Ünite 4: Aile

Giriş

Toplumda çoğu insan iyi ilişkinin temelinde duygusal iletişim veya mahrem bir ilişkinin varlığına inanır ancak geçmişte evliliğin temelinde mahrem bir ilişki ve duygusal iletişime dair bir vurgu yoktur.

Bir kurum olarak aile; toplum, ekonomi ve siyasetin merkezindedir (Altınay, 2014, s.240). Aile, evlilik veya kan bağı ile bir araya gelen ve mahrem ilişkiler yürüten bireylerin kurduğu toplumsal ve ekonomik bir birlik olarak tanımlanır.

Yasalarla belirlenmiş ‘aile’ tanımının ötesinde ailelerin varlığı söz konusudur. Bu anlamda ailenin tanımını “birlikte yaşayan, birbirinin fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılamak konusunda dayanışma içinde olan, kendilerini kalıcı ya da uzun süreli bir ilişki içinde sayan insan grubu” (Adak, 2014, s.167) olarak genişletmek uygundur.

Aileye Yönelik Kuramsal Yaklaşımlar

Klasik Aile Sosyolojisi

İşlevselci bakış açısı temelinde gelişen klasik aile sosyolojisi, 1960’lı yılların ikinci yarısına kadar çalışmalarını üç temel ilgi alanı üzerinde odaklanarak yürütmüştür (Ecevit, 1993). Bunlardan biri ailenin evrenselliği, diğeri ailenin işlevselliği ve rolleri, sonuncusu ise aile ve sanayileşme arasındaki ilişkidir.

En küçük birim olan çekirdek aile, anne, baba ve çocuklardan oluşmaktadır.

Geniş aile, çekirdek ailenin akraba, evlilik ve evlat edinme yoluyla büyümesiyle ortaya çıkar. Büyükanne ve büyükbabaları, erkek kardeşleri ve onların eşlerini, kız kardeşleri ve onların eşlerini, halaları ve yeğenleri içine alabilir.

Murdock aileyi, cinsel ilişkinin toplumsal olarak onay gördüğü, yetişkin bir erkek ve bir kadından oluşan, bir veya daha fazla çocuğun bulunduğu bir birim olarak tanımlamaktadır. Murdock’ın tanımına göre toplumsal bir grup olarak aile; ortak yerleşim, ekonomik iş birliği (işbölümü) ve (biyolojik) yeniden üretim özelliklerini taşımaktadır (Haralambos ve Holborn, 1995, s.317).

İşlevselci bakış açısı, toplumun sürekliliğinin sağlanması için karşılanması gereken temel ihtiyaçların bulunduğunu ve ailenin bu işlevlerin yerine getirilmesini sağlayan en önemli kurumlardan biri olduğunu savunur.

Murdock, ailenin işlevlerini yeni nesillerin üretilmesi, ekonomik iş birliği ve eğitim olarak tanımlar.

İşlevselci yaklaşımın önemli temsilcilerinden Talcott Parsons’a (1998) göre, modern çekirdek ailenin işlevleri arasında çocukların bakımı ve bağımsızlaşmalarını sağlayacak yetilerin onlara kazandırılması, eşler arası cinsel ilişkinin düzenlenmesi ve ekonomik iş birliği vardır.

Parsons’a göre ailenin iki ana ve indirgenemez işlevi; çocukların birincil toplumsallaşması ve yetişkin kişiliklerin istikrarının sağlanmasıdır.

Parsons, modern sanayi toplumunun tipik aile biçiminin, yalıtılmış çekirdek aile olduğunu ileri sürer.

Parsons’ın “cinsiyet rolü farklılaşması” kavramı araçsal ve dışavurumsal roller arasındaki kutuplaşmaya işaret eder.

Dışavurumsal roller bakım ve duygusal destek vermekle ilişkilendirilirken araçsal roller maddi hedeflere ulaşmaya yöneliktir. İşlevselci bakış açısı dışavurumsal rolleri kadınlarla araçsal rolleri ise erkeklerle özdeşleştirmiştir.

Eleştirel Aile Kuramları

Sanayileşme sürecinde ailenin önemli bir değişime uğradığı ve pek çok işlevini yitirdiği görüşü, 1960’lardan itibaren aralarında Parsons’ın da olduğu çeşitli kuramcılar tarafından tartışılmıştır.

Son dönemde ekonomi, antropoloji, sosyoloji gibi farklı disiplinler; aile kurumunu incelerken ekonomik kaynaklara ulaşma ve kaynakların hanehalkı içindeki bölüşümü üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu ilgi, hanenin, toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizliklerin yeniden üretildiği bir alan olarak tanımlanmasından kaynaklanmaktadır (Dedeoğlu, 2000, s.140).

Çağdaş aileye yöneltilen eleştirilerden birincisi, aileyi kapitalist toplumun temel dayanağı olarak görür. İkinci görüş, karı-koca ailesinin bireyselliği ezerek yok ettiğini savunur. Üçüncü eleştirel bakış açısı ise çağdaş ailedeki cinsiyet rolü ayrımlarının doğasına ve sonuçlarına odaklanmaya eğilimli yazarlardan, aileye kadınları ezen bir kurum gözüyle bakan yazarlara kadar çeşitli feminist kuramcıların çalışmalarında ortaya çıkar. (Marshall, 1999, s.7-8).

Feminist Kuramlar

Engels, Marksist bakış açısı ile ailenin kökeni ve zaman içindeki evrimini araştırmıştır. Engels, tek eşli çekirdek ailenin, özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte geliştiğini ileri sürmektedir.

Ailedeki son dönem gelişmeleri Marksist bakış açısıyla çözümleyen Eli Zaretsky’ye göre, modern kapitalist toplumlarda aile, ekonomiden ayrı ve özel bir yaşam yanılsaması yaratmaktadır.

Aile üyeleri arasında uyum ve denge her zaman söz konusu değildir, tersine çatışma ve huzursuzluklar olağan ve yaygındır. Feminist kuramcılara göre aile içindeki güç ilişkileri, aile bireylerinin çıkarlarının çoğu zaman ortak olmaması anlamına gelmektedir.

Feminist kuramlar, aile yaşamının kadın üzerindeki olumsuz etkilerini değerlendirmiştir. Aile çalışmalarında ev işleri, aile-içi şiddet gibi konuları sosyolojinin gündemine getirmiştir. Ailede erkek egemenliğini ve sözde eşitlikçi aile hayatını sorgulamışlardır. Ailede kadının ev-içi emeğinin topluma ekonomik katkısını gündeme getirmişlerdir. (Haralambos ve Holborn, 1995, s.329). Feminist sosyologlar özellikle cinsiyetçi işbölümü, eşit olmayan güç ilişkileri ve bakım etkinlikleri açısından aile sosyolojisine katkıda bulunmuştur (Giddens, 2012, s.280-281).

Cinsiyete dayalı işbölümü ve aile bireylerinin hiyerarşik konumları, üretim ve yeniden üretim faaliyetlerinin yanı sıra gelir ve kaynakların da aile bireyleri arasında eşit dağılmamasının nedenidir.

Cinsiyetçi işbölümü, kadınların “alta sıralanma” (ikincil konum), “ezilme” ve “sömürülme” ile tanımlanan toplumsal ve ekonomik konumlarını belirlemede etkilidir. Cinsiyetçi işbölümü kavramı basitçe kadınların ve erkeklerin farklı işlerden sorumlu olmaları anlamına gelse de uygulamada yalnız farklı işler yapmayı değil eşitsizliği de içerir (Ecevit, 1985, s.72).

Tüm iktisadi, siyasi, dinî, toplumsal ve kültürel kurumlar genel olarak erkeklerin denetimindedir.

Ataerkilliğin gündelik yaşamda karşılaşılan her örneği, ayrımcılığın bir şeklini ve ataerkil sistemin belirli bir yönünü gösterir (2003, s.2): erkek çocuk tercihi, kadınlar üzerindeki ev işi yükü, kadınlar için eğitim fırsatlarının olmayışı, kadınların hareket özgürlüğünün kısıtlanması gibi.

Erkeklerin kadın işgücü üzerindeki kontrolünün maddi temelini, kadınların ekonomik kaynaklara ulaşmalarının engellenmesi ve cinsellik ile yeniden üretim kapasitelerinin denetim altına alınması oluşturur (Hartmann’dan aktaran Tong, 1992).

Feminist kuramcılar sanayileşme ve kapitalizmden önce var olan ataerkilliğin, kapitalizmle birlikte özgül bir biçime büründüğü ve güçlendiği görüşünü savunur.

Feminist araştırmacılar, ataerkilliğin sanayileşme ve kapitalizm öncesinde var olmasına rağmen kapitalizmle birlikte özgül bir biçime büründüğü görüşünde genel olarak uzlaşırlar. Feminist kuramcılar, ailenin güç ilişkileri içeren bir kurum olarak görülmesini sağlayarak sosyolojiye katkıda bulunmuştur.

Ataerkil aile biçiminde; erkeğin aile reisliği ve otoritesi, aile ücreti ne dayalı kadının bağımlılığı ve aile-içi şiddet, aile ideolojisi tarafından meşrulaştırılmakta ve aynı zamanda aile-içi güç ilişkilerinin temelini oluşturmaktadır.

Aile ücreti, 19. yüzyılın başında ücretlerin iyileştirilmesi için mücadele eden erkek sendikacıların, ücretlerinin eşe ve çocuklara bakmaya yetecek kadar olması gerektiğine dair koydukları bir hedeftir.

Medyada özellikle televizyon reklamlarında ve popüler dizilerde eş ve anne rolü vurgulanarak kadınlar, dar bir rol aralığında temsil edilir ve böylece kadınların rollerine dair düşünceler pekiştirilir.

Erkeklerin güçlü ve sağlam ‘ekmek kazananlar’ olması, kadınların ise itaatkâr ve nazik olup erkeklere ve çocuklara bakması gerektiği genel olarak sorgusuz sualsiz kabul edilir.

Feministler ailenin daha eşitlikçi hâle geldiği fikrine karşı çıkarak ailede iç içe geçmiş iki yapının varlığını vurgular: Bunlardan biri, kadınların eş ve anne olarak konumları; diğeri ise çocukların toplumsallaşma sürecidir. Çocuklar toplumsallaşma sürecinde erkek ve kadın tutumlarını içselleştirip kendi çocuklarına erkek egemenliğini aktarmayı öğrenirler.

Kadınların ailede sömürülmesi Marksist feministlere göre kapitalizmin çıkarlarına, radikal feministlere göre ise ataerkil sistemdeki ücretsiz ev-içi emeğinden faydalanan erkeklerin çıkarlarına hizmet etmektedir.

Barrie Thorne klasik aile sosyolojisinin feminist eleştirisinde dört temayı vurgular:

  1. Feministler birlikte yaşayan ve cinsiyetçi işbölümüne sahip çekirdek aileyi, tek doğal ve meşru aile biçimi olarak gören ideolojiye karşı çıkar.
  2. Feministlerin, ailenin bir analiz alanı olarak kabul edilmesine çalışması, erkek-akım sosyolojideki cinsiyet temelli analiz kategorilerine karşıdır.
  3. Feministler ailenin farklı üyelerinin aile hayatını farklı biçimlerde deneyimlediğini öne sürer.
  4. Feministler ailenin özel alan olması gerektiği varsayımını sorgulamıştır.

Mary Wollstonecraft bu dönem yazılarında kadının kararlarını bağımsız alması; ruhen ve bedenen güçlü kadının tutkularına, eşine veya çocuklarına köle olmaması gerekliliğini vurgular (Tong, 1992, s.16).

19. yüzyılda Harriet Taylor Mill evlilik ve boşanma yasaları ile çocuklarla kadınların durumuna dair yazılar yazar.

Farklı feminizmleri uzlaştırma çabası içindeki sosyalist feministlerden Alison Jaggar “yabancılaşma”, Iris Young ise “cinsiyetçi işbölümü” gibi birleştirici kavramları çözümlemelerinin merkezine almıştır.

Margaret Benston’a göre birincil üreticiler ve sadece ikincil tüketiciler olan kadınlar, “ev ve aileyle ilişkili etkinliklerde kullanım değeri üretmekten sorumlu” bir toplumsal sınıf oluştururlar (1992, s.53). Marksist feministler ayrıca ev işinin ücretli olup olmaması konusunda da tartışmalar yürütmüşlerdir.

Eli Zaretsky ve Ann Foreman gibi kuramcılar kapitalist sistemde kadının ikincil konumunu üretimin evin dışında, başka bir alanda yapılmasına bağlar. Zaretsky, kapitalist sistemin ev kadınlarının ev-içi emeğine dayandığını belirtmektedir.

Foreman, ailelerinin ve arkadaşlarının kadınlara ihtiyaçlarının kalmaması durumunda kadınların benlik algılarını yitirerek büyük bir yabancılaşma  yaşayacaklarına çünkü yalnızca başka insanların gereksinimlerini doyurmaya kendilerini adadıklarına dikkat çeker (Tong, 1992, s.45).

Radikal feministlere göre kadınların ezilmesi, en temel ezilme biçimidir. Radikal feministler kadın bedeninin ve doğurganlığının denetim altında olduğunu vurgularlar. Üreme ve anneliğin kadının bakış açısından güçlendirici ve haz verici olması sağlanmalıdır.

Evlilik ve Boşanma

Evlilik ve boşanma konusunda yaygın olarak görülen çalışmalar, klasik aile sosyolojisi geleneğine dayanan ve cinsiyet ilişkileri ile eşitsizliklerini sorgulamayan araştırmalardır.

Evlilik

Evlilik, geleneksel olarak yetişkin bir erkek ve yetişkin bir kadın arasındaki, yasal geçerliliği olan, belirli hak ve yükümlülükler getiren bir ilişki olarak kabul edilir. Ancak çağdaş toplumlarda evlilik bazen daha esnek değerlendirilerek birlikte yaşamak şeklinde gerçekleşebilir.

Karı-koca ailesi; eşler ve onlara bağımlı çocuklardan oluşan, evlilik ilişkisinin vurgulandığı bir aile sistemidir. Geniş akrabalık ağlarından bağımsız bu ailelerde boşanma oranları görece yüksektir. Uzun süredir birlikte olmasına rağmen fiilen evlenmemiş eşler için de kullanılan bir terimdir.

Evliliğin hukuki açıdan birtakım avantajlar getirdiği söylenebilir: Edinilen malların paylaşımı, miras, sağlık sigortası, hastanede karar verme hakkı, cezaevinde açık görüş hakkı, çift indirimleri, kredi çekme ve mal edinmede ortak gelir gösterebilme, birlikte vize alabilme, eşlerden biri yabancıysa oturma ve çalışma izni alabilme vb. gibi. (Tarhan, 2014, s.125).

Türkiye’de eşcinsellerin müşterek çocuk vesayeti, partnerlik yasası ve evlilik hakkı mevcut değildir. LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) bireylerin aile kurması ve ebeveyn olmasıyla ilgili konular toplumsal hareketler içinde gündem olmaktan uzaktır (İş, 2014, s.159-160).

Her ne kadar dünyanın bütün bölgelerinde tam anlamıyla ve aynı biçimde gerçekleşmese de dünya çapında son dönemlerde evlilikle ilişkilendirilebilecek önemli değişimler şöyle sıralanabilir:

  1. Boylar ve öteki akraba toplulukları etkileri bakımından gerilemektedir.
  2. Bir eşin özgürce seçilmesi yönünde genel bir eğilim vardır.
  3. Gerek evliliğin başlatılması gerekse aile içerisinde karar verme bakımından kadınların hakları daha geniş olarak tanınmaya başlamıştır.
  4. Düzenlenmiş evlilikler gittikçe azalmaktadır.
  5. Erkekler ve kadınlar için daha yüksek cinsel özgürlük düzeyleri, çok kısıtlayıcı olmuş olan toplumlarda gelişmektedir.
  6. Çocukların haklarının genişletilmesine doğru genel bir eğilim vardır.
  7. Aynı cins birlikteliklerin kabul edilmesi artmıştır. (Giddens, 2012, s.252).

Evlilikle ilgili araştırma konularından biri, evlilikteki başarının hangi ölçütlere göre değerlendirileceğidir. Çeşitli çalışmalarda istikrarın yeterli bir gösterge olmadığı, bazı çiftlerin mutsuz evliliğe rağmen birlikte kalmaya devam ederken bazı çiftlerin başkalarının imrenebileceği bir ilişkiyi bitirdiği ayrıca evlilik kalitesi ile evlilikteki sorunların birbirinden bağımsız olduğu görülmüştür. Evliliğin ruh sağlığı açısından erkeğe faydalarının kadına kıyasla fazla olduğu pek çok araştırma tarafından kanıtlamıştır. (Marshall, 1999, s.224-225).

Çocuk evlilikleri, cinsiyet eşitsizliklerinin çarpıcı bir göstergesidir. Birleşmiş Milletler UNICEF ve Girls Not Brides raporlarına göre, dünya genelinde her 2 saniyede 15 yaş altındaki bir kız çocuğu zorla evlendiriliyor. 18 yaşından önce evlenen kız çocuklarının toplam sayısı yılda 12 milyona ulaşıyor. Çocuk yaşta evliliklerde kız çocukları, ölümcül sonuçlar verebilecek erken ve istenmeyen gebelik riskiyle karşı karşıya bırakılıyor. Sağlık sorunları yaşıyor. Eğitim yaşamı sona eriyor. Duygusal, fiziksel ve cinsel şiddet görüyor. Yoksulluğa maruz kalma riski artıyor. ( www.unicef.org ; www.girlsnotbrides.org ).

Boşanma

Boşanma oranları evlilikteki mutsuzluğun doğrudan bir göstergesi değildir. Öncelikle boşanma oranları fiiliyatta ayrılmış ancak yasal olarak boşanmamış kişileri kapsamaz. Ayrıca evliliklerinden memnun olmayan insanlar çeşitli nedenlerle bir arada kalmayı seçebilirler.

Diane Vaughan ayrılma veya boşanma sürecinde çiftler arası ilişkileri çözümlemiştir. Kısa süre önce ayrılmış veya boşanmış, çoğu orta sınıftan yüzden fazla kişiyle görüşmüştür. “Çift bağını koparma” kavramını uzun süreli ve samimi bir ilişkinin parçalanması anlamında kullanmıştır (Giddens, 2012, s.265).

Vaughan’ın “başlatıcı” adını verdiği birey, ilişkiden ötekine göre daha az doyum sağlamaya başlar ve partnerin kusurlu olduğu konularla ilgilenmeye başlar. Vaughan bunun, bir bireyin ötekinin çekici özelliklerine odaklanarak daha az kabul edilebilir özelliklerini yok saydığı bir süreç olan “âşık olma” sürecinin karşıtı olduğunu savunur. (2012, s.265).

Evliliğin parçalanması genellikle hem eşler hem çocuklar için duygusal gerginlikle dolu olmasının yanında eşlerden biri veya her ikisi için maddi zorluğa neden olur. Maddi zorluk özellikle erkekle eşit eğitim ve istihdam imkânlarına sahip olmayan kadınlar için geçerlidir.

Türkiye’de yasalarca belirlenen nafaka, “yoksulluk” ve “iştirak” olmak üzere iki türlüdür. Yoksulluk nafakası , boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek tarafa kusuru daha ağır olmamak koşuluyla ödenir. İştirak nafakası ise ortak çocukların velayetini üstlenmiş tarafa çocukların masraflarını karşılaması için ödenir.

Annelik ve Babalık

Annelik

Ataerkil sistemde erkeklerin denetim alanlarından biri kadınların doğurganlık gücüdür. Doğurganlığın kontrolü, bireysel erkek denetiminin yanı sıra din ve siyaset gibi erkek egemen kurumlar aracılığıyla da gerçekleşir. Erkek egemen kurumların, kadınların doğurganlık gücü ile ilgili kurallar koymasına kurumsallaştırılmış denetim adı verilir. (Bhasin, 2003, s.4).

Yıldız Ecevit’e göre kadınların erkeklere bağımlılığının ideolojik ve ekonomik boyutları mevcuttur. Bu çerçevede kadınların ailedeki erkek, çocuk, yaşlı ve hasta kişilere verdiği bakım hizmeti de klasik aile sosyolojisinin ve işlevselci bakış açısının ileri sürdüğü gibi yalnızca “annelik”, “sevgi” ve “koruma” ideolojileriyle açıklanamaz.

Bakım bazen başka birinin psikolojik olarak iyi oluşuna göre ayarlanma anlamına gelir. Kadınlar temizlik ve çocuk bakımı gibi somut görevlerin dışında kişisel ilişkilerin korunmasına yönelik duygusal emek yatırımında da bulunurlar. Sevgiye dayandırılan bakım etkinlikleri dinleme, algılama, çözüm için çabalama gibi eyleme becerisi gerektiren işlerdir.

Kapitalist sistem içinde kadınlar, özgül bir ezilmişlik ile karşılaşırlar. Bunun nedeni, kadınların ücretli emek alanından dışlanmaları ve evde üstlendikleri yeniden üretim sorumluluklarıyla sınırlandırılmalarıdır.

Kadınlar istihdam edildiğinde bile ev işleri ve çocuk bakımından birincil olarak sorumlu olmalarından dolayı iş pazarında dezavantajlı konumdadırlar. Bu da kadın emeğinin ucuz işgücü olarak sömürülmesiyle sonuçlanır (Safa, 1995). Kadınların ücretli işlerde çalışması, kurtuluşlarının gerek koşullarından olmasına rağmen erkeklerle eşit olmaları için yeter koşul değildir. Evdeki işler özel alanda ve kadınların sorumluluğunda oldukça kadınlar ancak ‘çifte yük’ taşıyacaklardır (Benston, 1982, s.126). Çifte yük veya ikinci vardiya ev dışında ücretli işlerde çalışan kadınların ev işlerinden birincil derecede sorumlu olmaya devam etmelerini ve hem evde hem işte çalışmalarını açıklayan bir kavramdır.

Kadının toplumsal cinsiyet rolüne uygun “anne” ve “eş” konumu, onun ücretli ve ücretsiz emeğinin sömürülmesini yoğunlaştıran ve gerek ev içindeki gerek ev dışındaki ikincil konumunu pekiştiren bir sonuca yol açar (Ulusoy, 2014, s.114). Kadınların ev hanımı ve anne rollerinin kadınların ezilmesindeki payı büyüktür. Birbirlerini güçlendirdikleri ve tamamladıkları için bu iki rolü birbirinden ayırmak kolay değildir.

Annelik sosyolojik açıdan aile kurumunun bir alt-kurumu olarak değerlendirilebilir. Ancak kurumsallaşmış anneliğe atfedilen değer ile annelerin kendilerine verilen değeri deneyimlemesi birbirinden farklı olgulardır.

Annelerin çocuk bakımında eşlerinden çok kadın akrabalarla ve komşularla geliştirdikleri dayanışma ağları sınıfsal farklılıklardan bağımsız olarak dikkati çekmektedir.

Alison Jaggar’a göre modern anneliğin getirdiği toplumsal ilişkiler bağlamında anne ile çocuk arasındaki karşılıklı bağımlılığın aşırı bir düzeyde olması, annenin çocuğunu tam bir insan olarak algılamasını imkânsız kılmaktadır (1983, s.188).

Çocuk, yaşlı ve hasta bakımı, kadınların karşılıksız ev-içi emeği ile sağlanmaktadır. Kadının kamusal alana yeterince katılması için kreş ve bakımevlerinin sosyal bir hak olması gerekir.

Babalık

İşlevselci bakış açısından etkilenen klasik aile sosyolojisi, çekirdek aile tipini “ideal tip” olarak belirlemiştir.

Bu aile modeli “normal” aileyi baba, anne ve iki çocuktan oluşan; babanın ‘ekmek getiren’, annenin ‘yuva yapan’ olduğu; orta sınıftan bir aile olarak varsayar (Ecevit, 1993). “İdeal aile” içinde kadın, ev merkezli “anne” ve “eş” rolleriyle, ev işleri ve çocuk bakımından sorumlu ev kadını olarak tanımlanmaktadır. Erkek ise ev dışında ücretli çalışmasıyla evi geçindiren aile reisi konumunda kabul edilmektedir. Buna bağlı olarak aile içinde kız ve erkek çocuklarına karşı, cinsiyete dayalı farklı tutum ve davranışlar sergilenmektedir.

Bonnie Fox’a göre sanayileşmiş kapitalist toplumlarda, iş yerinde tatmin duygusunu tadamayan pek çok erkek, doyumu özel hayatlarında aramaktadır. Fox’a göre sanayileşme, erkeklerin hâlihazırda güçlü olan pozisyonlarını daha da kuvvetlendirmekte ve erkeklerin aile reisi olarak baskınlığının sürmesine neden olmaktadır (Fox, 1993).

Kamusal ve özel alanları kendi aralarında paylaşan erkekler ve kadınlar, farklı türden bedeller öder. Kadınların ödediği bedeller ekonomik bağımlılık, özerklik eksikliği, yalıtılmışlık ve stres olarak sıralanabilir. Evin bütün geçim yükünü üstlenen erkekler ise çocuklarıyla yeterince zaman geçiremez, genellikle eşlerinden başka arkadaş edinemez.

Kavramsal olarak “yeni babalık”, değişen babalık rolleri içinde babalığın yeniden kurgulanmasını ifade eder (Birkalan Gedik, 2014, s.267). Babalık kavramı, pek çok toplumda anneliğe göre ikincil bir konumda yer alsa da babaların çocuk bakımına katılımı son yıllarda artmaktadır.

Geleneksel babalar, diğer babalık kategorilerinin nitelikleri arasında da kısmen yer bulan, hâkim ve kutsal babalık algısını oluşturan özelliklerin baskınlığıyla dikkat çeker. Eve ekmek getiren, ailenin direği, evin reisi, dağ gibi, çınar gibi sağlam, sahip çıkan, harçlık veren, nasihat eden, meslek öğreten, çocuğuna örnek olan baba algısı, geleneksel babalara atfedilen nitelikler arasındadır.

Bütün çocuk bakım işlerini yapan ve bununla övünen çizgi dışı babalar, tüm konularda açık görüşlü bir yaklaşım sergiliyor, çocukları arasında cinsiyete göre ayrım yapmıyor, ev işleri ve çocuk bakımında cinsiyetçi olmayan işbölümünün gereğini vurguluyorlar.

Batı’da daha önce yapılmış bir çalışma ilgili babalığın üç önemli bileşenini etkileşim, erişebilirlik ve sorumluluk olarak belirlemiştir. (2017, s.18). Türkiye’de babalık araştırmasında ilgili babalığın boyutları olarak yakınlık, kontrol ve bakım davranışları öne çıkmıştır.

Babaların çocuklarıyla ilgilenmesi, çocukların gelişimlerini desteklemenin yanı sıra annelerin de annelik davranışlarını etkilemektedir.

İlgili babalığın tüm dünyada yaygınlaşması hem çocuk gelişimine hem de kadınların potansiyellerini gerçekleştirmelerine katkıda bulunacaktır.

Aile-İçi Şiddet

Aile-içi şiddet, aynı çatı altında yaşayan aile bireylerinden birine karşı ailenin diğer bir bireyinin şiddet uygulaması olarak tanımlanmaktadır.

Aile-içi şiddet, aile üyeleri arasında var olan güç ilişkilerinin önemli bir göstergesidir. Ecevit’e göre, kadın ve aile üzerine yapılan araştırmalar, farklı bakış açıları geliştirerek aile-içi ilişkilerin, her zaman dengeli ve destekleyici ilişkiler olmadığını göstermiş ve kontrol, çatışma, şiddet ve eşitsizlik kavramlarının da aileyi tanımlamada belirleyici olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Aile-içi şiddet, “aynı çatı altında yaşayan aile bireylerinden birinin, diğer aile bireyine karşı, tehdit, aşağılama, sözlü ya da fiziksel saldırı yoluyla aile bireyinin fiziksel, cinsel ve psikolojik bütünlüğüne zarar verebilecek her türlü davranışına” denmektedir ve bu tanıma göre “kanunda bahsedilen aile kavramı, aynı çatı altında oturmak kaydı ile eşler (karı-koca), çocuklar, kayınvalide, kayınpeder, görümce, gelin, elti, amca, dayı, hala, teyze, enişte vs.”yi kapsamaktadır (Ekşioğlu, 2002).

Araştırmalar kadınların en çok, yakın ilişkide bulundukları erkekler tarafından şiddete maruz kaldığını ortaya koymuştur. Bu nedenle ayrım genellikle, “partner şiddeti” ve “partner dışı şiddet” biçiminde yapılmaktadır.

Aile-içi şiddet, kadınlara karşı işlenen suçların en sık rastlananı olup kadınların ailelerindeki erkeklerin veya yakından tanıdıkları erkeklerin şiddetine uğrama riski yabancı erkeklerin şiddetine uğrama riskinden çok daha fazladır.

Devlet, cinsiyet temelli ayrımcılığı ve kadına karşı şiddeti ortadan kaldırmaya yönelik bütün tedbirleri almakla yükümlüdür (Ayata, 2014, s.204). 1993 yılında Viyana Bildirisi’nden sonra birçok uluslararası sözleşmede, devletlere kadınları şiddetten korumak ve şiddeti önlemek, şiddet uygulayanları şiddet eylemleri nedeniyle cezalandırmak ve şiddete maruz kalanların zararlarını telafi etmek için olumlu tedbirler alma yükümlülüğü getirilmiştir (Yüksel-Kaptanoğlu, 2018, s.52).

Aile-İçi Şiddet Türleri

Dünya Sağlık Örgütü’nün araştırmalarında kabul ettiği ölçütlere göre şiddet türleri şu şekilde sınıflandırılabilir:

  • Fiziksel şiddet
  • Cinsel şiddet
  • Duygusal şiddet
  • Ekonomik şiddet

Fiziksel şiddeti ölçmek için kullanılan “tokat atmak, can yakacak bir şey fırlatma, itme, tartaklama, saç çekme, yumruk ya da can yakacak bir şeylerle vurma, tekmeleme, sürükleme ya da dövme, boğazını sıkma ya da bir yerini yakma, bıçak, silah gibi aletlerle tehdit etme ya da bunları kullanma” eylemleri fiziksel şiddeti oluşturan eylemlerdir.

Cinsel şiddeti ölçmek için “istemediği hâlde fiziksel güç kullanarak cinsel ilişkiye girilmesi, istemediği hâlde korku nedeniyle cinsel ilişkiye girilmesi ve cinsel olarak aşağılayıcı ya da küçük düşürücü bulduğu bir şeyi yapmaya zorlama” eylemlerine maruz kalınıp kalınmadığı araştırılır.

Duygusal şiddet “hakaret ya da küfür ederek üzme, başkalarının yanında aşağılama ya da küçük düşürme, korkutma ya da sindirecek biçimde tehditkâr davranma, kadına veya yakınlarına zarar vermekle tehdit etme” eylemlerine maruz kalınıp kalınmadığına ilişkin sorular aracılığıyla ölçülmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün araştırmalarında ekonomik şiddet belirtilmemesine rağmen ekonomik özerklik başlığı altında yer alan “çalışmak istediğiniz hâlde çalışmanıza engel olma ya da işten ayrılmaya neden olma, başka harcamalar için parası olduğu hâlde evin ihtiyaçları için para vermeyi reddetme, kadın istemediği hâlde gelirinin elinden alınması” gibi maddeler ekonomik şiddet olarak tanımlanmaktadır.

Bu şiddet türlerine ek olarak teknolojinin yaygın kullanımıyla gündelik yaşamımıza giren dijital şiddet ve siber zorbalık gibi kavramlar da giderek önem kazanmaktadır.

Aile-içi şiddetin ulaştığı son noktanın kadın cinayetleri olduğu söylenebilir. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi, kadın cinayetini bir kadının şiddetle ve kasıtlı öldürülmesi şeklinde tanımlar.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 2002 yılında ‘namus’ adına işlenen suçların insan hakları sorunu olduğunu ve önleme, kovuşturma, suçluları cezalandırma konusunda devletlerin gerekli özeni göstererek bu yükümlülüklerini yerine getirmesi gerekliliğini vurgulamıştır. Namus adı altında işlenen hiçbir suçun kültürel veya dinî değerlerle bağdaşmayacağı vurgusu yaparak devletlerin namus adına kadınlara karşı işlenen suçların ortadan kaldırılmasına yönelik önlemler alması konusuna dikkat çekmektedir. (Yüksel-Kaptanoğlu, 2018, s.50-51).

Aile-İçi Şiddet Çalışmaları

Günümüzde önemli bir çalışma alanı olan aile-içi şiddet konusunda, akademik çalışmaların yanı sıra kadın kuruluşları, bazı devlet kurumları ve sivil toplum örgütleri tarafından uluslararası ve ulusal seminerler, toplantılar, anlaşmalar, yayınlar, haberler, protestolar, kampanyalar ve benzeri faaliyetler yapılmaktadır. Yapılan çalışmalar Türkiye’de aile-içi şiddetin yaygınlığını ve ciddiyetini gözler önüne sermektedir.

Uluslararası Af Örgütü (2004) Türkiye, Aile içi Şiddete Karşı Mücadelede Kadınlar başlıklı raporunda Türkiye’deki kadınların en az üçte biri ile yarısı kadarının, aile-içi fiziksel şiddete maruz kaldığını; dövüldüğünü, tecavüze uğradığını, öldürüldüğünü veya intihara zorlandığını belirtmektedir.

Türkiye’de kadınlara yönelik toplumsal cinsiyet temelli şiddet açısından ülke genelinde niceliksel verisi eksik olan konu başlıkları şöyle sıralanabilir: ısrarlı takip, genç kadınlara yönelik siber zorbalık/siber taciz, kadın cinayetleri, kadın ticareti, çatışma ortamında kadınlara yönelik şiddet/tecavüz, yaşlı kadınlara yönelik şiddet/istismar, işyerinde kadınlara yönelik psikolojik taciz (mobbing) , şiddet ve taciz, flört şiddeti ve çocukların fahişeliğe zorlanması, çocuk satışı, çocuk pornografisi, kız çocukların eğitimlerinin engellenmesi. (YükselKaptanoğlu, 2018, s.28).

Aile-içi şiddet, kamuoyunda yaygın bir şekilde tartışılmakta ve aile danışma merkezleri ve kadın sığınakları bu konuya çözümler üreten en önemli kurumlar arasında yer almaktadır. Ancak “Ailede kadın-erkek ve çocuklar arasındaki hiyerarşik ilişkiler ve güç, otorite ve kontrol yapıları değişmeye uğramadıkça aile-içi şiddetin devamı kaçınılmaz görülmektedir” (Ecevit, 1993, s.19).