Ünite 1: Abbâsîlerin Kuruluşu ve İlk Dönem Abbâsî Halifeleri (750-833)

Abbâsi İhtilali ve Devletin Kuruluşu

Abbâsîler (Abbasoğulları) devletin kurucusu Ebü’l-Abbas Abdullah Seffâh Hz. Muhammed’in amcası Abbas’ın torunu olduğundan bu isimle anılırlar. Bu süreçte, Emevî yönetiminden memnun olmayan çok çeşitli gruplar yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişlerdi. Emevî ailesinin hilafeti Hz. Ali’den gasp ettiği iddiası ve devlet içindeki Arap olmayan unsurlara karşı ayrımcı bir politika takip etmesi gibi nedenlerle oluşan gayri memnun gruplar birleşerek Abbâsî ailesinin liderliğinde özellikle Irak ve Horasan bölgesinde bir muhalefet hareketi olarak örgütlenmişlerdi. Emevîler’e karşı başlatılan bu uzun soluklu isyan 750 yılında Abbâsî Devleti’nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Abbâsî ihtilâlinin başarıya ulaşmasının ardından Emevî ailesi mensupları yakalanarak katledilmişler, intikam hırsıyla Emevî halifelerinin mezarları dahi açılmıştır. Abbâsîler eski müttefikleri Şîîlerin Ebû Seleme gibi liderlerini de ortadan kaldırmışlardır.

750 yılında İslam dünyasında İktidarın Emevîler’den Abbâsîler’e geçmesi basit bir hanedan değişikliği olmayıp İslâm tarihinde büyük değişime sebep olmuştur. Devlet merkezi Suriye’den Irak’a nakledilmiş, devletin fetih siyaseti değişmiş, orduda yeni düzenlemeler yapılmıştır. Suriyeliler ve Arapların mutlak hâkimiyeti sona ermiş, mevâlî ile Araplar arasındaki ayrım bitmiştir. Devletin idari ve askerî kadrolarında Arap olmayan Müslümanlar yer almışlardır. Bütün bunlara ek olarak, iktisadi ve kültürel sahalarda da büyük bir değişimler olmuş ve eskisi kadar idari kadrolarda yer alamayan Araplar özellikle ilim ve kültürün gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Abbâsîler döneminde Bağdat gibi önemli kültür ve ticaret merkezleri ortaya çıkmıştır.

Ebû’l-Abbas Seffâh ve Emevî Mirasının Tasfiyesi

Ebü’l-Abbas Abdullah, Abbasî hareketinin lideri Muhammed b. Ali’nin oğluydu. İhtilalin başarıya ulaşmasının ardından 749’da Abbâsî halifesi olarak ilan edildi ve hilafeti Endülüs haricinde bütün İslâm topraklarında tanındı. Bu süreçte, Abbasîlerin iktidara geçmesi ile Emevî ailesi üyelerinin gaddarca imha edilmesi Suriye’de bazı isyanların çıkmasına sebep oldu. Abbâsîler’in iktidara gelmesi ne Araplar’ı ne de İranlılar’ı memnun etti. Ülkenin doğu eyaletlerinde de isyanlar ortaya çıktı.

Abbâsîleri uğraştıran diğer bir önemli sorun da ihtilâlin gerçek lideri olan Horasan Valisi Ebû Müslim’in varlığıydı. Onun nüfûzu başta Ebû Ca’fer olmak üzere Abbasî ailesi mensuplarını tedirgin ediyordu. Kardeşi Ebû Ca’fer’in tahrikleri sonunda Halife Ebü’l-Abbas, Ebû Müslim’in valilerini gizlice isyana teşvik etse de Ebü’lAbbas döneminde sözü edilen iç karışıklıklara büyük ölçüde son verilerek müslümanların siyasî birliği sağlanmıştır. O, Endülüs ve Kuzey Afrika’nın batı kısımları dışında bütün İslâm dünyasında halife olarak tanınmıştır. Beş yıl iktidarda kalan Ebü’l Abbas yeni yönetime karşı çıkan isyanlarla uğraşmak zorunda kalmış ve 754’de hastalanarak ölmesinin ardından kardeşi Ebû Ca’fer Mansûr halife olmuştur.

Ebu Câfer Mansur: İsyanlarla Mücadele

İkinci Abbâsî halifesi Ebû Cafer Mansûr, kardeşi Ebü’lAbbas’ın hilafeti döneminde çıkan pek çok isyanın bastırılmasında rol almıştır. Halifeliğinin ilk yılında ise Abbâsîler’in kuruluşunda önemli rol oynayan amcası Abdullah b. Ali b. Abdullah ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Abdullah’ın, yeğeni Mansûr’a biat etmeyi reddederek Suriye’de hilafetini ilan etmesi üzerine Mansûr onu itaat altına alma görevini Ebû Müslim’e vermiş ve çıkan savaşta Abdullah mağlûp edilerek bertaraf edilmiştir. Bu olay sonrasında Abbâsî ihtilalinin meşhur kumandanı Ebû Müslim’in giderek itibar ve kuvvet kazanmasından rahatsız olan Mansûr bir suikast düzenleyerek Ebû Müslim’i öldürtmüştür. Ebû Müslim’in öldürülmesi üzerine Horasan’da birçok isyan ve karışıklık çıkmıştır. Aslında Ebû Müslüm’in öldürülmesini bahane eden bu isyanlar dini içerik taşımaktaydı ve bu isyanların başında bir Mecûsî olan Sünbâz ile İshak et-Türkî’nin isyanları gelmekteydi.

Daha tehlikeli diğer bir hareket ise Ravendîler’di. Ebû Müslim’in intikamını almak isteyen bazı muhalif gruplar daha sinsice bir plan hazırlayarak Mansur’u Allah, Ebû Müslim’i de peygamber ilan ederek, halk nezdindeki itibarını ortadan kaldırmaya çalıştılar ve hatta bundan faydalanarak onu öldürmeye çalıştılarsa da başarılı olamadılar.

Halife Mansûr’u meşgul eden önemli meselelerden biri de Şiiî isyanlarıydı. Medine’yi kendilerine merkez edinen Alioğulları, Ebû Cafer Mansur tarafından baskı altında tutuluyordu. Ailenin pek çok mensubu tutuklanınca liderleri Muhammed b. Abdullah 762’de Medine’de halifeliğini ilân ederek halktan biat aldı. Mansûr, Mısır ve Suriye’den Medine’ye erzak sevkiyatını engellediği gibi Îsâ b. Mûsâ kumandasındaki orduyu da onun üzerine gönderdi ve Muhabbed b. Abdullah öldürüldü.

Dış ilişkilere bakıldığında ise, özellikle V. Konstantinos’un tahta geçmesiyle başlayan Bizans saldırılarına karşı asker sayısının artırıldığı gibi Kafkaslar’da İslâm topraklarına giren Hazarlar’a karşı çeşitli tedbirler alındı. Halife Mansûr, Endülüs’e geçerek orada 755 yılında Endülüs Emevî Devleti’ni kuran Abdurrahman b. Muâviye’yi ortadan kaldırmak için çok uğraştıysa da başarılı olamadı ve sonunda onunla anlaşma yoluna gitti. Hudut bölgeleri ve uçlarda Türk askerlerini istihdam ederek Türklerin İslâm dünyasına nüfûz etmelerine imkân sağlayan Halife Mansur 775 yılında vefat etti.

Halife Mehdî Dönemi ve Normalleşme

Babasının ölümü üzerine veliaht Muhammed Mehdî herhangi bir muhalefetle karşılaşmadan tahta çıktı. İyi bir eğitim görmüş olan Mehdî, babasının sağlığında çeşitli isyanların bastırılması için gönderilmiş, böylece askerî sahada da tecrübe kazanmıştı. Onun döneminde devlet genel olarak istikrar kazanmış ve iktisadi açıdan büyük gelişme göstermiştir. İsyanların büyük ölçüde azaldığı bu dönemde; siyasi tutuklulara af çıkarmış, devlet tarafından el konulan malları iade etmiş, fakirlere ve hastalara maaş bağlamıştır. İdari düzenlemeler yapılarak, ilk defa memurların yargılanması için mahkemeler kurulmuştur. Şehirlerin imarına da çalışılmış, yollar ve kuyular yapılmıştır. İlk defa onun döneminde yönetim ile halk kaynaşmıştır. Mehdî Hz. Ali taraftarlarına da çok iyi davranmış ve adeta onlara yapılanlar karşısında gönüllerini kazanmaya çalışmıştır. Bu nedenle onun döneminde Şiî isyanları görülmemiştir.

Bunlara ek olarak, Mehdî zındıklara (küfrü gerektiren davranışlarda bulunup Müslüman olarak görünen kimse) karşı mücadeleye önem vermiştir. Zındık olarak bilinen birçok kimseyi sorgulayarak cezalandırmıştır. Mehdî döneminde Bizans’a yönelik seferlere de önem verilmiştir. Bizans’ı hedef alan seferlere ağırlık vermesi ile hac ve cihad gibi dinî hususlara verdiği önem onun halk nezdindeki itibarını yükseltmiştir. Tüm bunların yanı sıra, Mehdî devlet kurumlarının organizasyonuna önem vermiş, devletin gelir ve giderlerinin muhasebe ve denetlenmesini düzenlemek amacıyla 779 yılında Dîvânü’z-zimâm’ı kurmuş, 784’de Dîvânü zimâmi’l-ezimme adıyla yeni bir divan oluşturarak taşra eyaletlerindeki zimâm divanlarını buraya bağlamıştır.

Abbâsîler’in Yükseliş Dönemi: Hârûn Reşîd

Hilâfetinin başlarında daha önceki dönemlerden kalan bazı iç meselelerle uğraşmak sorunda kalsa da Abbâsî Devleti’nin sınırlarının en geniş olduğu dönemde tahta çıkan Harûn Reşîd’in dönemi, “huzur ve istikrar dönemi” olarak anılmaktadır. O, Abbasî hanedanının Batı’da en fazla tanınan simasıdır. Onun döneminde saray adeta bir ilim ve kültür merkezi haline gelmiş ve Arap edebiyatındaki Binbir Gece Masallarına ilham vermiştir. İktisadi açıdan da en parlak dönemini yaşayan Abbâsîler’in başkenti Bağdat uluslararası ticaretin kavşak noktalarından biri olmuştur.

Hârûn Reşîd iktidarı sürecinde devletin idarî yapısında da bazı yenilikler yapmıştır. Dîvân-ı Harb’e bağlı olarak Dîvân-ı Arz’ı kurmuş, böylece askerî uzmanların orduyu her zaman teftiş ederek daima savaşa hazır tutmalarını sağlamıştır. Bu dönemde bölge valileri geniş yetkilere sahip olmuştur. Akdeniz sahili boyunca çeşitli yerlerde kuvvetli haberleşme teşkilatlarının kurulması onun dönemine rastlamaktadır. Ayrıca Hârûn Reşîd’in zamanında ilim ve kültür hayatında önemli gelişmeler olmuştur. Halife Beytülhikme’nin (Hizânetü’l-hikme) zenginleşmesi için büyük çaba harcamış ve bazan cizye olarak kitap almıştır. Bu dönemde Süryânîce, Grekçe ve Sanskritçe birçok eser Arapça’ya çevrilmiştir. Tüm bunlara ek olarak, Bağdat’ta bir hastane kurulmuş, birçok kale ve şehir imar edilmiş, nüfusu bir milyonu aşan Bağdat şehri Dicle nehrinin iki yakasına kurulmuş pek çok saray ve köşklerle dünyanın en güzel şehirlerinden biri haline gelmiştir.

Halife Emîn Ve Yönetimde Arap-Fars Mücadelesi

Bağdat’ta halife ilân edilen Emîn’in hilafeti Me’mûn da dâhil herkes tarafından tanındı, ancak bu dönemde halifenin kardeşi Me’mun’dan çekinen vezir Fazl b. Rebî halifeyi, Me’mun’a karşı kışkırtarak veliahtlıktan azlini sağladı. Bunun üzerine Emîn ile Me’mun arasında iktidar mücadelesi başladı. Bu mücadele Abbâsî tarihi için iki kardeşin iktidar mücadelesinden daha büyük anlamlar taşıyordu. Emîn imparatorluk içindeki Arap unsurlar, Me’mun ise yönetici olarak bulunduğu Horasan’ın da tesiriyle İranlı unsurlar tarafından desteklenmekteydi. Bir bakıma Emevîler’in son döneminde başlayam ve Abbâsîlerin kurulmasıyla sonuçlanan Arap ve Arap olmayan müslümanların mücadelesi yeniden dirilmişti ve bu aynı zamanda Irak ile Horasan mücadelesiydi.

İki grubun yaptıkları ilk savaşta Me’mun’un ordularının galip gelmesi üzerine kendisini halife ilan etti. Bu olumsuz haber başkent Bağdat’ta da karışıklıklara sebep oldu ve halife Emîn’in durumu tehlikeye düştü. Bağdat dışında bütün Abbâsî topraklarını birer birer hâkimiyeti altına alan Me’mun’un orduları 813 yılında Bağdat’ı ele geçirerek Emin’i öldürdüler. Emîn’in üç yıl süren kısa hâkimiyet dönemi tamamıyla kardeşiyle yaptığı iktidar mücadelesi şeklinde geçmiştir.

Me’mun: Hilafette Fars Hâkimiyeti

Dini bilimlerde oldukça iyi bir eğitim görmüş olan Hârun Reflid’in en büyük oğlu Me’mun kardeşi ile üç yıl süren mücadeleyi İranlı unsurların yardımıyla kendisi adına başarı ile sonlandırmıştı. Genç halife dönemi boyunca Araplar’a karşı cephe almış ve İranlıları devlet kademelerine yerleştirmişti. Me’mun bu süreçte vezirinin ikna etmesi sonucunda Bağdat’a gelmeyerek devleti Merv’den idare etmeye çalıştı. Bütün bu nedenlerle Arap nüfusunun yoğun olduğu yerlerde isyanlar ortaya çıktı.

Diğer taraftan Me’mûn, Merv’de Şiîlik’le kısmî bir uzlaşma politikası güden tarihî bir karar aldı. Ali evlâdından İmam Ali er-Rızâ’yı kendisinden sonra halife olmak üzere veliaht tayin ederek ilk defa hanedan dışından birini veliaht tayin etmek suretiyle Abbasî devlet geleneğini bozdu. Bu durum halkın büyük tepkisine yol açtı ve Me’mûn hilâfeti Abbasoğulları’ndan çıkarmakla suçlandı. Me’mûn, büyük tepkiler ve iç karışıklıklar nedeniyle 817 sonlarında Merv’den ayrılarak Bağdat’a gitmek için yola çıktı ve bu yolculuk esnasında iki önemli olay meydana geldi. Bunlardan biri Fazl b. Sehl’in 818’de öldürülmesi, diğeri de Ali er-Rızâ’nın şüpheli bir şekilde ölümüdür. Me’mûn’un Bağdat’a gelmesiyle karışıklık ve huzursuzluklar sona erdi.

Me’mûn Bağdat’ta düzeni sağlayıncaya kadar çeşitli bölgelerde pek çok ayaklanma çıkmıştı. Bunlardan en tehlikelisi ise Bâbek isyanıydı. Bu kalkışmayı başlatan, Abbâsî ihtilalinin efsanevi kumandanı olan Ebû Müslim’in ortadan kaldırılmasının ardında intikam amacıyla kurulan ve sapkın bir hareket olarak kabul edilen Hürremiye hareketiydi. Yaklaşık yirmi yıl süren bu ayaklanma Me’mun döneminde bastırılamadı. Bunun yanı sıra bu dönemde Ali evlâdı da iktidarı ele geçirmek için çeşitli teşebbüslerde bulundu.

Me’mûn döneminde dış politikadaki en önemli gelişme Müslümanlarla Bizanslılar arasındaki savaşların yirmi beş yıllık bir sükûnet devresinden sonra yeniden başlamasıdır. Me’mûn, 830’da Bizans’a karşı savaşmak amacıyla Anadolu’ya hareket etti ve Tarsus’a ulaşarak Bizans topraklarına girdi. Kapadokya bölgesinde harekâtta bulunarak buradaki bazı kasabaları tahrip ederek kaleleri fethetti. Fethettiği yerleri imar edip buralara Müslüman ahaliyi yerleştirmeyi düşünen Me’mûn’un ölümü bu düşüncesini gerçekleştirmesine engel oldu. Bununla birlikte, Me’mûn döneminde ortaya çıkan fikri sorunların başında Kur’an’ın yaratılmış olup olmadığı (halku’lKur’an) meselesi gelmektedir. Mutezile mezhebine temayül gösteren Me’mûn’un Kur’an’ın yaratılmış olduğu iddiasını desteklemesi ve bu düşünceyi adeta bir devlet politikası haline getirmesiyle bu durum siyasi bir probleme dönüşmüştür.

Sözü edilen dönemindeki isyanlar ve siyasi çalkantılara rağmen Me’mun ilmî ve kültürel faaliyetlere olabildiğince destek vermiştir. O, halife Mansûr döneminde başlayan Yunanca gibi eski medeniyetlere ait eserlerin Arapça’ya tercüme faaliyeti hızlanmıştır. Kendinden önceki yıllarda daha ziyade din bilimleri, dil ve edebiyatla ilgili çalışmalar ağırlıklı olarak yer tutarken, onun devrinde felsefe ve tabii bilimler alanında çalışmalar başlamış, adeta İslâm rönesansının başlangıcı olmuştur. Kindî gibi İslâm filozofları, Harezmî gibi bilginler ilk çalışmalarını Me’mûn devrinde yapmışlardır. Bağdat onun döneminde dünyaca ünlü bir ilim ve kültür merkezi haline gelmiş, Beytü’l-hikme, kütüphaneler ve rasathanesiyle bilime önemli katkılarda bulunmuştur. Onun son yıllarında Abbasî ve Bizans kuvvetleri arasındaki savaşlara rağmen karşılıklı elçilik heyetleri ve hediyeler gönderildiği ve ilmî alanda işbirliği yapıldığı bilinmektedir. Sonuç olarak, tarihçilerin âlim, filozof, zeki, ilme değer veren bir hükümdar olarak nitelendirdikleri Me’mûn’un saltanat devri yıpratıcı olaylara rağmen İslâm tarihinin en parlak dönemlerinden biri olmuştur.