Ünite 8: Aile ve İlişkiler Ağı

İşlevci yaklaşım doğrultusunda evrensel olduğu ileri sürülen anne, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile, Parsons’a göre iki ana ve indirgenemez işleve sahiptir. Bunlar çocukların birincil toplumsallaşması ve yetişkin kişiliklerin istikrarının sağlanmasıdır. Parsons, yalıtılmış çekirdek ailenin, modern endüstriyel toplumun tipik aile biçimi olduğunu ileri sürmektedir.

Feminist kuram, ailenin güç ilişkileri içeren bir kurum olarak görülmesini sağlayarak sosyolojiye katkıda bulunmuştur. Aile hayatının işbirliği, ortak çıkarlar, sevgiye dayalı imajını sorgulamışlardır. Toplumsal cinsiyet, kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılıklar temelinde kültürel ve toplumsal olarak inşa edilen kadınlık ve erkeklik durumunu ifade etmektedir.

Aile İçi Güç İlişkileri

Aile üyeleri arasındaki ilişkiler, cinsiyete dayalı işbölümü eşitsizlikleri üzerine kurulan kadın ve erkeğin rol ve sorumlulukları aracılığıyla belirlenmektedir. Aile ideolojisi, ideal ailenin yaşam biçimini oluşturan değerler ve normlar ileri sürmektedir. Aile ideolojisi, “tek ve bir örnek bir aile” modeli ve aile yaşamı sunmakta, bu modele uymayan aileler dışlanmakta ve böylece aile ideolojisi devlet ve din gibi diğer kurumların desteği ile bireyler üzerindeki toplumsal kontrolü sağlamaktadır.

Aile ideolojisi, cinsiyete dayalı işbölümü eşitsizliği temelinde bir taraftan erkeğin evin geçindiricisi konumu ile aile reisliğini ve otoritesini, diğer taraftan ise kadının ev içi konumuna bağlı “ev kadını” olmasını meşrulaştırmaktadır.

Ecevit’e göre, erkeği gelir sağlayan ve ailenin geçiminden sorumlu kişi olarak tanımlayan işlevselci yaklaşım, erkeğin ‘aile reisi’ olarak kavramsallaştırılmasında, aile ve endüstrileşme arasında kurulan tarihsel ilişkiden güç almaktadır.

Toplumlarda ailelerin daha geniş akrabalık biriminin bir parçası olarak oluştuğunu ve akrabaların bireylere pratik ve psikolojik destek sağladığını belirtmektedir. Buna karşın, modern endüstriyel toplumlarda ise çekirdek aile büyük ölçüde daha geniş akrabalık ilişkilerinden yalıtılmıştır. Bunun sonucu olarak psikolojik desteği alamayan karı-koca ve çocuk arasında aşırı ilgi ve sevgi bağı oluşmaktadır. Yalıtılmış olan aile, içine kapanmakta ve bu nedenle aile üyeleri birbirlerinden çok şey talep eder hale gelmektedir (Haralambos ve Holborn, 1995: 324- 325). Leach, bu durumun aynı zamanda baskı ve gerginliğe yol açtığını belirtmektedir.

Aile içi şiddet, aynı çatı altında yaşayan aile bireylerinden birine karşı diğer aile bireylerinden birinin şiddet uygulaması olarak tanımlanmaktadır.

Ecevit (1991: 18), aile içi şiddet üzerine yapılmış çalışmaların birleştiği ortak görüşleri şu şekilde sıralamaktadır:

  1. Aile içi şiddetin nedeni bireysel değil, toplumsaldır; şiddet ailenin yapısı ve işlevlerinden, aynı zamanda bu aileyi içinde barındıran toplumun yapısından kaynaklanır (Nichols, 1986: 191 aktaran Ecevit, 1991: 18).
  2. Özel alanda ortaya çıkan şiddet, erkek egemenliğinin meşrulaştırılmasından, erkeğin daha değerli görülmesinden ve kamusal alandaki ataerkil siyasi ve ekonomik kurumların egemenliğin bağımsız düşünülemez.
  3. Şiddete maruz kalan veya kalabileceklerini düşünen kadınlar, toplumsal kontrole daha çok boyun eğmekle kalmaz, kendi üzerlerindeki kontrolü kendileri artırırlar.
  4. Erkeklerce kadınlara uygulanan şiddet, ancak kadınların kendilerinin ekonomik ve siyasal gücü olduğunda ve kamusal alanda durumlarını düzeltme araçlarına sahip olduklarında azalacak veya sona erecektir.

Çocuğa uygulanan şiddet ise aile içinde veya aynı çatı altında yaşayan anne-baba ya da diğer aile bireyleri tarafından ihmal, dayak, duygusal ve cinsel istismar, ensest, reddetme, aşağılama, yalnız bırakma gibi farklı şekillerde görülmektedir.

Ailede kadın-erkek ve çocuklar arasındaki hiyerarşik ilişkiler ve güç, otorite ve kontrol yapıları değişmeye uğramadıkça aile içi şiddetin devamı kaçınılmaz görülmektedir.

Aile/Hane ve Üretim İlişkileri

Kadının işgücü piyasasına katılımını etkileyen çok çeşitli ve çok yönlü faktörler arasında aile kurumu, “gerek kendi kurumsal yapısı, gerekse aile içindeki kaynak dağılımı ve karar alma mekanizmalarının belirlediği ölçü anlamında kadın emeğinin konumunu” yakından etkilemektedir. Kadının emek kullanımına bağlı olarak girdiği üretim ilişkilerinin, kırsal ve kentsel alanda farklılaştığı görülmektedir.

Kırsal alanda kadının toplumsal konumunu açıklayan ilişkileri şu şekilde ifade etmektedir:

  1. Kadınlar, tarımsal ilişkiler içerisinde çok yönlü eşitsizliklerle karşılaşmaktadır.
  2. Kadının içinde bulunduğu toplumsal ilişkiler, kadının ezilmişliğini yansıtmaktadır.
  3. Farklı emek kullanım biçimlerine rağmen, kadınlar kendi emeğinin getirisine sahip olamamaktadır.
  4. Kadınlar toplumsal ilişkilerin, özellikle ekonomik ve politik alanlardaki güç/iktidar kaynağı olarak kabul edilen ilişkilerin dışında bırakılmışlardır.
  5. Kadınlar ailenin/hanenin kontrolü altına aldığı bütün değerli maddi kaynakların mülkiyet ve sahipliğinden yoksun bırakılmışlardır.
  6. Kadınlar, kırsal ilişkileri geniş ölçüde kapsayan, güçlü, engelleyici ve eşitsiz temelde ataerkil ilişkiler içerisinde yaşamlarını sürdürmek zorunda bırakılmışlardı.

Kadınların mülkiyet ilişkileri üzerinde kontrol sahibi olmamaları, onların kendi emekleri üzerinde de kontrol sahibi olmalarını olanaksız kılmakta ve bu durum kadınların hanenin karar verme süreçlerindeki konumlarının zayıflamasına yol açmaktadır.

Mülkiyet ilişkilerinde dışarıda bırakılan kadının ücretsiz aile/hane emeği, tarımsal üretim sürecinde özellikle emek yoğun ürünlerdeki iş yükünün yanı sıra çocukların bakımını ve ev işlerini kapsayan geçimlik üretimi de içermektedir. Tahıl tarımının makineleşmiş olduğu veya tarımın geçim sağlayabilmekten uzak olduğu köylerde, iş yükünde ve tüketiminde cinsiyet eşitsizliğinin daha keskin ve cinsiyete dayalı işbölümünün daha katı olduğu görülmektedir.

Kadınlar, Türkiye’nin kentli işgücüne düşük oranda katılım göstermekte ve işgücü piyasasında yer alan kadınlar kategorisi de “vasıfsız kadınlardan oluşan geniş bir taban, göreli olarak güçlü, yüksek nitelikli meslek kadınları ve az sayıda yarı vasıflıların” dağılımından oluşmaktadır. Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranlarının düşük olmasına neden olan faktörler olarak “işçilerin görece istikrarlı gelire sahip olmaları, kadınların erken yaşta evlenmeleri, okul öncesi yaştaki çocuk sayısındaki fazlalık, kreş ve yuva yokluğu ve kadın akrabaların yetersiz desteği” ni gösterilmektedir. Ücretli bir işte çalışan kadınlar, para kazanmanın ve kazandıkları para üzerinde kendilerinin söz sahibi olmasının özgürlük duygusu verdiğini ve güçlendirici bir yönü olduğunu ifade etmektedir.

Kadınların özellikle 1980’li yıllardan itibaren aile sorumluklarını daha fazla üstlendiği, çocukların eğitim sorunlarında yoğunlaştıkları ve gençlerin eş seçimi, aileler arası anlaşma, görüşme, düğün hazırlıkları gibi akrabalarla ilişkilerin düzenlenmesinin de büyük ölçüde kadınlara bırakılan işler arasında yer aldığı görülmektedir.

Aile/Hane Üyeleri Arasındaki İlişkiler

Anadolu köylerinde yaşa, akrabalığa ve servete dayalı bir sıralama olmasına karşın açık bir toplumsal tabakalaşma yokken cinsiyetler arasındaki ayrım oldukça keskindir.

Erkek egemen ataerkil aile/hane yapısında, egemenlik ve kontrol bakımından yaşlı erkek, genç erkekler de dâhil olmak üzere ailenin/hanenin bütün üyeleri üzerinde bir otoriteye sahiptir. Kadınların aile/hane içindeki güç ilişkileri ile mahalle ve köy anlamında hane dışında toplumsal bir konum kazanma mücadelesi iç içe yaşanmaktadır. Bu mücadele, kadınlar arasında kurulan bilgi ve enformasyon ağının ne ölçüde kullanıldığına bağlı olarak bir ‘dayanışma’ mekanizması oluşturmakta ve kadını güçlendirmektedir.

Geleneksel var oluşun ekonomik temelini çözen kırsal değişim, büyüklere saygıyı azaltarak ve genç evli erkeklerin liderlik rolünü üstlenmelerine yol açarak erkekler dünyasındaki otorite ilişkilerinde de büyük bir çözülmeye neden olmuştur. Buna karşın kadınların konumlarındaki değişim, erkekler arasındaki otorite ilişkilerinin hızlı değişimiyle karşılaştırıldığında, oldukça düşük bir düzeyde görülmektedir. Önemli ve yaygın olarak görülen bir değişim ise erkelerin baba evinden eskisinden daha erken ayrılarak kadınların daha genç yaşta kendi evlerinin idaresini ele almalarıdır.

Erkek egemen bir ailede/hanede karı-koca arasındaki ilişki, geleneksel olarak cinsiyete dayalı eşitsizlikler üzerine inşa edilen kadın ve erkek rol ve sorumlulukları temelinde kurulmaktadır. Ataerkil aile yapısında karı-koca arasındaki ilişkinin ifade edilmesinde belirli sınırlamalar ve başkalarının önünde ilgi ya da sevgi belirtisinin gösterilmesini engelleyen katı kısıtlamalar bulunmaktadır. Buna karşın bir erkeğin annesiyle ilişkisi karısıyla olandan daha güçlü olabilmektedir.

Erkek çocukların annelerini hayatları boyunca, özellikle de yaşlılık dönemlerinde maddi olarak desteklemeleri ve güvence altına almaları beklendiğinden kadınlar, oğullarının yaşam boyu kendilerine sadık kalmasını sağlamaya çalışırlar. Ekonomik özerklik yokluğu ve kadınların hane içindeki iktidar ve otoritelerinin döngüsel karakteri, kadınların ataerkilliğin bu biçimini doğrudan içselleştirmelerine yol açar. Kadınlar, eş, komşu, anne gibi rollerinin ahlaki ve emek bakımından sorumluluklarını yerine getirirken bir yandan da grubun istikrar ve güvenliğinin bağlı olduğu karşılıklı görevler ağına katılmak için gönüllü olduğunu göstermektedir.

Ataerkil düzenin, sadece evlilik içerisinde kadınlar ve erkekler arasında yapılan bir anlaşma olmadığını, aynı zamanda karşılıklı görevler üzerine kurulu bir grup içindeki ilişkiler bütünü anlamına geldiğini ifade etmektedir. Bu ilişkilerin sorumluluk ve görev içerikleri ve ataerkil bir düzen olarak toplumsal yansımaları, çocuklar ile yetişkinler arasında toplumsallaşma sürecinde öğrenilmekte ve yaşanmaktadır.

Aile içinde anne ve baba, kız ve erkek çocuklarına karşı farklı tutum ve davranışlarda bulunmaktadırlar. Bu farklı davranışlar, ataerkil toplumsallaşma sürecinde cinsiyet rollerinin öğrenilmesi için temel oluşturmaktadır. Öğrenilen bu davranış ve tutumlar, kız ve erkek çocuklarını ileride yetişkin olduklarında onlardan beklenilen rollere hazırlamaktadır. Okul çağından itibaren, erkek çocuğun babasıyla ilişkisi genellikle daha formal ve sınırlı bir hale gelmektedir. Bu anlamda “mesafe ve resmi davranışlar, saygının işaretidir. Baba ile kız evladı arasındaki ilişki, “adap ve hizmet ilişkisi” olarak görülmektedir. Kız çocukların; babasının erkek dünyasıyla çok az bağı olduğu için, erkeklere karşı uygun davranışları öğrenmesi sorumluluğu erkek kardeşlere düşmektedir. Erkekler, daha yaşlı erkeklere karşı saygı göstermeyi, bununla birlikte kadınlardan, kız çocuklarından ve kendilerinden daha genç erkeklerden saygı ve itaat beklemeyi öğrenmektedirler. Bu anlamda erkeklerin “babalarından duygusal olarak bağımsız olmaları, onların gelecekte kendi otorite alanlarını yaratmalarını” sağlamaktadır.

Aile ve Akrabalık İlişkileri

Türkiye’de kırsal nüfus geniş aile hanelerinde, kentsel nüfus ise çekirdek aile hanelerinde yaşamaktadır. Özellikle kentlerde, bu kanıya sahip olanlar, kırdan kente göçle beraber, kırsal ailenin küçülerek kentte küçük aileye dönüştüğünü ileri sürmektedir. Bu anlamda çekirdek aileler kentte ayrı hanelerde yaşamaktadırlar.

Kente göç süreciyle beraber geniş ailenin diğer akrabalık bağlarının veya genel olarak akrabalığın önemi, zamanla geniş aile fertleri kente uyum sağladıkça azalmaktadır. Türkiye’nin kentsel kesimlerinde aile ve akrabalığın önemini anlamak için iki meseleye dikkat edilmesi gerekmektedir. Bunlardan birincisi, istatistiksel verilerdir. İstatistiksel veriler, kentlerde çeşitli hane türlerinin sayılarındaki değişimin gösterilmesi bakımından önem taşımaktadır. Ayrıca, aile ve akraba gruplarındaki bireylerin, çeşitli amaçlara benzer başka gruplarla ne sıklıkta etkileşime girdikleri, bu tür verilerle saptanmaktadır.

Akrabalık ilişkileri bağımsız bir şekilde ele alınabilecek olan kültürel bir meseledir. Kültürel mesele ise iki boyuta sahiptir: Bunlardan biri, farklı hane biçimlerinde görülen kültüre dayalı tercihlerin önemiyle ilgili bir boyuttur. Diğeri ise farklı haneler ve akraba grupları içerisinde ya da bu hane ve gruplar arasında bireylerin etkileşimini belirleyen kod ya da kodlarla ilişkilidir. Akrabalık kodu, davranış kuralları sistemidir.

Kırdan kente göç sonucunda “hemşehrilik gibi akrabamsı ilişkiler”in ortaya çıktığını ve bu ilişkilerin göçmen ailelerin kentte yaşamaya başlamasıyla geliştiğini ileri sürmektedir. Hemşehrilerin bir arada oturmalarının temel nedenlerinden biri, erkek egemen yapıyı korumak ve toplumsal kontrol sağlamak olmakta ve ailenin toplumsal kontrolü için göçmen ailelerin ağırlıklı olarak yaşadığı gecekondu bölgesi, oldukça yoğun ilişkiler ağı yaratmaktadır. Bu anlamda, kadınların ve çocukların gündelik yaşamlarının büyük bir kısmı, erkekler tarafından izlenmektedir. Böylece, köyde köy cemaati tarafından sağlanan toplumsal kontrol, kentte gecekondu mahallesinde erkekler tarafından güçlendirilen hemşehri ve yakın akrabalar bağı tarafından sağlanmaktadır.