Ünite 7: Aile ve Sağlık

Giriş

Dünya Sağlık Örgütü tarafından bireyin beden, ruhen ve sosyal olarak iyi halde olma durumu şeklinde ifade edilen sağlık, sosyolojinin önemli çalışma alanlarından birini oluşturmaktadır. Sağlık ve Hastalık Sosyolojisi’nin ilk örneği olan “Medikal Sosyoloji” 1940’lı yıllarda ortaya çıkmıştır. Bundan ayrı olarak, sosyologların sosyoloji bölümlerinde yaptıkları çalışmalar tıbbi sosyoloji olarak tanımlanırken, sağlık personellerinin sağlı kurumlarında yaptıkları çalışmalar ise tıpta sosyoloji olarak tanımlanmaktadır.

Sağlık ve Hastalık Sosyolojisi, hem sağlık hem de sosyolojinin ortak ilgi ve sorunsal alanlarını ele almakta ve nedenlerden yola çıkarak çözüm önerileri üretmektedir. Sağlık hizmetlerinden geniş nüfus kitlelerinin yararlanamaması, sağlık skandalları, beden üzerinde kontroller, etiketleme, medikalizasyon/tıbbileştirme, sağlık profesyonelleri arasında ayrımcılık, hasta-sağlık personeli arasındaki ilişki, alternatif tıp gibi konular Sağlık ve Hastalık Sosyolojisinin ilgi alanına girmektedir.

Sağlık ve Hastalık Sosyolojisi’ni de derinden etkilen tıp disiplini alanındaki ilk yaklaşım “biyomedikal model”dir. Bu model, sağlık ve hastalık olgularını biyolojik unsurlara indirgemektedir. Bu yaklaşım hasta kişiyi bir nesne olarak görmektedir. Buna karşın 1970’lerde çıka “Biyopsikososyal Model” sağlığın biyolojik unsurların yanında psikolojik ve sosyal öğelerden de etkilendiğini ifade etmektedir. Kronik hastalıkların yaygınlaşmasıyla birlikte biyomedikal modelin biyopsikososyal model karşısındaki yeri gerilemiş ve kronik hastalıklarla birlikte hasta yakınları da hastalık ve sağlık olguları içine girmiştir.

Aile Sosyal Destek ve Sağlık

Sosyal destek, kriz zamanında kişilerin sorunlarla baş etmeleri için yardımda bulunan kaynakları kapsamaktadır. Aile ve arkadaşlar bu sosyal destek kaynaklarının başında gelmektedir. Kişinin aldığı sosyal destek miktarı arttıkça, stres seviyelerinde düşme, sağlık düzeylerinde iyileşme gözlemlenmektedir. Daha doğrusu, sosyal çevredeki insanların ve bu insanların şekillendirdikleri ilişkilerin sahip olduğu yaşam tarzı ve alışkanlıklar, sağlık olgusunu doğrudan etkilemektedir. Sağlık olgusu da hem aile bireylerinin sağlıklı olması hem de neslin devamlılığı açısından sosyal ilişkileri işlevsel olarak etkilemektedir.

Sembolik Etkileşimcilik ve Sağlık

Sembolik etkileşimciliğe göre, sosyal gerçeklik, paylaşılan sembollerin anlamlandırılması derecesinde gerçekleşmektedir. Bu yaklaşıma göre, sağlık, sağlık algısının kavramsallaştırılması kültürel bir inşadır. Özellikle küçük gruplarla çalışmayı olanaklı kılan bu yaklaşım, genelleştirmeye olanak tanımamaktadır. Sembolik etkileşim çatısı altında ele alınan diğer bir yaklaşım “Etiketleme Teorisi”dir. Bu yaklaşıma göre, kişi başkaları tarafından bir kez etiketlendiğinde, farklı durumlarda tekrardan etiketlenme olasılığı oldukça yüksektir. Sosyal Etkileşimcilik kuramının Sağlık ve Hastalık Sosyolojisindeki yansıması, hastalar tarafından gösterilen irrasyonel eylemlerin incelenmesidir. Sosyal inşacı perspektif de Sembolik Etkileşimcilik çatısı altında, hastalık olgusunun kültürden kültüre değiştiğini ifade etmektedir. Bazı kültürlerde akıl ve ruh hastalıkları toplum içinde kabul edilmesine karşılık, diğer kültürlerde kişilerin deli olarak damgalanmasına neden olabilmektedir.

İşlevci Yaklaşım ve Sağlık

İşlevci yaklaşım, toplumu yaşayan bir organizma olarak görmekte ve uyum ve dengenin altını çizmektedir. Her kurumun bir işlevi bulunmaktadır ve bireyin topluma sorunsuz bir şekilde uyum göstermesi temel işlev olarak görülmektedir. Bu sebeple işlevci yaklaşım için aile ve evlilik gibi kurumların uyum ve süreklilik açısından büyük önemi vardır. Bu yaklaşımın sağlık ve hastalık olguları üzerindeki yansıması, hastanın tam anlamıyla doktora tabi olmasıdır. Hastanın doktora tabi olmasını etkilen güç etmenleri

  • zorlayıcı güç,
  • ödüllendirici güç,
  • sevgi ve özdeşim gücü,
  • meşru güç ve
  • bilgi gücüdür.

Uyuma vurgu yapan bu yaklaşım, aile kurumuna önem vermekte ve toplumun devamlılığı için ailenin devamlılığını şart görmektedir. Aile üyelerinin statü ve rollerine uygun davranmaları düzenin sağlanmasında başat rol oynamaktadır. Bu olmadığında, anomi ortaya çıkmakta ve aileler parçalanmaktadır. Parçalanmış ailelerde kadınlar daha fazla rol ve sorumluluk almakta ve daha erken sağlıkları bozulmaktadır. Bu durumda kadının sağlıklarındaki bozulma, ailenin diğer üyelerini de olumsuz etkilemektedir. Kadınların resmi sağlık kurumlarından destek alma oranları erkeklerden daha fazla görülmektedir. Bunu sebebi, erkeklerin daha güçlü ve sağlıklı bir kültürel imaja sahip olmaları ve sağlık kurumlarına daha seyrek başvurmalarıdır. Buna ek olarak, kadınların doğurganlık özellikleri de daha fazla tıbbi müdahaleye sahip olmalarına sebep olmaktadır.

Aile üyelerinden birinin has olması diğer üyeleri de maddi ve manevi anlamda olumsuz etkilemektedir. Ailedeki sosyal destek aile üyelerinin daha sağlıklı olmasını sağlamaktadır. Buna karşın, aile içi şiddet ve geçimsizlik ailenin iyi halde olma durumunu aile içi sosyal destekten daha çok etkilemekte ve sağlığı kötüleştirmektedir. Yapılan çalışmalar, medeni durum ve sağlık arasında ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Evli kişilerin bekar ve dul olanlara göre daha sağlıklı oldukları ortaya çıkmıştır. Evli kişilerin ise sağlıklı olma durumları evlilik süresi, çocuk sahibi olma, yaş gibi demografik değişkenlerden etkilenmektedir.

Çatışmacı Yaklaşım ve Sağlık

Çatışmacı yaklaşım, toplumun birbirleriyle çıkar çatışması içinde olan gruplardan oluştuğunu dile getirmekte ve bu çatışmaların temelinde az olan kaynaklara sahip olabilme yatmaktadır. Bu yaklaşıma göre sağlık ve hastalık olgularının oluşmasında sosyal sınıf en fazla etkiyi göstermektedir. Sağlık ve hastalık, ekonomik sistemden bağımsız değildir. Ekonomik sistem, toplumdaki bireylerin sağlıklı olmalarını temelden etkilemektedir. Çatışmacı yaklaşım içinde olan Marksist analize göre tıp mesleği, işçi sınıfının kontrol edilmesinde araç görevi görmektedir. Bu görüşü savunanlar, sağlığın küresel kapitalizm nedeniyle eşit dağıtılmadığını ileri sürmektedir. Bazı araştırmacılar, bireylerin kapitalizm nedeniyle kendilerine ve çevrelerine yabancılaştıklarını ileri sürmektedirler. Bu sebeple çalışanlarda ortaya çıkan genel hoşnutsuzluk ve duyumsamazlık, hem bedensel hem de zihinsel sağlıklarını olumsuz etkilemektedir. Kapitalizmin emek ihtiyacı kadınların hem evde hem de ev dışında çalışmasına sebep olmakta ve kadınlarda yüksek anksiyete ve depresyon sorunları baş göstermektedir. Toplumsal eşitsizliğin aile sağlığı üzerindeki etki alanlarından diğeri ise, anne ve bebek ölümleridir. Gelişmekte olan ülkelerdeki anne ve bebek ölümleri saniyeleşmiş ülkelerdekinden 300 kat daha fazladır. Çatışmacı yaklaşımın aile sağlığı kapsamında ele aldığı diğer bir konu ise “yaşlı nüfus”tur. Her ne kadar ilaç sektöründe olumlu yönde gelişmelerin ve gelişmiş ülkelerde kronik hastalıkların kontrolü gözlense de bu gelişme küresel ölçekte değildir. Bu durum da yaşlı nüfusun sağlık hizmetlerine ulaşımıyla ilgili problemlerinin sürdüğü anlamına gelmektedir. Emeklilik sistemi ve sağlık sigortası gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde önemli bir sorundur ve bu durumda aile tampon görevi görmektedir.

Beden Sosyolojisi ve Sağlık

Sağlık ve hastalık sosyolojisinde bedenin ilgi odağı olmasının sebebi, temel kavramlar olan sağlık ve hastalığın beden üzerinden tanımlanmasıdır. Sağlıklı olmak için yapılması gerekenlerin çalışma sağlığı, fitness, zayıflama ilaçları, sigara kullanmama, alkol gibi konulara eğilmesi bu yüzdendir. Sağlık ve hastalık sosyolojisindeki beden olgusunun oluşmasının sebebi, biyomedikal modelin beden üzerine yoğunlaşması ve ek olarak, tıbbın teknolojileşmesi ve sosyal yaşamın tıbbileşmesidir. Sosyal yaşamın tıbbileşmesi ve beden üzerindeki yansımasına en güzel örnek kadının üreme sistemiyle ilgili yapılan yeni çalışmalardır. Tüp bebek ve taşıyıcı anne uygulaması, erkeklerin hamile kalması, anne karnındaki bebeğin sağlığına müdahale edilmesi buna örnektir.

Beden olgusunun sosyoloji ile tanışmasına etki eden toplumsa değişimler şunlardır:

  • Kadınların bedenleri üzerinde daha fazla hak iddia etmeleri
  • Tıbbın teknolojileşmesi
  • Nüfusun giderek yaşlanması ve nüfusun bedensel problemlerinin çözümü için yapılanlar çalışmalar ve ötenazi hakkı üzerinde yapılan tartışmalar
  • Üreten bedenlerin tüketen bedenlere dönüşmesi
  • AIDS özelinde tıbbi anlamda ciddi mesafeler alınamaması sonucu tıbbi teknolojinin sınırlarının ortaya çıkması
  • Yaşam hakkı, ölüm hakkı, beden üzerinde söz söyleme hakkı gibi haklar üzerinde etik tartışmalar

Beden olgusunun sosyal açıdan ele alınmasında temel anlamda naturalistik ve sosyal inşacı açıklamalar etki etmiştir. Bu kapsamda bedeni ele alan perspektifler şunlardır:

  • Naturalistik Perspektif: İnsan eylemleri biyolojik unsurlarla açıklanabilir. İnsan eylemleri ve sosyal ilişkileri biyolojik, genetik ve evrimsel olarak belirlenmiştir.
  • Sosyal İnşacı Perspektif: Fiziksel bedenin algısı, sosyal beden ile olmaktadır.
  • Fenomenolojik Yaklaşım: Bedenin en önemli özelliği kasıtlılıktır. Beden sadece fiziksel bir obje değildir; amaçları ile dünyaya anlam veren bir varlıktır.
  • Foucault ve Beden: Modern öncesi toplumlarda egemen güç monarkın bedeni üzerinde toplanmakta iken, modern toplumlarda güç, daha geniş kitlelerin bedenleri içinde bulunmaktadır.

Feministik Teori ve Sağlık

Sağlık ve Hastalık Sosyolojisi açısından Feministik Teori, kadın sosyal inşası ve erkek egemen toplumda bu bedenin düzenlenmesi konularını kapsamaktadır. Bu teori, Sembolik Etkileşimcilik ve Eleştirel Teori’den etkilenmekte ve erkek doktorlar tarafından kadın hastaların bedeninin cinsel obje olarak değerlendirilmesi ve sağlık uzmanları arasında toplumsal cinsiyet hiyerarşisini konularına eğilmektedir. Kadın ve erkek arasındaki ayrımın temelinde yatan temel sebep biyolojik farklılıklardır. Bu ayrım, kamusal alan ve özel alan dikotomisinde de gözlemlenmektedir. Özel alandaki bütün sorumluluklar biyolojik açıdan erkekten daha güçsüz olan kadına yüklenmiş, zor koşulları, mücadeleyi barındıran kamusal alan ise güçlü niteliklere sahip erkeğin yaşam alanı olarak belirlenmiştir. Kadının hane dışına çıkmasıyla ücretli emek süreci başlamaktadır. Bu kapsamda “duygusal emek” kavramı ortaya konmuştur. Ücretli emek kapsamından duyguların ele alındığı bu kavramsallaştırmada, duygusal emeği içeren işlerin karşılıklı sesli temas, karşısındakine minnettarlık, korku, şükran gibi duygusal durumları yansıtma benzeri özelliklere dayandığı belirtilmektedir. Böyle bir emeğin toplumsal cinsiyet temelli içeriye sahip olduğu ileri sürülmektedir. Kadının erkeğe ikincil ve bağımlı olan konumunun emeklerinin ücretli hale gelmesiyle ortadan kalkmadığını dile getiren feminist görüş, aile içinde olduğu gibi iş hayatında da kadına baskı sürmektedir. İkili baskıya maruz kalan kadının fiziksel ve ruhsal anlamda zarar görmesi olasıdır.