Ünite 8: Âlî Paşa’nın Ölümünden Sultan Abdülaziz’in Tahttan İndirilmesine Osmanlı Devleti (1871-1876)

Giriş

1871-1876 yılları, Sultan Abdülaziz’in iktidarının ikinci dönemi olarak bilinir. Osmanlı Devleti bu tarihler arasında içeride sıkıntılar yaşadığı gibi, dışarıdan da özellikle Rusya’nın baskısına maruz kalmıştır. Bu yaşananlara malî sıkıntılar da eklenince devlet idare edilemez hâle düşmüştür. 1856 Paris Barışı ile önü alınan Rus tehdidi bu dönemde tekrar başlamıştır. Rusların Panslavist emellerle kışkırttığı Balkanlar’daki Osmanlı tebaası Hristiyanların isyanları, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı tetikleyen en önemli unsur olur.

Âlî Paşa’nın Ölümü ve Osmanlı Sadâretinde Değişilikler

Tanzimat devrinde yetişen büyük devlet adamlarından sonuncusu olan Âlî Paşa 7 Eylül 1871 tarihinde hayatını kaybetmiştir. Âlî Paşa’nın ölümüyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu can çekişme dönemine girmiştir. Âlî Paşa’nın ölümünden sonra sadâret mührü, 8 Eylül 1871 tarihinde Mahmud Nedim Paşa’ya verilmiştir. Mahmud Nedim Paşa’nın Sadâreti ile birlikte, devlet işleri Bab-ı Âlî’den saraya intikal etmiş ve keyfi idare etkisini göstermeye başlamıştır. Böylece Tanzimat döneminde temin edilen insan hakları askıya alınırken kademeli olarak demokrasiye doğru gidecek yenileşme düzeni de işlemez hâle gelmiştir. Diğer taraftan Mahmud Nedim Paşa ile birlikte devletin dış siyasetinde de değişiklikler yaşanmış ve paşa Rus sefirinin etkisinde kaldığı iddiası ile muâsırları tarafından “Nedimof ” olarak anılmıştır. Mahmud Nedim Paşa 30 Temmuz 1872 tarihinde görevden alınmıştır. Bu tarihten sonra Sultan Abdülaziz’in sıklıkla sadrazam değiştirdiği görülür. Kimi birkaç kez olmak üzere sırasıyla Mithat, Mütercim Rüştü, Sakızlı Ahmed Esad, Şirvanizade Mehmed Rüşdü ve Seraskar Hüseyin Avni Paşalar kısa aralıklarla sadarete getirilmişlerdir.

1871-1876 Tarihleri Arasındaki Gelişmeler

Osmanlı Devleti bu tarihler arasında içeride sıkıntılar yaşadığı gibi, dışarıdan da özellikle Rusya’nın baskısına maruz kalmıştır. Bu yaşananlara malî sıkıntılar da eklenince devlet idare edilemez hâle düşmüştür. Çözülemeyen sorunlar, büyüyen meseleler sürekli sadrâzam değiştirmeyi beraberine getirmiş, bu durum ise istikrarsızlığı körüklemiştir.

Karadeniz’in Statüsünün Değişmesi ve Osmanlı-Rus Yakınlaşması: 1856 Paris sonrası, Osmanlı-Rus ilişkilerinde ilk önemli adım, “Rusya Yakın Şark Masası” şubesinin başındaki İgnatiyev’in İstanbul elçisi olarak 1864 yılında İstanbul’a gelişidir. İgnatiyev, “Yakın Şark Masası”nın başındayken şu üç hususun gerçekleştirilmesini temel politika olarak belirlemiştir ve İstanbul’a gelişinden sonra da bu politikayı devam ettirmiştir:

  • 1856 Paris Barışı ile kabul edilen Karadeniz’in tarafsızlığının kaldırılması,
  • İstanbul ve Boğazlar’da Rus nüfuzunun tesisi,
  • Balkanlar’daki Slav kavimlerinin Rus nüfuzuna alınması.

1870 Sedan Savaşı ile Alman İmparatorluğu’nun kurulması Avrupa siyasi dengelerini değiştirmiş ve bu durum Rusya’nın beklediği fırsatı da ortaya çıkarmıştır. Rus Dışişleri Bakanı Gorçakov, Paris Barışı’nda imzası bulunan devletlere verdiği nota ile Karadeniz’in bîtaraflığına dair maddeleri tanımadığını bildirmiştir. Bu durum Âlî Paşa’yı İngiltere’ye başvurmaya mecbur bırakmış ve nihayetinde Londra’da bir konferans toplanmıştır. 13 Mart 1871 tarihinde imzalanan Londra Antlaşması ile Karadeniz’in tarafsızlığı ilkesi iptal edilmiştir.

Panslavizm: Slav topluluklarını siyasi bir birlik altında toplama amacı güden düşüncedir. Başta felsefi bir akım olarak ortaya çıkan Panslavizm, sonra siyasi bir ideoloji haline gelmiştir. Siyasi bir amaç haline getirildikten sonra Osmanlı Devleti’ni ve Avusturya Macaristan İmparatorluğunu hedef almıştır.

Londra Antlaşması’nın Rusya’nın istediği gibi sonuçlanması üzerine, Osmanlı Devleti’nin İngiltere ve Fransa’ya güveni azalmış ve Karadeniz’de silahlanarak kendisi için tekrar tehdit hâline gelen Rusya ile yakınlaşma siyaseti izlemeye başlamıştır. Ancak bu durum Rusların Osmanlı toprakları ile ilgili politikalarında herhangi bir değişikliğe yol açmadığı gibi “Balkan Bunalımı”nın başlaması da Rus tahrikleri ile meydana gelmiştir.

Osmanlı Devleti ile Türkistan Halkları Arasındaki İlişkiler : Paris Antlaşması ile Avrupa ve Balkanlar yönünde ilerlemesi durdurulan Rusya, Türkistan’ı yayılma sahası olarak tekrar ilk plana almıştır. İlk olarak 1865 yılında Taşkent’i işgal edip sonra Hokand Hanlığı’nı ele geçirmişlerdir. Ardından 1868 yılında Semerkand’ı işgal ettikten sonra Buhâra Hanlığını himayeleri altına almışlar; 1873 yılında ise Hîve’yi işgal ederek Han’a dikte ettirdikleri anlaşma vasıtasıyla bu hanlığa da egemen olmuşlardır. Bölgedeki idarelerini 1867’de tesis ettikleri Türkistan Genel Valiliği ile yürüten Ruslar, son olarak, 1884 yılında Merv’i ele geçirerek Türkistan işgallerini tamamlamışlardır. Rusların Türkistan’da ilerledikleri 1860 sonrası dönemde, Türkistan’ın yardım isteklerini dile getirmek üzere defalarca İstanbul’a elçiler gönderilmiş olmasına rağmen, bu talepler karşılanamamıştır. Osmanlı Devleti, Türkistan Siyasetinde izlediği bu pasif politikayı 1873 yazından itibaren terk ederek Kaşgâr Han’ı Yakup Bey ile yakından ilgilenmeye başlamış ve nihayetinde Kaşgâr Devleti Osmanlı himayesine girmiştir. 16 Aralık 1877 tarihinde ise Kaşgâr ve akabinde tüm Doğu Türkistan Çin işgaline uğramıştır.

Yemen İsyanı (1871-1873): Osmanlı Devleti’ni bu dönemde uğraştıran bir başka sorun da imparatorluğun uzak topraklarından olan Yemen’de çıkan isyandır. 1870 yılında çıkan isyan üzerine buraya ordu gönderilmiş ve 1873 yılında isyan bastırılmıştır. Ayaklanmanın bertaraf edilmesinden sonra, Yemen idari olarak tekrar örgütlenmiş ve sancak merkezi yapılmak sureti ile merkeze bağlanmıştır.

Balkan Bunalımı: 1804 yılında Sırbistan’da başlayan bağımsızlık yanlısı isyanlar, 19. yüzyıl boyunca Balkanlar’da etkisini devam ettirmiş ve nihayetinde önce Yunanistan’ın ve sonrasında da Sırbistan, Romanya ve Karadağ’ın bağımsızlıklarını kazanmaları ile Osmanlı Devleti aleyhine bir seyir izlemiştir. Bu gelişmelerin sebebi olarak “Milliyetçilik” cereyanları ve Rusların tahrikleri ön planda yer alırken; Osmanlı Devleti’nin siyasî ve askerî zaafarı da etkili olmuştur.

Hersek İsyanı (1875-1876): Hersek Sancağı’na bağlı Nevesin Kazası Hristiyanları’ndan 160 kişi, ağnam vergisi vermemek ve zaptiye erleri ile iltizam memurlarının davranışları sebebiyle Karadağ’a sığınarak Osmanlı Devleti’nden şikâyetçi oldular. Sadrâzam Esad Paşa, Bosna Valisi Derviş Paşa’ya şikâyetlerin incelenmesi emrini verdi. Bu gelişmeler üzerine Nevesin’e dönen 160 kişi kahraman gibi karşılanırken, Osmanlı Devleti’nin bu tavrı zaafiyet olarak algılandı. Yaşananlardan cesaret alan Nevesin halkı, belli bir nispete indirilmedikçe vergileri ödemeyeceklerini söyleyerek; zaptiye erlerini öldürmek, Müslümanlara saldırmak, köprü ve yolları tutmak suretiyle 24 Temmuz 1875’te isyan başlattılar. İsyan kısa sürede genişleyip, kısa sürede tüm Hersek’e ve Bosna’nın bazı bölgelerine sıçradı. Nasihat heyetleri ve mahallî tedbirlerle olayın önü alınamayınca Osmanlı Devleti kuvvet kullanmaya karar verdi ve böylece isyanın ikinci safhası başlamış oldu. Fakat isyanın bir türlü kontrol altına alınamadı. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, dış müdahaleyi önleyebilmek için İngiltere’nin de tavsiyesi ile 12 Aralık 1875’te yeni bir ıslahat programını içeren “Adalet Fermanı”nı yürülüğe koydu. Bu ferman ile Gülhane ve Islahat Fermanları hükümleri tekrar edilirken yeni düzenlemeler de eklendi. Buna rağmen dış müdahale engellenemedi. Berlin’de, Bismarck, Andraşi ve Gorçakof, Hersek meselesini “Şark Sorunu” çerçevesinde ele alarak Bosna-Hersek için birtakım ayrıcalıklar istemek üzere, Avusturya Başbakanı Kont Andraşi’nin bir lâyiha hazırlamasını kararlaştırdılar. Kont Andraşi tarafından hazırlanan nota 31 Ocak 1876’da Osmanlı Devleti’ne iletildi. Bu nota ile: Hristiyan halk için din ve mezhep serbestliğinin verilmesi, iltizam usulünün kaldırılması, toplanan vergilerin doğrudan burada harcanması, çiftçilerin topraklarına sahip olabilmeleri için önlem alınması, ıslahatları kontrol için Müslüman ve Hristiyan temsilcilerden oluşan bir komisyon kurulması istenmekteydi. Bab-ı Âlî bunların bir kısmını Adalet Fermanı ile ilan ettiğinden, bu notayı 11 Şubat 1876 tarihinde prensip olarak kabul ettiğini bildirdi. Fakat Karadağ ile yapılan savaş da dâhil olmak üzere alınan hiçbir önlem fayda sağlamamıştır. Bunalım 1878 Berlin Antlaşması ile Balkanların büyük bir kısmının Osmanlı Devleti’nden kopmasıyla ancak sonuçlanmıştır.

Bulgar İsyanı ve Berlin Memorandumu (13 Mayıs 1876): Hersek’te başlayan yangın kısa süre içerisinde Balkanların tamamına yayılırken, Bulgarlar da Osmanlı Devleti’nden ayrılmak için isyana başladılar. İsyan sürerken 11 Mayıs 1876 tarihinde, Berlin’de Rus Başbakanı Gorçakof, Avusturya Başbakanı Andraşi ve Alman Başbakanı Bismark, yaptıkları toplantıda konuyu müzakere etmişlerdir. Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslimlerin can ve mal emniyetlerinin kalmadığından hareketle yapılan ve tarihe Berlin Memorandumu olarak geçen bu toplantıda bir dizi karar alınmıştır. Fakat İngiltere’nin karşı çıkması ile birlikte bu girişim hükümsüz hale gelmiştir. Çünkü İngiltere’nin rızası olmaksızın, Osmanlı Devleti’ni deniz yolu ile tehdit etmek mümkün değildi. Osmanlı Devleti, İngiltere’nin tavrı ile egemenliğini sınırlandıracak ve gayrimüslimleri kontrolden çıkararak büyük sorunları beraberinde getirecek bu yaptırımdan kurtulmuştur.

Tenzil-i Faiz Kararı (6 Ekim 1875): Hersek’te devam eden isyanın ortaya çıkardığı sorunlardan bir tanesi de “Tenzil-i Faiz” kararıdır. Hersek isyanı başladığında devletin borçları 200 milyon lirayı bulmuştu. Borç ve faizleri için yıllık ödenmesi gereken meblağ 14 milyon lira iken bütçede 5 milyon liralık bir açık vardı. Bu açığın oluşmasında Hersek isyanı giderlerleri etkili olduğu gibi, bu ayaklanmayı bastırabilmek için de daha fazla tahsisata ihtiyaç vardı. Sadrâzam Mahmud Nedim Paşa, Rus elçisi İgnatiyev’in de telkinleri ile her yıl ödenmesi gereken 14 milyon liranın yarısını beş yıl için kesmeye karar verdi. Elde kalacak 7 milyon lira ile bütçe açıklarının kapanması ve ihtiyaçların karşılanması planlandı. Sultan Abdülaziz, İngiliz ve Fransız elçilerininin muvafakatı alınarak konunun Vükelâ Meclisi’nde görüşülmesini istedi. İngiliz ve Fransız elçileri, kendi kefaletlerinde olanlara dokunulmamak kaydı ile buna rıza gösterince “Tenzil-i faiz” kararı 6 Ekim 1875 tarihinde ilan edildi.

Selanik Vak’ası (6 Mayıs 1876) : 5 Mayıs 1876 günü ihtidâ etmek üzere ferâce giyerek Müslüman kıyâfetine giren bir Bulgar kızı, trenle Avrethisarı’ndan Selanik istasyonuna gelmiş ve kendisini hükümet konağına götürmek üzere 3 jandarma almıştır. Bulgar kızı bu niyetini trende ifşa ettiğinden, durum bir Yahudi ve bir Hristiyan memur tarafından Amerikan Konsolosluğuna haber edilmiştir. Vodinalı bir Rum olan Amerikan Konsolosu Hacı-Lazari, Rum ve Bulgarlardan oluşan 150 kişilik grubu istasyon civarına toplamış ve Bulgar kızı bu kalabalık tarafından zaptiyelerin elinden alınarak ferace ve yaşmağı parçalanmak suretiyle Amerikan Konsolosluğu’na götürülmüştür. Kız Müslüman olduğunu söylemesine rağmen dinleyen olmamış, çevrede bulunan Müslümanların müdahalesi de yetersiz kalmıştır. Bu olayın Müslümanlar arasında duyulması ile 6 Mayıs tarihinde 3-5 bin kişi toplanarak bunun bir namus meselesi olduğundan bahisle kızın iadesini istemişlerdir. İlerleyen süreçte Fransız ve Alman Konsolosu’nun öldürülmeleri noktasına gelen olay, Osmanlı Devleti’nin idamlarla sonuçlanan müdahelesiyle yatışmıştır.

Sultan Abdülaziz’in Tahttan İndirilmesi

Sultan Abdülaziz, iktidarının ilk evresinde; Âlî Paşa’nın ölümüne kadar devlet işleri ile daha az ilgilenmiş ve bu bağlamda yönetim ile ilgili mevcut eleştiriler de Bab-ı Âlî üzerinden yapılmıştır. Ancak iktidarının ikinci döneminde sıklıkla sadrâzam değiştirilmesi ve bürokrasinin başında güçlü karakterlerin olmaması, kötüye gidişte Sultanı hedef haline getirmiştir. Yaşantısı ile halkın umudu hâline gelmişken, iktidarının son demindeki israf ve malî durumun kötüleşmesi Sultan Abdülaziz’e olan teveccühü de azaltmıştır. Bunlardan başka, Nedim Paşa’ya karşı olan meyli ve dönemin idarecileri arasındaki şahsî hesaplar kendisine karşı düşmanca hisler besleyen bir gûruhun teşekkülüne neden olmuştur. Özellikle Hüseyin Avni Paşa ve Midhat Paşa’nın liderliğinde gelişen bu muhalif cereyan, Sultan’ın tahttan indirilmesi ve akabinde şüpheli ölümü ile son bulmuştur.

Talebe-i Ulûm Nümayişi (Softalar Ayaklanması) (10 Mayıs 1876): Midhat ve Hüseyin Avni Paşa, Sultan Abdülaziz’i hem kendileri hem de devletin bekâsı için tahttan indirmek istiyorlardı. Özellikle Mahmud Nedim Paşa’nın ikinci sadâreti onların Sultan Abdülaziz ile ilgili düşüncelerini pekiştirmiştir. Sultan’ı doğru yolu görmesi ve ıslahı mümkün olmayan bir müstebid olarak gören paşalar, medrese öğrencilerini ayaklandırmak suretiyle Mahmud Nedim Paşa’dan kurtulmayı hedeflemişlerdir. İkinci adımda ise Sultan Abdülaziz’e istediklerini kabul ettirmeyi, bu mümkün olmazsa da saltanat değişikliğini arzulamışlardır. Midhat Paşa, Veliahd Murad Efendi’nin sarrafı Hristaki’den altığı paraları medrese öğrencilerine dağıtarak “Softalar Nümâyişi”ni hazırlamıştır. Medrese talebeleri derslerini bırakarak: “Devlet ve memleketin hukuku ve istiklali düşmanlar tarafından çiğnenirken dersle uğraşmak hamiyet ve dindarlığa uymaz! Müslümanlar her tarafta Hristiyanların hakaretleri altında eziliyorlar.” sözleri ile isyanlarının sebebini açıklarken bu duruma sebep olanları ortadan kaldırmayı da şer’i bir vazife addederek meydanlara dökülmüşlerdir. İstenildiği sadâret mührü Hafız Mehmed Bey tarafından elinden alınan Mahmud Nedim Paşa, kovulmak sureti ile Bâb-ı Âlî’den ayrılmıştır. Yerine Mütercim Rüşdü Paşa getirilirken Hasan Hayrullah Efendi Şeyhülislâmlığa ve Hüseyin Avni Paşa ise Seraskerlik makamına getirilmişlerdir. Mithad Paşa ise Vükelâ Meclisi’ne memur edilmiş ve böylece Midhat Paşa’nın konağında hazırlanan planın ilk safhası başarı ile sonuçlandırılmıştır.

Sultan Abdülaziz’in Tahttan İndirilmesi (30 Mayıs 1876): Sultan Abdülaziz, “Erkân-ı Erba’a” olarak adlandırılan; Mütercim Rüşdü Paşa, Hüseyin Avni Paşa, Midhat Paşa ve Hayrullah Efendi’den oluşan dört kişinin şahsi kin ve nefreti sebebiyle tahttan indirilmiştir. Bu kişileri harekete geçiren iki önemli sebep vardır. Bunlardan ilki Sultan Abdülaziz’in istemeyerek göreve getirdiği “Erkân-ı Erba’a”yı azledip sadârete Mahmud Nedim Paşa’yı ve Seraskerliğe Derviş Paşa’yı getirme planı; diğeri ise Başmâbeyncisi Hâfız Mehmed Bey’i “Talebe-i ulûm” hareketi sebebiyle Meşihat’e gönderip, ulemâyı benzer bir olayda üzerlerine ordu göndermekle tehdit etmesidir. Abdülaziz askeri bir harekat ve “bu emr-i hayra çarşaf kadar fetvâ yazarım!” diyen Fetvâ-emini Filibeli Kara Halil tarafından Midhat Paşa’nın konağında yazılan fetvâ sonucu hal edilir.

Sultan Abdülaziz’in Ölümü ve Kişiliği: Sultan Abdülaziz’in tahttan indirildikten sonra önce Topkapı Saray’nda Sultan III. Selim dairesine, bir müddet sonra da Feriye Sarayı’na yerleştirilmiştir. Fakat bu değişimler ile nakledildiği ilk gün sarayın rıhtımında iki tarafa dizilmiş süngülü askerler; Baş mâbeyncisi Hâfız Mehmed Efendi’nin hizmetinden men edilmesi ve Fer’iye Sarayı’nda görevlendirilen askerlerin kendisine karşı saygısız tavırları, sabık sultanın can güvenliğine ilişkin şüphelenmesine yol açmıştır. Diğer taraftan yapılan tadilât ile Fer’iye Sarayı’nın hariçle ilişkisi tamamen kesilerek tamamen tecrit edilmiştir. Sabık Sultan Abdülaziz, 5 Haziran Pazar sabahı kahvaltısını yaptıktan sonra sakalını düzeltmek için bir küçük makasla ayna istemiştir. Daha sonra abdest alarak odasına girmiştir.Valide sultan, kadın efendiler ve hazinedarlar odasının önünde beklemişler ve oda bir saat kadar kapalı kalmıştır. İçeriden sabık sultanın feryadının duyulması üzerine, sürgülü kapı kırılmak suretiyle odaya girildiğinde Sultan Abdülaziz, kanlar içinde köşe minderi üzerinde sağına doğru yatar vaziyette bulunmuştur. Bu andan itibaren panik başlamış ve Fer’iye Sarayı’ndan feryatlar yükselmiştir. Sultanın sol kolundaki yara sağa göre çok daha fazladır ve buradan hareketle ilk olarak sol kolunu yaraladığı öne sürülmüştür. Sultan Abdülaziz, odaya girildiğinde halâ sağdır ve Fahri Bey doktor çağırmak üzere karakola gitmiştir. Ancak karakol komutanı İzzet Bey, “Hekim mekim yoktur.” diyerek kendisini geri göndermiştir. Bu sırada sarayı denizden muhasara eden Ferik Arif Paşa’da içeriye gelmiş ve onun emri ile pencereden koparılan bir perdenin içinde sabık sultan karakola götürülerek askerlerin yattığı ot minder üzerine konularak perde de üzerine örtülmüştür. Bu esnada bile hayat emaresi olan Sultan Abdülaziz, doktor çağrılarak müdahale edilmek yerine ölüme terk edilmiştir. Bu ve sonrasındaki benzer gelişmeler Sultan’ın ölümünü şüpheli hâle getirmekte ve intihardan ziyade bir katliama maruz bırakıldığı iddialarını da güçlendirmektedir. Nitekim girişim intihar dahi olsa sonrasında yaşananlara bakıldığında sabık sultanın ölüme terk edildiği âşikardır. Sultan II. Mahmud’un oğlu ve Sultan Abdülmecid’in kardeşi olan Sultan Abdülaziz 7/8 Şubat 1830 tarihinde doğdu. Babasının sağlığında sıkı bir disiplin altında yetiştirilmiş ve Sultan Abdülmecid Devrinde de serbest bir hayat yaşayıp iyi eğitim almıştır. Hocası Akşehirli Hasan Fehmi Efendi’den Arap dili-edebiyatı ve şer’i ilimleri tahsil etti. Neyzen ve bestekâr Yusuf Paşa’dan musiki dersleri aldı. Veliahdliğinde iyi ve mazbut hâli ile tanınan Sultan Abdülaziz, içki kullanmaz ve sefahatı sevmezdi.

Avrupaî âdetlerden hoşlanmaması, tiyatro yerine orta oyunu seyretmesi, avlanmak, güreşmek, yüzmek ve cirit atmak gibi faaliyetleri, özellikle eski örf ve usullere bağlı olanlar tarafından kendisine “İkinci Yavuz” yakıştırması yapılmasına neden olmuştur. Tahta çıktığında, Tanzimat’tan vazgeçebileceği endişesi oluşsa da neşrettiği fermanla Tanzimat’a bağlı kalacağını, bu sebeple hükümeti iş başında bıraktığını ve bütün tebaanın adlî eşitlikten faydalanması gerektiğini vurgulamıştır. Ekonomik sıkıntılar en büyük problem olarak durduğundan öncelikle bu konunun ele alınmasını istemiştir. Bu meyanda tahsisatının ve saray giderlerinin azaltılmasına razı olmuş; tek hanımla yetineceğini ve harem kurmayacağını vaad etmiştir. Sultan Abdülaziz yaptığı iç ve dış gezilerle de farklı bir hükümdar portresi çizmiştir. 1863 yılında gerçekleştirdiği Mısır seyahati, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan beri ayrı bir devlet olma iddiasında olan bu Osmanlı Vilâyeti’nin devlete bağlılığını arttırmayı amaçlıyordu. Ancak bu ziyaret Sultan Abdülaziz’in sefahat ve israfa düşmesine sebep olmuştur. 1867 yılında çıktığı Avrupa Seyahati ise daha verimli geçmiş ve genel bir barış ortamının oluşmasına katkı sağlamıştır. Batılı yönü olmayan Sultan Abdülaziz, Fransızca öğrenmemiş ve Avrupa ilim ve kültürü ile de temas etmemiştir. Türk Musikisini çok iyi bilir, mükemmel derecede ney üfler ve lavta çalardı. Bunun yanında bestekâr da olan Sultan Abdülaziz, Sultan Abdülmecid’in kurdurduğu saray orkestrasını kaldırarak yerine “Türk Musikisi Saz Takımı”nı kurmuştur.