerine çalışmaya başladı. 1792’ de Tüm Tanrısal Bildirişin Eleştirisi, 1793’de Fransız Devrimi Üzerine Kamunun Yargısı Düzeltmek İçin Tasarlanmış Katkılar adlı çalışmaları yayımlandı. Bu son çalışmayla bir demokrat olduğunu kanıtlamıştır. 1974’ te Jena Üniversitesi’ nde profesör iken idealist felsefenin öncülüğünü yaparak insanın değeri ve bilge insanın görevi üzerine bir dizi konferans verdi. 1794’ te Kant’ ın eleştirel felsefesini idealist bir yönde geliştirdiği Tüm Bilim Kuramının Temeli adlı ünlü yapıtını yayımladı. 1796’ da Doğal Hakkın Temeli adlı yapıtını, 1798’ de Törebilim Sistemi başlıklı çalışmasını yayımladı. 1800’ de kamuya yönelik yazılardan oluşan İnsanın Belirlenimi başlıklı çalışmasını yayımladı. Aynı yıl, Kapalı Ticaret Devleti adlı yapıtını da yayımlamıştır. 1805’ te Bilge İnsanın Özü Üzerine ve ardından Kutlu Yaşamın Yolu ya da Din öğretisi başlıklı yayınlarındaki düşünceler üzerine dersler verdi ve 1807’ de Alman Ulusuna Söylevler isimli eseri yayımlandı. 1814 yılında ise tifüse yakalanarak yaşama gözlerini yumdu.
  • Felsefi Sistemin Temel İlkesi: Alman idealizmi düşünürlerinin ilk ve temel düşüncesi felsefede bir sistem bütünlüğü yakalamaktı. Çünkü o döneme dek felsefe tüm bilim dallarının temel ilkelerini kapsayan bir tümel bilim olarak algılanıyordu. Felsefi bilgi alanında beklenen sistematik bütünlüğü yakalamak amacıyla Kant’ ı izleyen idealistler arasında ilk kişi Reinhold adlı düşünür olmuştur. Kuramsal eleştiri ile yola çıkan Reinhold, ne var ki Kant’ ın ele aldığı bilgi dalları arasındaki sistem bütünlüğünü yakalayamadı. Fichte ise felsefenin tümel bir bilim olduğunu ve tüm parçaları arasında sistematik bir bütünlük sağlanması gerektiğine inanmaktaydı. Bu doğrultuda her bilimin bir temel ilkesi olmalıdır iddiasıyla yola çıkmıştı. Fichte’ ye göre her bilimin temel bir ilkesi vardır ve felsefe için bu ilke bilinçli varlık, düşünen ben olmalıdır. Onun için temel ilke, tüm sistemin üzerine oturtulacağı sağlam bir çıkış olması gerekliliğidir. Buna göre ya kuramsal alanda kendinde-şeyden/nesneden ya da pratik alanda özneden-benden yola çıkmak gerekir. Fichte öncelikle “deneyim” kavramından yola çıkar. Ona göre birinci yol idealizm, ikinci yol ise dogmatizm ve determinizm yoludur. Bu iki yol arasında Kant’ ın tersine uzlaşı olmadığını öne sürerek idealist davranır. Fichte genelde kendinde-anlama yetisi terimi yerine kısaca ‘ben’ terimini kullanmayı yeğler. Dolayısıyla özetin bundan sonraki bölümünde ben ya da bilinç terimleri kullanılacaktır
  • Mutlak Ben ve Zihinsel Sezgi: İdealizme göre ‘ben’i ne denli bilinç nesnesi yapmaya çalışırsak çalışalım, her zaman nesneleştirmeyi aşan bir ‘ben’ kalacaktır. Bu ‘ben’ tüm nesneleştirmenin ön koşuludur. ‘Ben’ i ne denli bilinç nesnesi yapmaya çalışırsak çalışalım her zaman nesneleşmeyi aşan bir ben kalır. Buna salt ya da aşkınsal ben denir ve felsefenin ilk ilkesi bu salt bendir. Kant’ a göre salt ben, deneyimin sınırları ötesinde bir ilke iken Fichte, bu görüşe katılmaz. Çünkü ona göre ‘salt ben’in zihinsel bir sezgisini insan bireyleri olarak taşımaktayız. Fichte’ye göre birtakım şeyleri düşünme, bilince konu yapma edimi, salt ben’i ön gerektirir ve bu nedenle ona ‘aşkınsal ben’ denebilir
  • Sistemin Üç Temel Önermesi: Fichte’ nin sisteminin temel çıkış noktasını “aşkınsal-ben” bilinci oluşturur. Fichte’nin felsefi sisteminin üç temel önermesi şöyledir: “Ben sadece kökensel bir yolda kendi varlığını koyar”, “Ben’in karşısında genel olarak bir ben-olmayan vardır”, “Ben’de bölünebilir bir Ben’e karşıt olarak bölünebilir bir ben-olmayan bulunur.” Fichte’nin bu üç temel önermesine dikkat edildiğinde, bunların tez, karşı-tez ve bunların bireşimi yani sentez formuna uygun düştükleri görülecektir. Görüldüğü gibi Fichte’nin idealist sisteminde tüm etkinlik ben ya da mutlak ben ile ilişkilendirilmiştir. Buna göre ben-olmayan da salt bilinç için var olmalıdır. Çünkü bilinçten bütünüyle bağımsız olarak var olan ve beni etkileyen bir ben-olmayan düşüncesini kabul etmek kendinde şey düşüncesini yeniden kabul ederek idealizmden ayrılmak olacaktır. Oysa idealist felsefenin amacı bilincin olgularını idealist ilkeler üzerinde açıklamaktır. Onları yadsımak değil. Empirik bilincin dünya deneyimi, Fichte’nin imgelemin üretken gücü dediği etkinlik ile gerçekleşmektedir. imgelem gücü bireysel ben’in etkinliği olarak kendisini, kendiliğinden sınırlar ve böylece kendini edilgin olarak etkilenen bir şey olarak koyar. Bu durum duyum dediğimiz etkinliği anlatmaktadır. Ben’in bu betimlenişi gösteriyor ki Fichte dış dünyayı ve tüm içeriklerini bilincin içkin edimlerine indirgemiş ve bu şekilde öznel idealizmin tutarlı bir temsilcisi olmuştur. Fichte, üretken imgelemin arka planında yer alan mutlak ben’den hareket etmek gerektiğini bildirir. Ona göre mutlak ben bu açıdan salt bir etkinliktir ve bu etkinlik kendini sonsuz bir çaba olarak açığa koyar. Burada bahsi geçen mutlak ben, salt bir etkinlik, sonsuz bir çabadır. Bu çaba benolmayanı, yani doğayı bir karşı tez olarak gerektirir. Doğa, ben’in ahlaksal özünü olgusallaştıracağı zorunlu bir ortamdır. Fichte’ye göre ben’in gösterdiği bu çabanın bilinçaltı alanında bir dürtü ya da itki yatar. Bilincin pratik yönden temellendirilmesinde ise ben daha baştan ahlaksal olarak etkin ben’dir.
  • Fichte’nin Ahlak Kuramı: Fichte’nin öngördüğü bilim sisteminin ana ekseni eylem felsefesi/pratik felsefedir. Yine yukarıdaki kuramsal felsefeye ilişkin görüşlerinden sonuç olarak çıktığına göre, insanın özü eylemdir, eylemin niteliği ise ahlaksal olmasıdır. insan bir dürtüler sistemidir diyebiliriz, bir bütün olarak sistemi temsil eden dürtü Fichte’ye göre öz-sakınım dürtüsüdür. “Acıkmamın nedeni besinin benim için var olması değildir, tersine aç olduğum içindir ki belli bir nesne benim için besin olur”, cümlesiyle Fichte, organizmanın daima etkinliğe eğilimli olduğunu ortaya koyar. Tüm olup bitenler, bir ve aynı temel itkinin ben/kendi ile karşılıklı ilişkisidir. Burada Fichte, doğal bir organizma olarak insan yaşamı ile tinsel bilinç öznesi olarak insan yaşamı arasında koparılamaz bir süreklilik bulunduğunu göstermeye çalışmıştır.

Eylemlerin ahlaksallığının biçimsel koşulu, ahlak yasası doğrultusunda Fichte, kendini salt bir doğa olarak düşünen ben’in özsel niteliğini öz-etkinliğe bir eğilim olarak görür. Ama kendini sadece ve ben dışındaki herhangi bir şeyle ilişki kurmaksızın kendinde ve kendi için düşündüğü zaman da düşünülen şey bu aynı eğilimdir. Şu hâlde önümüzde özgürlük ve yasa kavramları durmaktadır, ama temelde bu ikisi de bir ve aynı şeydir, nasıl ki özne olarak ben ile nesne olarak ben de bilinçte ayırt edilseler de ontik bakımdan bir ve aynı şeydirler. Fichte burada vicdan-duyunç kavramı üzerinde özel olarak durur ve vicdanı belirli ödevimizin dolaysız bilinci olarak tanımlar. Eş deyişle vicdan, belirli ödevimizin dolaysız bilincidir. Yanılmaz ve yanılamazdır.

Fichte’ ye göre hakkaniyet kavramı yani hak ilkesi, Bir ussal varlıklar toplumunun her bir üyesinin özgürlüğünün anlatımını, topluluğun öteki üyelerinin de kendi özgürlüklerini anlatabilecekleri bir yolda sınırlıyor olmasıdır. Özetle hak kavramı toplumsal bir kavramdır ve öteki ussal varlıklar düşüncesi ile birlikte ortaya çıkar.

  • Devletin Temeli ve Doğası: Toplumda haklara saygı gösterilmesini sağlayacak bir güç olmalıdır. Ayrıca bu güç, kişilerin özgürlüğünün de anlatımı olmalıdır. Böylece aralarında bir sözleşmeye giden gruplar, bir başkasının haklarını çiğneyen herhangi bir kimseye karşı zorlayıcı yasa gereğince davranılması konusunda anlaşırlar. Devlet, haklar sisteminin sağlamlığını ve herkesin özgürlüğünün korunmasını güvence altına alacak güç ile donatılmış olmalıdır. Fichte’ye göre bireylerin istençleri tek bir istenç halinde birleşerek genel istenci temsil eden devleti oluştururlar. Fichte’ye göre devlet zorlayıcı bir güç olarak düşünüldüğünde, sadece varsayımsal olarak zorunludur: Bir başka deyişle insanın ahlaksal gelişiminin, henüz toplumun bireylerinin birbirlerinin hak ve özgürlüklerine salt ahlaksal güdülerden saygı duyacağı noktaya henüz ulaşmamış olduğu varsayımı üzerine temellenir. Ayrıca Fichte, devlet yönetiminde despotizmi olduğu kadar demokrasiyi de kabul etmez. Fichte, devletin amacının kamu güvenliğini ve haklar sistemini korumak olduğunu bildirir. Bireyin özgürlüğüne karışma, bu amacın yerine getirilmesi için gereken noktalarla sınırlı olmalıdır.
  • Kapalı Ticaret Devleti: Devlet görüşleri gereği Fichte, tüm insanların sadece yaşamaya değil, ama insanca bir yaşamı yaşamaya hakları olduğunu belirtir. Ona göre eğer bir ekonomik sınıf orantısız bir biçimde büyürse bütün ekonomi alt-üst olabilir. Bireyin mesleğini becerileri ve koşulları ile uyum içinde seçmesi gerektiğini vurgular. Kapalı Ticaret Devleti adlı yapıtının temel düşüncesi toplumun ortak yararıdır. Bunun için devlet bireyler arasındaki iş bölümünü denetleme ve düzenleme hakkına sahip olmalıdır. Ekonomiye ilişkin görüşleri açısından Fichte Almanya’nın ilk toplumcu yazarlarından biri olarak kabul edilmiştir. Politik açıdan bakıldığında erken bir kozmopolit tutumdan Alman ulusalcılığına geçmiştir.

Schelling

  • Yaşamı ve Yapıtları: Leonberg’ de doğan Friedrich Wilhelm Joseph von Schelling (1775- 1854) aydın bir rahibin oğluydu. Tübingen Üniversitesi’nde felsefe ve ilahiyat eğitimine başlayan Schelling, Fransız devriminin de bir yandaşı idi. Genelde Spinoza, Kant ve Fichte başta olmak üzere çeşitli filozofların görüşleri üzerine ateşli tartışmalar yapmaktaydı. Ayrıca Schelling’in bir Fichte izleyicisi olduğu da görülür. 1793’de Mitler Üzerine başlıklı denemesi, 1794’te Genel Olarak Bir Felsefe Biçiminin Olanağı Üzerine adlı yazısı yayımlanmıştır. 1795’te yayımlanan Felsefenin ilkesi Olarak Ben Üzerine başlıklı yazısı Fichte felsefesine ilişkindir. Aynı yıl Dogmatizm ve Eleştiricilik Üzerine Felsefi Mektuplar başlıklı makalesi çıkar. Bu yazıda dogmatizm Spinoza, eleştiricilik ise Fichte tarafından temsil edilmiştir. Kendi özgün felsefesinin bir doğa felsefesi biçiminde oluşturma yoluna giden Schelling, 1797’de Bir Doğa Felsefesine ilişkin ideler, 1798’de Dünya Ruhu Üzerine, 1799’da Bir Doğa Felsefesi Üzerine ilk Taslak ve Bir Doğa Felsefesi Sisteminin Taslağına Giriş ya da Spekülatif Fizik Kavramı Üzerine başlıklı yapıtları yayınlar. 1798’de Fichte’nin önderliğindeki Jena Üniversitesine profesör olarak atandı. 1802-1803 yıllarında Hegel ile birlikte Eleştirel Felsefe Dergisi’ni (Kritisches Journal der Philosophie) çıkardılar. Romantik devinim Schelling’in düşüncesi ve felsefesi üzerinde çok etkili olmuştur. Schelling 1803- 1806 yılları arasında yeni bir üniversite olan Würzburg’da dersler verdi. 1827’de Münih Üniversitesinde Profesör olarak çalışmaya başladı. Son yıllarında Berlin Üniversitesinde dersler verdi ve 79 yaşında İsviçre’nin Bad Ragaz kentinde yaşama gözlerini yumdu.
  • Schelling’ in Felsefi Gelişiminin Evreleri: Schelling’in felsefi gelişimi; öznel idealizm, doğa felsefesi, özdeşlik felsefesi ve negatif ve pozitifin karşıtlığında felsefe şeklinde nitelenebilecek dört aşama ya da dönem olarak birbirini izlemiştir. Öznel idealizm döneminde Schelling, Fichte felsefesini yansıtan yazılar yazmakla birlikte, yavaş yavaş Fichte’nin etkisinden kurtularak kendi bağımsız konumuna doğru yol almaktadır. Bu dönemin en büyük yapıtı olan Felsefenin ülkesi Olarak Ben Üzerine başlıklı yazısında ben (ego) kavramını insan bilgisinin en yüksek ve koşulsuz ögesi olarak postülalaştırmıştır. Schelling Öznel idealizm döneminin sonlarına doğru doğayı mutlak varlığın nesnel belirişi olarak görmeye başlamıştır. Doğa felsefesine geçtiği dönemde Schelling, ilk önemli yapıtı olan Bir Doğa Felsefesine İlişkin İdeler’ i yayınladı. Bu yapıtta ben’ in bir yapılaştırması olarak dünya kavramına karşı çıkmıştır. Schelling’e göre Fichte, doğayı ben-olmayan olarak belirleyerek doğa ile tin, nesnel ile öznel arasında yapay bir ikilik yaratmıştır. Kendi doğa metafiziği işte bu ikiliği aşmaya yöneliktir. Schelling’e göre filozof doğanın görülür Tin olduğunu, Tininse görülmez doğa olduğunu göstermelidir. Tin ve doğanın özdeşliğini temsil eden Mutlak, üç mantıksal evre sergiler; 1. kendini ideal doğa olarak nesneleştirir, 2. nesnelleşmiş mutlak, öznellik olarak mutlaklığa dönüşür, 3. mutlak nesnellik ve mutlak öznellik yine tek bir Mutlak olarak belirir. Doğa felsefesinde Schelling öncelikle şu noktaya vurgu yapar: Doğanın temelinde yatan ve kendini fenomenal dünyaya dönüştüren etkinlik sonsuz ya da sınırsızdır. Sınırsız etkinlik ve durdurucu kuvvet arasındaki etkileşimle en alt doğa düzeyi, dünyanın genel yapısı, cisimler dizisi ortaya çıkar. Schelling bu düzeye doğanın ilk potansiyelliği adını verir. Schelling ışığı, cisimlerin dinamik sürecini ve ya da dinamik yasalarını öne sürer. Dinamik süreç maddenin ikinci kuruluşudur. Doğanın üçüncü potansiyelliği organizmdir. Organik alanın içinde de açıkça ayırt edilebilir düzeyler vardır: Alt düzeylerde üreme ağır basar, duyu yetisi göreli anlamda daha az gelişmiştir, bireysel organizma türün içerisinde kaybolmuştur. Sürecin doruğunda ise insan organizması bulunur. Bütün bunların oluşumunda Schelling’e göre, güçlerin kutupsallığı görüşü rol oynamaktadır. Schelling, doğa dünyasında betimlediği bu durumla Kant’ın ahlaksal evreni arasında bir paralellik olduğunu dile getirmiştir.

Schelling doğa felsefesi ne “transsendental idealizm” başlığı altında sunulan birtakım kuramsal bilgiler daha eklemiş, bu bilgilerin doğa felsefesini tümleyici bir rolü olduğunu dile getirmiştir. Özne ve nesnenin kökensel özdeşliğini kabul ediyorsak bilgi alanında bu özdeşlik özbilinçtir. Öz-bilinç Schelling tarafından ‘ben’ olarak betimlenir ama ‘ben’ terimi bireysel ‘ben’i göstermez. “Genel olarak öz-bilinç” edimini simgeler. Ben, kendi öz nesnesi olan bir üretmeden başka bir şey değildir. Çünkü ‘ben’ kendini bilme yoluyla varlık kazanır. Schelling’e göre bir aşkınsal idealizm sistemi bir öz-bilinç yapılanması biçimini almalıdır. Bunun için bilincin tarihine yeni baştan bakmak gerekir. Schelling, bilincin tarihini üç ana evrede izler: İlk evre ilkel duyumdan üretken sezgiye dek yayılır ve doğa felsefesinde maddenin kuruluşu ile bağlantılıdır. İkinci evre üretken sezgiden derin düşünmeye dek uzanır. Ben burada duyu düzeyinde bilinçlidir. Üçüncü evrede organizmanın oluşumu devreye girer.

Schelling’ in tarih felsefesi ne göre insanlık tarihinde sonsuz bir ilerlemeye yer vardır. Çünkü bir bütün olarak tarih, mutlak’ın sürekli bildirilişidir. Schelling’e göre tarih, insan soyunun özgürleşme yolundaki gelişimidir. Tarih zorunluluk aracılığıyla özgürlüğün gerçekleşimidir. Schelling’ e göre, bireyler özgürce davranırlar. Yani herhangi bir birey yalnızca kişisel ve bencil bir erek ile davranabilir. Ama aynı zamanda gizil bir zorunluluk ilkesi de vardır.

Schelling’ in sanat felsefesi nde ise ben’in ulaşabileceği en yüksek basamak etik değil, estetiktir. Schelling, ben’in bilen ve eyleyen bilinçliliğine estetik bilinci eklemiştir. O, bu bilinçliliğe estetik sezgi der. Ona göre, “Doğa yaratıcı tinin bilinçsiz bir şiiridir.” bir başka deyişle doğa, salt bir organizma değil bir sanat eseridir. Buna karşılık sanat yapıtları estetik sezgiyi taşıyan sanatçının bilinçli yaratmalarıdır. Sanatçı ne yaptığının bilincindedir ama sanatsal yaratmada bilinçsiz bir yan da vardır. Sanatçı, yaratıcı gücünü nasıl kazandığını bilemez, bu gücü öğrenerek kazanmamıştır. Sanatsal yaratım, dünyanın sezgisi için bir örnek görevi görür. Bu felsefenin gerçek organonudur yani felsefeciler de tıpkı yaratıcı dehalar gibi evrende bir uyum ve özdeşlik görebilmelidirler. Dolayısıyla Schelling kendi özdeşlik felsefesini, felsefenin biricik yolu olarak görmüş olur. Sanat felsefesi Schelling’ e göre aşkınsal idealizm sisteminin doruğudur bir başka deyişle gerçek felsefe sanat felsefesidir. Schelling, Bruno adlı yapıtında Platon’un ideaları gibi sonsuz tanrısal idealar kavramını devreye sokarak şeylerin bu idealara katılmak yoluyla güzel olduklarını öne sürdü. Schelling son dönemlerinde özdeşlik felsefesini özel olarak vurgulamaktadır. Aslında Schelling’in tüm felsefesi bir bakıma özdeşlik felsefesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Schelling’e göre özdeşlik felsefesi nde; doğa felsefesi ile bilgi felsefesi birlikte alındıklarında, bir bütünün sadece bir yarısını oluştururlar. Bu durumda öteki yarı ile bütünlenmeye gereksinimleri vardır, öteki yarıyı ise doğanın ve bilginin ayrımlaştırılamayan özdeşliği oluşturur. Doğanın ve zihinselliğin mutlak özdeşliği onların ortak, nötr kaynağında bulunur, yani akılda. Akıl, kendinde şeyleri ve şeylerin bilgisini kapsarken birdir ve sonsuzdur. Akılda nesne, özne, uzay zaman yoktur. Onun en yüksek yasası, özdeşlik yasasıdır. Özne ve nesne burada sadece biçime ilişkindir, öze gittiğimizde bu ikisi arasında hiçbir fark yoktur. Schelling’in özdeşlik felsefesi panteizmin bir türüdür. Schelling inorganik dünyanın temelinde yaşam bulunduğuna inanıyor, bunun tersinin olanaklı olmadığını düşünüyordu. Doğa tanrıdan ayrılmazdır ama ondan farkı görülebilir. Bu düşünceler büyük ölçüde Jacob Boehme’den gelmekte ve Protestan mistisizmini yeniden gündeme getirmektedir.

Schelling’in 1809’dan sonra öne sürdüğü görüşler olumlu felsefe başlığı altında toplanmaktadır. Bu dönem onun düşünme sürecindeki dördüncü ve son aşama olmaktadır. Neden pozitif çünkü daha önceki dönemlerinin felsefe yapma biçimini ussal düşünüş temeline dayalı ama tümüyle negatif tutumlu bir felsefe olarak nitelemektedir. Ona göre “Tüm felsefelerin temel işlevi dünyanın varoluşu sorununa bir çözüm bulmaktır.” Schelling’in öncelikle pozitif ve negatif felsefelerden ne anladığı ile işe başlamak uygun olabilir. Negatif felsefe deyince evreni açıklama amacında olan sistemin tümüyle kavramlara ya da özlere sınırlı olduğunu ve bu sistemlerin mantıksal çıkarım düzeyinde kaldığını öne sürer. Çıkarımlar da hiç kuşkusuz kavramdan kavrama olduğu için evrene bakış salt kavramsal düzeyde bir başka deyişle ussallık düzeyinde kalır. Gerçi hiçbir sistem kavramlar olmaksızın oluşturulamaz. Ama Schelling’e göre burada varoluşun da vurgulanması gerekir, işte bunu da pozitif felsefeci yapacaktır. Schelling bu şekilde pozitif felsefeyi kişisel bir varlık olarak tanrı kavramına dayandırmış oluyor Schelling’ e göre negatif felsefeden pozitife geçiş ancak istenç ile mümkündür. Pozitif felsefenin temelinde yatan inanç yaratıcı ve kefaret ettirici, kişisel bir tanrıya duyulan inançtır. Görüldüğü gibi Schelling, pozitif felsefe adı altında salt bir Hıristiyan felsefesi yapmaktadır. Ona göre Kant negatif felsefecilik örneği sergiler. Ayrıca Kant tanrıyı erdem ve mutluluğun bir sentezini yapmak için bir araç durumuna düşürdüğünü öne sürer Schellinge göre gerçek din felsefesi kişinin tanrıya ulaşma arzusunda yatmaktadır. Schelling’in pozitif felsefe yapma dönemi 1809’dan ölüm yılı olan 1854 yılına dek süren uzun bir zaman aralığını kapsamıştır.

Schleiermacher

Breslau’ da dünyaya gelen Friedrich Daniel Ernst Schleiermacher (1768-1834) teslim edildiği Protestan tarikatında dindarlıkla uyuşmadığı halde teoloji eğitimi için Halle’ ye gitti. Üniversitede ilk yıllarında daha çok Spinoza ve Kant felsefeleriyle ilgilendi. Üniversite eğitiminin ardından öğretmenlik ve bir süre papazlık yapan Schleiermacher 1810 yılında yeni kurulan Berlin Üniversitesine teoloji profesörü olarak atandı ve ölümüne dek bu üniversitedeki görevi başında kaldı. İlk yapıtı1799 da yayımladığı Din Üzerine Söylem başlığını taşımaktadır. Bir yıl sonra 1800 de Monologlar adlı yapıtını yayımladı. Bu yapıt birey ve toplum arasındaki sorunları irdeleyen dinsel vaazlarının toplandığı bir yapıttır. 1803 de Günümüze Dek Ahlak Öğretisinin Bir Eleştirisinin Ana Çizgileri adlı yapıtı, 1821 yılında Evangelist Kilisenin ilkelerine Göre Hıristiyan inanç adlı yapıtı yayımlandı. Felsefi ve eğitsel konuları kapsayan üniversite dersleri ölümünden sonra yayımlanmıştır. Schleiermacher’e göre düşünce ve varlık birbirleriyle ilişkilidir. Bu da iki yolla olur: ya düşünce kendisini doğaya uydurur ya da doğayı kendisine uydurur. Bu iki yol insanda başlar ve tanrıda birleşir, özdeşleşir. Schleiermacher tin ve doğa biçiminin tanrıda birleştiklerini, yani özdeş olduklarını öne sürer. Şu hâlde en son olgusallık tanrıdır. Bir başka deyişle en son olgusallık tin ve doğanın evrende ya da tanrıda özdeşlikleridir. Kavramsal düşünce bu özdeşliği anlayamaz. Ama özdeşlik duyumsanabilir. Dinin özü ne düşünce, ne de eylemdir; sadece duygu ya da sezgidir. Bu edim evreni sezmeye çalışır ve evren Schleiermacher’e göre, sonsuz tanrısal olgusallıktır. Bu yüzden din özsel olarak sonsuza bağımlılık duygusudur. Bu yapısıyla din, ahlak ve metafizikten de ayrılır. Aslında üçünün de nesneleri aynıdır, evren ve insanın onunla ilişkisi. Ama yaklaşımları tümüyle farklıdır. O bu görüşleriyle tıpkı Schelling’in yaptığı gibi Ortaçağın büyük mistik düşünürü Jakobi’yi izlemektedir. Schleiermacher’e göre hem metafizik hem de ahlak, din ile bütünlenmeye gereksinim duyarlar. Ne dünyasız bir tanrı olabilir ne de tanrısız bir dünya. Schleiermacher için din sonsuza yönelen temel bağımlılık duygusunun kazanılmasından oluşur ve zihinden çok yüreğin, bilgiden çok inancın konusudur. Schleiermacher Tanrı’ya kişilik yüklemeyi yadsımakla birlikte, insanları ahlaksal varlıklar olarak düşündüğünde bireysel kişiliğin önemini açıkça dile getirir. Schleiermacher’e göre birey ve toplum karşıt kavramlar değildirler. Çünkü bireysellik ancak başkaları ile ilişki içinde gerçeklik kazanır. Toplum da insan bireylerinin bir topluluğu olarak bireysel ayrımları gerektirir. Böylece toplum ve birey birbirlerine göndermede bulunan olgulardır.