Ünite 2: Aile Sorunları

Aile İçi Şiddet (Ailede İhmal ve İstismar)

Aile üyelerinden biri tarafından aynı ailedeki bir diğer üyenin yaşamını fizik veya psikolojik bütünlüğü veya bağımsızlığını tehlikeye sokan, kişiliğine veya kişilik gelişimine ciddi boyutlarda zarar veren eylem veya ihmal” olarak tanımlamak mümkündür. Şiddet ya da diğer bir ifadeyle ihmal ve istismar genellikle aşağıdaki biçimlerde görülür:

  1. Fiziksel istismar: Dövme, tokatlama, tekmeleme gibi fiziksel eylemlerin yer aldığı şiddet türüdür.
  2. Cinsel istismar: Cinsel amaçla gerçekleşen tecavüz veya diğer cinsel amaçlı eylemlerdir.
  3. Duygusal istismar: Sevgi göstermeme, saygı eksikliği, küfür, hakaret, aşağılama, sürekli eleştiri, kıskançlık gibi eylemlerin yer aldığı şiddet türüdür.
  4. Ekonomik istismar: Kişinin parasını yönetme, kendi parasını kendisinin yönetmesine izin vermeme, kişinin kendi kazancını sağlanmasına izin vermeme gibi ekonomik amaçlı eylemlerdir.
  5. İhmal: Kişinin sosyal, psikolojik ve ekonomik ihtiyaçlarını gidermemedir.
  6. Kendi kendini ihmal: Kişinin kendi yaşamsal ihtiyaçlarını veya bakımlarını ihmal etmesidir.

Aile İçinde Kadına Yönelik Şiddet

Eş istismarı, “Yetişkin bir kişinin yakın ilişkide olduğu diğer bir yetişkin tarafından fiziksel ya da duygusal sorunlara yol açacak şekilde saldırıya uğraması ya da baskı altında tutulması” olarak tanımlanabilir. Kadının şiddet ortamında kalmasına neden olan toplumsal değer sisteminin bazı unsurları şöyle ifade edilebilir;

Geleneksel kadınlık rolü: Kadına çocukluğundan itibaren her türlü sorun ve güçlüğe boyun eğmesi öğretilir.

Evin ve evliliğin mahremiyeti: Toplum, ailenin mahremiyetini korumak için aile içinde olan bitene kimsenin müdahale etme hakkı olmadığını kabul etmiştir.

İki ebeveynli aile “ideal”dir: Birbiriyle uyumlu ve sorumlu her iki ebeveynin de olduğu aile ideal olmasına karşın bu konudaki katı yargılar aile içindeki şiddeti besleyebilir.

Kadının kendini suçlaması: Özellikle çevreden gelen “Kocanın seni dövmesi için ne yaptın?” ya da “böyle biriyle evlenmeseydin…” gibi yorumlar zaten kendini suçlamakta olan kadının kendini suçlu hissetmesine ve benlik imajının olumsuz etkilenmesine neden olur.

Kadına Yönelik Şiddetin Türleri

Fiziksel Şiddet

Fiziksel şiddet aşağıdaki davranışları içerir;

  • İtmek, tokat atmak, ısırmak, boğmaya çalışmak, tekmelemek, yumruklamak, eşya fırlatmak.
  • Fiziksel kuvvet kullanarak evden çıkmasına veya eve girmesine engel olmak.
  • İşkence yapmak
  • Bıçakla veya silahla tehdit etmek
  • Hasta ya da hamileyken gerekli yardımı esirgemek

Psikolojik (Duygusal) Şiddet

Duygusal veya sözel baskı veya hırpalama şeklinde görülebilir; bağırmak, hakaret etmek, küfür etmek, tehdit etmek, korkutmak, aşağılamak, alay etmek, karar vermesine izin vermemek, başka kadınlarla erkeklerle kıyaslamak, inançlarını kökenini-işini-maaşını küçümsemek vb. erkeğin kendisini her an döveceğinden korkan kadın psikolojik olarak huzursuz ve yıpranmış olur.

Ekonomik Şiddet

Sahip olunan ekonomik kaynakların veya paranın, kişi üzerinde, tehdit veya yaptırım aracı olarak istikrarlı bir şekilde kullanılmasıdır.

Cinsel Şiddet

Günümüz yasalarında tecavüz “Fiziksel zorlama, vücuda zarar verme ya da kurbanın ruhsal hastalık, zihinsel gerilik ve ilaç etkisi nedeniyle rıza gösterme yetisinin olmadığı durumlarda bir ergene ya da yetişkine cinsel girişim” olarak tanımlanmaktadır.

Aile içinde kadına yönelen şiddete yönelik risk etmenleri şöyle özetlenebilir:

  • Çocukluk çağında da aile içi şiddete maruz kalma ve tanık olma : Birçok çalışmanın ortak sonucu olarak erkeğin kadına şiddet uygulamasındaki en temel etmenlerden biri özellikle erkeğin kendi ailesinde de şiddet içeren bir ortama) maruz kalmış olması ve alkol kullanımının yüksek olmasıdır.
  • Sosyoekonomik ve sosyokültürel etmenler : Sosyoekonomik açıdan eşler arasındaki saldırganlığın ekonomik olarak güçlü kesime oranla daha çok işçi ve orta sınıftan olan işçilerde yaşandığını, erkeğin eğitim seviyesinin azlığı ve işsiz olması ya da iş yaşamındaki istikrarsızlığının şiddet davranışını artırdığı bilinmektedir.
  • Psikolojik etmenler : Şiddet eğilimli bireyler genellikle “Sorun-çözme ve çatışmayı çözmeye yönelik becerilerinden yoksun olan” bireylerdir.

Aile İçinde Çocuğun İhmal ve İstismarı

Çocuk ihmal ve istismarı, “Çocukla bakıcısı arasında, çocuğun fiziksel ve/veya gelişimsel durumuna yansıyan ve bir kaza sonucu ortaya çıkmayan etkileşim veya etkileşim eksikliği” olarak tanımlanmaktadır. Çocuk ihmal ve istismarına yol açan ya da kolaylaştıran risk faktörlerini aşağıdaki gibi özetlemek mümkündür:

  • Ebeveynlerin özellikleri: Araştırmalar ebeveynlerin bazı kişilik özelliklerinin şiddete yönelmeyi kolaylaştırdığını göstermektedir.
  • Çocuğun özellikleri: Çocuğun bazı özellikleri onların şiddet mağduru olmasını kolaylaştırmaktadır.
  • Ailenin özellikleri: Yoksulluk, eğitimsizlik, işsizlik, çok çocukluluk, ailenin önemli yaşamsal krizler geçiriyor olması gibi aileye özgür özellikler şiddet davranışını destekleyebilir.
  • Kültürel ve toplumsal özellikler: Toplumsal etmenler bazı durumlarda doğrudan çocuk istismarına neden olabileceği gibi bazı durumlarda tetikleyici ve zemin hazırlayıcı olabilmektedir.

Fiziksel istismar, en geniş anlamda çocuğun kaza dışı yaralanması şeklinde tanımlanabilir. Çocuğun fiziksel istismarı, bir erişkin tarafından, cezalandırma, disiplin, öe boşaltma ya da başka amaçlarla çeşitli yöntemlerle çocuğa uygulanan fiziksel şiddeti içermektedir

Cinsel istismara maruz kalan çocuklarda birçok duygusal, davranışsal ve bedensel belirtiler gözlemlenebilir ya da saptanabilir. Cinsel istismara maruz kalan çocukların birçoğunda belirgin bir bedensel belirti bulunmamakta ve çocukların önemli bir kısmı istismara maruz kaldığını dile getirme cesareti ve becerisini gösterememektedir.

Aile İçinde Yaşlının İhmal ve İstismarı

Literatürde yaşlı ihmali ve istismarı genel olarak altı biçimde tanımlanmaktadır (Sayan ve Durat, 2004, s. 99):

  1. Fiziksel istismar: Dövme, itme, cinsel taciz gibi yaralayıcı veya fiziksel acı verici davranışlardır.
  2. Duygusal, psikolojik istismar: Tehdit, korkutma, sözlü saldırı gibi duygusal veya zihinsel sıkıntı yaratacak davranışlardır.
  3. Ekonomik istismar: Bakım verenlerin, yasal olmayan ve uygunsuz bir biçimde (kandırma ile) yaşlı bireyin parasını veya diğer mali kaynaklarını kendi çıkarları için kullanmasıdır.
  4. Aktif fiziksel ihmal: Bakım verenlerin, bilerek ve isteyerek yaşlı bireyden yiyecek, içecek, ilaç, tıbbi cihaz (protez, gözlük, işitme cihazı) gibi ihtiyaçlarını esirgemesi, bakım vermedeki sorumluluklarını yerine getirmede isteksiz davranarak veya reddederek ona duygusal, fiziksel acı ve sıkıntı vermeleridir.
  5. Bireysel haklarının ihlali: Davranış ve düşüncelerini önemsememe, karar verme mekanizmalarını engelleme ve gücünü zayıflatma, çatışma yaratarak yaşlıyı dışlama, onun yasal ve tıbbi haklarını aramasını engelleme olarak tanımlanmaktadır.
  6. Duygusal ve sosyal ihmal: Önemli ve saygı duyulacak bir birey olmadığı duygusu yaratarak yaşlının özgüveninin kaybolmasına neden olmak; akraba, arkadaş ve diğer sosyal ilişkilerini kısıtlayarak veya engelleyerek onu yalnızlığa ve izole olmaya terk etmektir.

Madde Kullanımı ve Bağımlılık

Madde bağımlılığı, ilaç niteliğine sahip bir maddenin beyni etkilemesinden kaynaklanan, maddenin keyif verici etkilerini duyumsamak veya yokluğundan kaynaklanan huzursuzluktan sakınmak için, devamlı veya periyodik olarak madde alma arzusu ve bazı davranış bozukluklarıyla karakterize bir beyin hastalığı olarak tanımlanabilir.

DSM IV tanı ölçütlerine göre aşağıdaki belirtilerin bazılarını en az bir yıllık bir süreçte yineleyerek sergileyen bir kişi “madde bağımlısı” kabul edilebilir:

  1. Maddenin keyif verici etkisini duyumsayabilmek için dozun belirgin bir şekilde arttırılması veya aynı dozun yinelenerek alınması sırasında başlangıçtaki keyif verici etkinin duyumsanamaması (yani madde etkilerine “tolerans” gelişmesi).
  2. Maddeyi alış sıklığının ve alınan madde miktarın abartılı ölçüde artması.
  3. Madde alınmadığı zaman yoksunluk krizinin ortaya çıkması ve krizin madde alımı ile birlikte hafiemesi veya tamamen kaybolması.
  4. Madde kullanımını kontrol etmeye veya tamamen bırakmaya yönelik başarısız girişimlerin olması.
  5. Kişinin zamanını büyük ölçüde madde bulmaya ve stoklamaya yönelik faaliyetlere harcanması.
  6. Madde kullanımına bağlı olarak sosyal ve iş aktivitelerinin giderek azalması.
  7. Kullanılan maddeye bağlı olarak fiziksel ve psikolojik arazların ortaya çıkması ve bunların kullanılan maddeden kaynaklandığını bile bile madde kullanımını sürdürmesidir.

Ailede bir üyenin madde bağımlısı olduğu anlaşıldığında, aile tarafından bazı kararlar alınmaktadır. Bunlar;

  • Birinci karar: Çevrede hiç kimse neler olduğunu bilmemeli. Aile ve ev dışındaki hiç kimse ile görüşülmemeli.
  • İkinci karar: Bu sorunun üstesinden gelmemiz için kısa bir zamana ihtiyacımız var. Çocuğumuz kısa bir zaman içinde bizim güçlü desteğimiz ile bağımlılıktan kurtulacak ve normal yaşama geri dönecektir.

Alkol ve madde bağımlılığının önlenmesinde ve tedavisinde ailenin önemi birçok araştırmacı ve profesyonel tarafından kabul edilmektedir. Bağımlılıkta risk etmenleri ve korunma için bazı ilkeler belirlenmiştir. Bunlar:

  1. İlke: Koruma programları mutlaka koruma etmenlerini güçlendirmeli ve risk etmenlerini azaltmalıdır.
    • Madde kullanıcısı olma riski birçok risk etmenleri (sapkın davranış ve tutum) ile koruyucu etmenlerin (aile desteği) ilişkisi üzerine kuruludur.
    • Belirli risk ve koruyucu etmenlerin etki potansiyeli yaşla değişiklik gösterir. (küçük çocukta ailede var olan risk etmenlerinin daha fazla etkisi varken ergenlerde madde kullanan akranlarla ilişkisi daha güçlü bir risk etmenidir).
  2. Çocuğun yaşam biçimini belirgin sorunlardan arınacak ve olumlu davranışlara yönelecek biçimde düzenleme gibi risk etmenlerine (saldırgan davranış ve kendini kontrol etme güçlüğü) yönelik yapılacak erken müdahalelerin geç müdahalelerden daha fazla etkinliği vardır.
    • Risk ve koruma etmenlerinin etkisi yaş, cinsiyet, kültür ve çevreye göre değişiklik gösterebilir.
  3. İlke: Koruma programları erken yaşta kullanılan yasal olan maddeler (sigara, alkol), yasal olmayan maddeler (esrar, eroin), yasal olarak bulunabilen ama uygun kullanılmayan maddeler (uçucular), reçete ile yazılan ilaçlar, reçetesiz satılan ilaçlar dâhil olmak üzere her tip maddeyi tek başına veya çoğul kullanım olarak kapsamalıdır.
  4. İlke: Koruma programları, yerel toplumda var olan madde sorununa yönelik olmalı, değiştirilebilecek risk etmenlerini hedeflemeli ve belirlenmiş koruma etmenlerini güçlendirmelidir.
  5. İlke: Koruma programları yaş, cinsiyet, etnisite gibi popülasyona özgü riskleri hedefleyecek biçimde özel olarak hazırlanmalıdır.
  6. İlke: Aile temelli koruma programları mutlaka ebeveyn becerileri, madde kullanımı konusunda aile politikaları geliştirme, tartışma ve politikaları güçlendirme; madde ile ilgili bilgi ve eğitimi içererek aile bağlarını güçlendirecek biçimde olmalıdır.

Madde bağımlılığı tedavisinde sosyal hizmet uzmanının işlevlerini değerlendirme, psikososyal müdahaleler ve taburculuk planlaması olarak gruplandırmak mümkündür:

  • Birey ve ailesine ilişkin değerlendirme: Sosyal hizmet uzmanı, bağımlı birey, ailesi ve sosyal çevresine yönelik çeşitli kaynaklardan edindiği bilgileri ekiple paylaşır. Bu değerlendirmede temel ilke, “çevresi içinde birey” bakış açısıdır.
  • Psikososyal müdahaleler: Burada bireyin bulunduğu yerden başlama ilkesi gereği bireyin ve ailesinin zorlukları ve kaynakları, tedavinin daha etkili bir şekilde yürütülmesi açısından ele alınmalıdır.
  • Tedavi sonrası sürecin planlanması: Ülkemizde tıbbi tedavi sonrası sosyal rehabilitasyon hizmetlerinde önemli bir boşluk bulunmaktadır.

Boşanma

Boşanma; kültür, evlenme yaşı, eğitim ve sosyokültürel uyumsuzluk gibi nedenlerden doğmasına rağmen, en temelde evlilikteki sorunların çözülememesi nedeniyle ailenin dağılması sonucu ortaya çıkan bir durumdur.

Boşanma sonrası yaşananlar sosyal bir sorun olarak görülse de boşanma kendi başına sosyal bir sorun olarak ele alınmamaktadır. Çünkü bazı durumlarda boşanma, tek çözüm kaynağı olabilir.

Boşanma oranlarının artmasında etkili olan faktörlerin önceliği toplumdan topluma değişse de belli başlıklar altında sınıflandırmak mümkündür; Amerika Birleşik Devletleri’nde boşanma oranının yüksek olmasının nedenleri şöyle sıralanmıştır;

  • Yükselen bireycilik: Aile üyeleri günümüzde birlikte daha az vakit geçirmektedirler. Bireyciliğin yükselmesi ile insanlar kişisel mutluluklarını eş ve çocuklarından önde tutmaktadırlar.
  • Romantik aşkın zayıflaması: Cinsel tutkunun azalmasını aşkın azalması biçiminde görme sonucu eşler yeni heyecan ve romantizm arayışı içinde evliliklerini sonlandırılmak istemektedirler.
  • Kadınların erkeklere olan bağımlılığının azalması: Kadınların iş gücüne katılımlarının artması ve ekonomik bağımsızlık kazanmaları ile mutsuz evliliklerini sonlandırmaları kolaylaşmıştır.
  • Evliliklerin çoğunun gergin olması: Günümüzde genellikle her iki eş de çalıştığından aile hayatına daha az zaman ve enerjileri kalmaktadır.
  • Boşanmanın toplumsal olarak kabul edilebilir hâle gelmesi: Birkaç kuşak önce boşanma güçlü bir damgalanma olarak kabul edilirken artık günümüzde boşanma yönündeki toplumsal baskı azalmıştır.
  • Boşanmanın yasal olarak kolaylaşması: Geçmişte mahkemelerin boşama kararı için eşlerden birinin ya da her ikisinin zina, fiziksel istismar gibi davranış suçları olması aranırken bugün çiftlerin boşanması için evliliğin başarısız olduğunu bildirmeleri yeterlidir.

Aile Mahkemeleri: Kuruluş ve Görevleri

Aile mahkemesi kurulamayan yerlerde ise bu Kanun kapsamına giren dava ve işlere, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen Asliye Hukuk Mahkemesince bakılmaktadır.

Bu Kanun’da aile mahkemelerinin görevleri şöyle sıralanmıştır:

  1. 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Üçüncü Kısım hariç olmak üzere İkinci Kitabı ile 3.12.2001 tarihli ve 4722 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanuna göre aile hukukundan doğan dava ve işler,
  2. 20.5.1982 tarihli ve 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanuna göre aile hukukuna ilişkin yabancı mahkeme kararlarının tanıma ve tenfizi,
  3. Kanunlarla verilen diğer görevler

Aile Arabuluculuğu

Tarih boyunca toplumlar, insanlar arasındaki çatışmaları çözmek için çeşitli yol ve yöntemler geliştirmişlerdir. İnsanlar, hem özel hem de iş yaşamında zaman zaman çatışma ve anlaşmazlıklarla karşı karşıya kalabilirler.

Arabuluculuk farklı ülke örneklerinde farklı biçimlerde uygulanabilse de bazı ortak temel ilkelerden bahsetmek mümkündür. Bunlar:

  • Çıkar çatışması: Arabulucunun ele aldığı vakada herhangi bir bireysel, mesleki ya da ekonomik çıkar söz konusu olmamalıdır.
  • Mesleki sınırlama: Arabulucu, kendi mesleki becerilerinin farkında olmalı, kendi deneyim ve bilgisini aşan konularda uğraşı içinde olmamalıdır.
  • Tarafsızlık: Arabuluculuk sürecinde anlaşmaya varabilmek için arabulucunun tarafsız olması ve her iki taraf için objektifliğini koruması önemlidir.
  • Gönüllülük: Arabuluculuk sürecine katılım ve bir anlaşmaya varma, kişilerin rızasına/özgür iradesine dayalı bir süreç olmalıdır. Eğer taraar arabuluculuğun yarar getirmeyeceğine inanıyorsa bu süreci sonlandırma hakkına sahip olmalıdırlar.
  • Gizlilik: Arabuluculuk sürecinin tümü, gizlilik esasına dayalı olmalıdır. Arabulucu, sürecin ve taraarın gizliliğini, üçüncü kişilerden korumalıdır.

Yoksulluk ve Aile

Genel anlamıyla yoksulluk, asgari yaşam düzeyini yakalayabilmek için gerekli olan ihtiyaçları karşılayamama durumu olarak ifade edilebilir. Yoksulluk, yirminci yüzyılın sonlarında insanlığın yüz yüze kaldığı en önemli bireysel ve toplumsal bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yoksul aileler genellikle;

  • Dış sistemlerden etkilenir ve maddi açıdan sıkıntıları vardır,
  • İş ve gelir kaynakları yeterli değildir,
  • Dış dünyadan gelen çeşitli etkileri azaltıp bir denge sağlayamazsa, aile üyelerinin birbirine karşı zedeleyici davranışları ortaya çıkabilir,
  • Dış sistemlerle bağlantı kurmada başarılı değildir,
  • Toplumsal kurumlarla sınırlı ilişki kurar,
  • Dış sistemlerden olumsuz yönde etkilenir, sonuçta aile üyeleri dış dünyaya karşı yabancı, güvensiz ve düşmanca tutumları geliştirebilirler
  • Sorun çözmede yardımcı olabilecek dış sistemlere kapalı olduğunda, aile üyelerinin bilgi ve beceri eksikliğinden dolayı aile içi ilişkiler konusunda sıkıntılar yaşanabilir, bu durum yoksulluğun sürekli olarak devam etmesine ve ikinci nesle aktarılmasına neden olmaktadır.

Ailenin yoksulluğundan en fazla etkilenen grup çocuklardır. UNICEF tarafından yayınlanan “Dünya Çocuklarının Durumu 2001” raporuna göre yoksulluktan en çok etkilenen, en çok zarar görenler; yaşama, gelişme ve büyüme hakları riske atılanlar, o ailenin en küçük üyeleridir.

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu 14.06.1986 tarihinde yürürlüğe giren 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu ile kurulmuştur.

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları

Toplum vicdanını rahatsız eden bu durumun sosyal adalet ilkeleri içerisinde hiç bir kişi ya da kuruluşun el uzatamadığı kimselere ulaşılması için, yeni bir sosyal müesseseye/kuruma ihtiyaç olduğu ve bu yeni sosyal sistemin yereldeki yöneticiler merkezdekilere nazaran halkın ihtiyaçlarından daha rahat ve kolay haberdar olacaklarından merkezden yönetimle değil, halkın yakından faydalanabileceği ve katkıda bulunacağı bir yapıda olması gerektiği düşüncesiyle mülki ve mahallî idareciler tarafından yürütülmesinin yerinde olacağı inancı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının kuruluşunun temelini teşkil etmektedir. Bu kapsamda yoksul ailelere sosyal yardım verilmektedir.

Aile İçi İletişim

Aile içi iletişim en basit tanımı ile aile üyelerinin birbirlerine sözel ve sözel olmayan davranışları ile verdikleri tepki ve mesajlardır. Aile içi iletişim son derece önemlidir çünkü bireyin ilk deneyimlerini kazandığı, ilk tutum ve davranışların belirlendiği ortam ailesidir. Aile en uzun etkili sosyalizasyon grubu olduğundan bireyin sosyal kişiliği büyük ölçüde ailesiyle teması ve iletişiminin sonucudur.

Anne-baba, çocuğun sosyal etkileşime girdiği ilk kişilerdir. Bu sosyal etkileşimler çocuğun çok yönlü bireysel gelişiminde, kısa ve uzun süreli etkiler oluşturur. Çocuk kendilik algısının temellerini aile ortamında atacaktır.

Anne-baba-çocuk ilişkisi, birlikte zaman geçirmek, doğrudan iletişim halinde bulunmak, bakım, disiplin, bilgi aktarımı gibi çeşitli unsurlardan meydana gelir. İlişkinin çoklu yapısı bütün olarak çocuğu etkilemekte birlikte her bir unsur da çocuk üzerinde farklı etkilere yol açmaktadır.

İletişim Hatalarından Örnekler

  • Sıklıkla emir cümleleri kurmak
  • Gözdağı vererek konuşma biçimi
  • Sürekli öğüt verme
  • Yargılamak, eleştirmek
  • Sürekli övmek
  • Ad takmak, alay etmek
  • Sürekli soru sormak, sınamak, sorgulamak

Temelde Satir’in iletişim yöntemlerini geliştirmesinin terapötik amaçlarının üç çıktısı vardır (Okun ve Rappaport, 1980, s. 93):

  • Her bir aile üyesi kendisi veya başkalarıyla ilgili gördüğü, duyduğu, hissettiği ve düşündüğü şeyleri, uyumlu ve açık iletişim yoluyla ortaya koyabilmelidir.
  • Her birey kendi özgünlüğüyle ilgili olmalı, kararlar, güç anlamında değil keşfetme ve uzlaşma anlamında alınmalıdır.
  • Farklılıklar açık bir şekilde bilinmeli ve gelişme için kullanılmalıdır.