Ünite 8: 21.Yüzyılda Toplumsal Değişme Sürecinde Sosyal Çalışma Üzerine Değerlendirme

Giriş

Sosyal çalışma mesleği ve sosyal hizmet alanları insan hakları felsefesine uygun bir bakış açısına sahip oldukları için sosyal adalet, sosyal planlama, sosyal refah ve sosyal devlet gibi olgulardan birebir etkilenirler. 21. yüzyılda sosyal hizmet sistemleri gelişmiş toplumlar sosyal sorunlarına çözüm üretme noktasında daha kurumsallaşmış bir toplumsal yapıya sahiptirler. Gelişmekte olan ya da azgelişmiş ülkelerse küreselleşmenin sosyal sonuçlarıyla baş edebilmek için yeni sosyal destek mekanizmaları üzerinde çözüm üretmenin bir parçası olmak için uğraş vermektedirler. Sorunun çözümüyse dünya uluslarının insan hakları evrensel sözleşmesine uygun koşulları oluşturmak için mücadele etmekten başka seçeneklerinin olmadığını kabul etmekle başlıyor.

Türkiye’de Toplumsal Değişme Sürecinde Anayasal ve Sosyal Hizmetler

Türkiye’de toplumsal değişme ve anayasal değişmelerin nedenleri arasında askeri müdahalelerin başta geldiğini görürüz. Demokrasi kavramı açısından irdelendiğinde farklı bakış açılarının askeri müdahaleleri “haksız-haklı” ikileminde ele aldıkları ve düşüncelerini bu şekilde savundukları bilinmektedir. 1960 müdahalesinin sonuçları arasında sosyal devletin en çok gündemde tutulması açısından düşüncelerini ileri süren aydınlar olmuştur. Elbette bu tarihsel dönemi okurken özellikle Avrupa’daki sosyal ve düşünsel gelişimleri unutmamak gerekir. 1961 Anayasası ile “herkes için insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlanması” devletin görevi olarak kabul edilmiştir. 1961 Anayasasının olanakları sosyal çalışma mesleği açısından irdelenebilir, yansımaları kabul edilebilir. Ancak bu anayasanın, siyasilerin asılmasına zemin hazırlayan askeri bir darbe sonucunda oluşturulduğu asla unutulmamalıdır.

1924 Anayasası, ekonomik etkinlikler bakımından daha ‘liberal’ bir yaklaşıma sahipti. Buna karşılık, 1961 Anayasası, ekonomik bakımdan sorumlu ve görevli bir devlet kavramı geliştirmiştir. Başka bir deyişle, 1924 Anayasası’nda öngörülen ‘kapitalizme dönük liberal devlet’ anlayışı yerine, 1961 Anayasası, ‘sosyal refah devleti’ yaklaşımını getiriyordu.

Batı’nın gelişmiş kapitalist sınıflarının kimi ayrıcalıklarından vazgeçmeye zorlanması sonunda ortaya ‘sosyal refah devleti’ ilkesi çıkmıştı. Bu model, birtakım önemli demokratik araçlarla birlikte, devletin ekonomik ve toplumsal yaşamı denetleyici kurumlarını içeriyordu. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi ile toplumsal muhalefetin, sendikaların gelişimini ciddi boyutlarda engellemiş, gelir dağılımı adaletinin dramatik ölçülerde bozulmasının nedenlerini beraberinde getirmiştir. 1980 müdahalesi, sivil politikacıları olduğu kadar, 1961 Anayasası’nın getirdiği sivil Devlet Kurumlarına suçlayıcı bir tutum ve davranış sergilemiştir. Askerler, ülkenin bir iç savaş içine yuvarlanmasının sorumluları olarak bu kurumları görmüşlerdir. Üniversiteler, yargı organları, sendikalar, hep bu kurumlar içinde değerlendirilmişlerdir.

Özellikle 20. yüzyılın sonlarına doğru yaygınlaşan neoliberal ekonomi politikaları, gerek sanayileşmiş ve gerekse gelişmekte olan ülkelerde, yoksullukla mücadele başta olmak üzere, bütün sosyal politika alanlarında ağırlığını hissettirmeye başlamıştır. Türkiye’de 24 Ocak kararları ile ‘sosyal devlet’ anlamsızlaştırılmıştır. İnsan haklarının, demokrasinin, özgürlüklerin, sosyal hizmetlerin, eğitimin, parasal çerçeve içinde açıklanmasına gidilmiştir. Dışsatıma dayalı büyüme anlayışından yola çıkan 24 Ocak ekonomi politikası, ülkenin bir bütün olarak daha da ‘yoksullaşması’ sonucunu vermektedir.

Çağdaş ve demokratik bir cumhuriyet olmanın yolu çağın gereklerini yerine getiren anayasalardan geçiyor. Sosyal çalışma mesleği ve sosyal hizmetler ancak bu temel üzerinde sağlıklı bir kimlik edinebilir.

Üstyapı Kurumu Olarak Sosyal Çalışma

Sosyal çalışma bu değişimin bilimidir. Toplumsal değişmeden etkilenen ancak onu tam anlamıyla belirleyen altyapının dinamiğini taşır kimliğinde. Bu nedenle sosyal çalışma altyapıyla etkileşim halinde olan, tarihsel-sosyal üstyapısal bir gerçektir. Sosyal koruma ve sosyal destek amaçlı kullanılır. Sosyal çalışma bir üstyapı kurumudur. Sosyal çalışma bilimsel bir disiplindir. Her ne kadar hizmet verdiği ülkenin demokrasi anlayışından etkilense bile insan haklarının yanındadır. Bu duruş onun kimliğinin parçalanmaz yönlerinden biridir.

Sosyal Çalışma Mesleği Açısından Kırsal Yapı ve Toplum Kalkınması

Ortalama başarılı bir kalkınma stratejisinin temel ya da siyasal diyebileceğimiz üç ögesi vardır, sosyal adalet, teknolojik gelişme ve bağımsızlık. Türkiye toplumu için bu dört unsur hep bir sorunsal olarak varlık bulmuştur.

Türk ekonomisi kırsal nüfusu kente çekmiştir. Kentlere göçün artması kırsal yatırımın yeterli olmaması nedeniyle sürecin gelişimini engellemiştir. 1960’lı yıllarla beraber Köyişleri Bakanlığının uhdesinde toplum kalkınması projesi yaşama aktarılmış idi. Köyden başlayan toplum kalkınması, küçük toplulukların içinde bulundukları ekonomik, toplumsal ve kültürel koşulları iyileştirmek amacıyla giriştikleri çabaların devletin bu konudaki çabalarıyla birleştirilmesi, bu toplulukların ulusun bütünüyle kaynaşması, ulusal kalkınma çabalarına tam biçimde katkıda bulunmalarının sağlanması sürecidir. Toplum kalkınması programlarında sosyal çalışma mesleği toplumla çalışma yöntemini kullanarak etkin rol alır.

Kırsalda Sosyal Hizmet ve GAP Örneğinde Sosyal Hizmet Uygulamaları

GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) suya dayalı, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin topyekün sosyoekonomik kalkınmasını amaçlayan insan odaklı bir bölgesel kalkınma projesidir. GAP’a ilişkin toplumsal politikalar, bölgede sürdürülebilir insani gelişmenin hedefine yönelmiştir. GAP’ın büyük oranda başarısızlığa uğraması için tetikleyici olmaktadır. Çünkü köy kalkınması, göçün önlenmesi, kırsal kalkınma, yoksullukla mücadele sosyal adalet temelinde bir bütün olarak topluma yansıdığında toplumsal gelişme sağlanmış olur. Bunlardan birinin işletilmemesi kalkınmada beklenmeyen sonuçlar doğurabilir. Kritik edilen bu noktalarda sosyal hizmet ne yapabilir? Sosyal hizmetin amaçları: Bireyin toplumsal işlev ve rollerini yerine getirebilmek, toplumsal koşulları bireyin gelişmesine olanak sağlayacak biçimde değiştirmek ve geliştirmek, insan haklarını güvence altına almak, toplumun gelir ve hizmet dağılımını dengelemek olarak sıralanır. Sosyal adaletin kurumsallaşması, gelişmiş sosyal hizmet kurumlar sistemi, yeterli sayıda ve nitelikte meslek elemanlarının varlığı, kamusal bütçe ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gerekiyor.

Sosyal Reform Hareketlerinin Sosyal Hizmete Etkisi

Dünya tarihinde siyasal partiler ve sendikalar aracılığıyla ortaya konan işçi sınıfı hareketinin, özellikle savaş dönemlerinde, sosyal haklarının gelişmesine büyük katkısı olmuştur. Sendikaların sosyal politika oluşturulmasındaki rolü ekonomik ve siyasal olarak tanınmalarından sonra başlamıştır. Oynadıkları rol ülkeden ülkeye ve benimsedikleri ideolojiye göre ayırımlar göstermektedir.

İşçi sınıfı olsun, sendikalar olsun bunlara benzer yapıların büyük bir kısmı baskı gruplarını oluştururlar. Toplumsal sorunların çözümünde demokratik tavırlarını sosyal politikayı belirleme noktasında iktidar aygıtlarına yönlendirirlerken toplumsal yapının demokratikleşmesi için kolaylaştırıcı olurlar. Sosyal çalışma mesleğinin odağıyla örtüşen yanlara sahip olan bu dinamik, sosyal çalışma mesleğini içlemine almaktadır.

Demokratik sistemin işleyişinde bu grupların rolü belki sanıldığından fazladır. Kamuoyunun aydınlanmasına yardımcı olmak, siyasal katılma kanallarını geliştirmek gibi işlevleri yanında, bazı baskı gruplarının temel hak ve özgürlüklerin korunmasında aktif bir rol oynadıklarını unutmamak gerekir. Ayrıca bu hareketler, uygulama içinde ortaya çıkan ve kaleme alınan sosyal eğitimsel meslek yöntemlerinin biçimlenmesine katkıda bulunmuşlardır.

Türkiye’de 1963’ten sonra yapısal değişmeler yaratan ve kırsal göçü daha da kamçılayıp ona yeni bir yön veren temel etken olarak ortaya çıktı. Dönem olarak, kentleşme ve gecekondulaşmada hareketlilik olmuştur. Kentlere doğru olağanüstü akışkanlığın ardındaki tek öğe, kentlerin çekimi değildir. Kırın itimi bu akışkanlığı önemli ölçüde etkilemiştir. Çünkü köylü gitgide yoksullaşmakta ve topraksızlaşmaktadır. Kırsal alanlarda yaşamı sürdürmek kimi durumlarda bütünüyle olanaksızlaşmaktadır. Böylece kentler, yarattıkları her türlü istihdamı aşan toplumsal hizmetler açısından (sağlık, eğitim, sosyal hizmetler gibi) yetişilmesi olanağı bulunmayan nüfus patlamasıyla karşı karşıya kalmışlardır.

9 Temmuz 1961 gün ve 334 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Genel Esaslar başlıklı Birinci Kısmın Cumhuriyetin Nitelikleri başlıklı 2. maddesindeki, Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir, maddesi sosyal refah ilkesinin temel taşı olarak kalırken hak temelli sosyal hizmet düşüncesinin serpilmesine ve gelişmesine öncülük etmiştir (Tomanbay, 2007, 200-201). Ne ki ekonomik-politik değişme sosyal refahı zamanla kurumsallaştıramamıştır. Sosyal çalışma bundan payına düşeni almış, gelişmemiş, geliştirilememiştir.

Sosyal Devlet, Sosyal Refah, Sosyal Politika, Sosyal Planlama, Sosyal Adalet, Sosyal Sorun ve Toplumsal Yapı ile Sosyal Çalışma Felsefesi Açısından Aydınlanma ve Modernleşme

Sosyal Devlet

Devlet çeşitli devrim hareketlerinin sonucu olarak tanınan hak ve özgürlükler siyasal gelişimin etkisiyle kişiselden sosyal bir niteliğe doğru değişmişlerdir. Kişi toplumdan ayrı olarak, soyut anlamda ele alınamaz. O sosyal ve ekonomik değişimler içinde yolunu bulmağa çalışır. Sosyalleşme, özgürlükleri eşitlikle bağdaştırma amacıyla gerçek bir karakter kazanmıştır. İşte çağdaş anlamıyla sosyal devlet bu sentezin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Sosyal devlet, aynı zamanda insanların birlikte mutlu bir düzene kavuşma eğiliminin bir ürünüdür. Sosyal haklar ise bu gelişimin dönüm noktası olmuştur. Siyasal iktidarların toplum yaşantısına müdahaleleri ile beraber sosyal haklarda gerçekleşme yoluna girmişlerdir. Bu zorunluluk ise sosyal demokrasinin doğmasına yol açmıştır. Liberal siyasal demokrasilerden sosyal ve gerçekçi demokrasiye doğru görülen gelişmeler, bu rejimlerin anayasalarını sosyal devlet ilkesine oturtmuştur.

Sosyal hizmetlerin varlığındaki ve gelişimindeki kilit kavram, sosyal devlettir; sosyal hukuktur, (social law), sosyal hukuk devletidir. Bu çatı kavramların pratik anlamında içeriği doldurulmadığı sürece sosyal çalışmanın işlevselliği kısıtlanır. Yoksulluk olgusundan yola çıkarak konuyla ilgili bilgimizi toparlayalım: Yoksulluk bir güvenlik sorunu olamayacağı gibi, sağlık sisteminin üzerinde oynayacağı bir sorun da değildir. Yaşayamamak sorunudur. Dolayısıyla sosyal devlet, kişileri sosyoekonomik yaşamda yalnız bırakmayarak klasik demokrasinin sosyal demokrasiye dönüşmesinde en büyük rolü oynamaktadır.

Sosyal Refah

Sosyal refah (social welfare); aile, din, ekonomi, politika gibi geleneksel sosyal kurumların yanında, daha sonra yer alan bir sosyal kurumdur. Sosyal refah kurumu, toplumun üyelerine yardım etmedeki kolektif sorumluluğunu ifade eden karşılıklı dayanışma mekanizmalarını içerir. Sosyal refah kişilerin ve grupların verim kabiliyetlerini tam olarak geliştirebilmeleri ve aileleri ile toplumlarının ihtiyaçlarını karşılayarak refaha ulaştırabilmeleri için doyurucu bir hayat ve sağlık standardına ulaşmalarını ve aynı zamanda bireysel ve sosyal ilişkilerini dengeli olarak devam ettirmelerini sağlamak amacı ile sosyal hizmetler ve sosyal kurumların organize edilmiş bir sistemidir.

Refah devleti bir kesişme noktasında ortaya çıkmıştır: Zayıf düşen, kendi kurtuluşunun koşullarını kendi başına ve siyasal yardım olmaksızın yaratmaktan aciz kapitalist ekonominin baskıları; kendini ‘ekonomik’ dalgalanmalar’ karşısında tek başına ve siyasal yardım olmaksızın korumaktan aciz, örgütlenmiş emeğin baskıları; en insafsız ve en az katlanılabilir belirtilerini dindirerek sosyal eşitsizlik ilkesini tekrar yerleştirmeye ve korumaya dair şiddetli güdü; bu ilkenin yeniden üretimine katılmayı başaramayanları marjinalleştirerek eşitsizliğin kabulünü teşvik etme arzusu ve siyasal denetimden yoksun bir ekonominin kemirici tesirlerini geçiştirmede devletin üyelerine yardım etmesine duyulan ihtiyacı belirginleştirmiştir. Refah devletinin dinamiği bu anlatılanlarda somutlaşmaktadır.

Sosyal refah politikası (welfare policy) ya da genel anlamıyla sosyal politika uygulamaları ile refah devletinin ortaya çıkışı ve gelişimi arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Ya da sosyal hakların gelişimi ve bunları yaşama geçirmeye çalışan sosyal politika uygulamaları sonucunda refah devletine ulaşıldığını söylemek mümkündür.

Günümüzde refah devleti ya da sosyal devlet işlevsellik bağlamında bir gerileyiş içinde. Küreselleşmenin de ektisiyle anlamını yitirmeye başladı gibi. Çünkü devlet birçok kamusal işlevinden vazgeçiyor. Üretim, paylaşım gibi unsurlar devleti pek ilgilendirmiyor artık. Refah devleti gibi bir toplumsal sigortanın altı oyuldu.

Sosyal refah alanı çeşitli insani hizmet mesleklerinin işlevlerini içine alan bir yapıya sahip olduğundan tarihsel bir birliktelik söz konusudur. Öyle ki; 1) insanların tüm iyilik durumunu, 2) bu duruma erişmek için gerekli sistemi, 3) bu amacı gerçekleştirmekle yükümlü olan devletin niteliğini, belirlemek için üç ayrı anlamda kullanılmakta olan sosyal refah terimi ve devleti sosyal çalışma mesleğinin değerleri, amaçları, hedefler ile örtüş mekte, birbirini tamamlamaktadırlar. Dolayısıyla sosyal çalışma mesleği de sosyal refah alanında tek olmamakla beraber öncelik taşıyan bir meslek olarak varlığını olanaklı kılmakta, işlevsel olmaktadır.

Sosyal Politika ve Sosyal Planlama

Politika toplumda yaşayan insanlar arasında bir çatışma, bir mücadele ve kavgadır. Genel olarak sosyal politikaların iki büyük aracı vardır. Bunlardan biri devlet eli ile oluşturulan ve mevzuat denilen (yasa, tüzük, yönetmelik ve kararnameler) yol, öteki de doğrudan ilgililerin yani çalışanların örgütleri, başka bir deyimle sendikaların etkinlikleri yoludur.

Sosyal planlama, kalkınmanın dengeli olmasını sağladığı ve sosyal sorunları çözerek büyümeye olanak tanıdığı için özellikle gelişmekte olan ülkeler yönünden büyük önem taşımaktadır. Ekonomik, sosyal ve kültürel yönleriyle bir bütün olan kalkınmanın sosyal yönünün planlanmasında, ekonomik planlama yapılırken, ülkenin sosyal gelişmesinin ve sosyal sorunlarının planlamaya dâhil edilerek bunların birlikte planlanmasının sağlanmasında, sosyal planlama önemli işlevler yüklenmektedir.

Her toplumsal kurum gibi sosyal politika da bir evrim içinde oluşmuştur. Yoksullara, yaşlı ve çocuk gibi güçsüzlerle, engellilere ve gereksinim içine düşmüş olanlara yardımlardan başlayarak kişisel ve toplumsal dayanışmalara kadar uzanmış ve kapitalist çağın doğuşu ile birlikte sosyal sınıfların ilişkilerine ve devletin yeni görevler yüklenmesine dönük boyutlara kadar gelmiştir.

Sosyal Adalet

Sosyal çalışmanın bilimsel sorumluluğu toplum kesimlerinin sosyo-ekonomik gereksinimlerini sosyal planlama yapılarak giderilmesi için gerekli yöntemsel çalışmaları yapmasıyla açıklanabilirken, sosyal çalışma disiplininin ve mesleğinin var olma dinamikleri de ancak ve ancak sosyal ekonomik planlamanın işlevselliğiyle mümkün olabilmektedir.

Sosyal çalışma, sorgulamasız insan haklarının gelişimiyle varolan bir meslektir. İnsan haklarının düşünsel açıdan en temel boyutu, toplumda adaletin sağlanmasıdır. Adalet gibi bir soyut kavrama geçerlik kazandırmak, toplumsal yaşamda adaleti en üstün değer olarak baş köşeye oturtmak hukuk düzenlerine düşen en temel görevdir. Sosyal çalışma, sosyal adaletin kurumsallaşmasında etkin bir meslektir.

Sosyal Hizmet, Sosyal Sorun ve Toplumsal Yapı

Sosyal sorun (social problem) etkili bir grup tarafından, çok sayıda insanı rahatsız eden belirli bazı sosyal koşulların sorun yarattığı ve bu durumun kolektif bir çaba ile iyileştirilebileceği ifade edildiğinde ortaya çıkar. Toplumdaki değişmeye paralel olarak ortaya çıkarlar veya değişikliğe uğrarlar. Sosyal sorunlarla ilgili olarak, sosyal politikaları anlamlı bir biçimde etkileyebilmek için bireysel çabalar yerine, kolektif bir çabanın, beraber çalışmanın daha yararlı olacağına dair bir anlayış söz konusudur. Nüfus artış hızının yüksek, toplumsal değişmenin hızlı olduğu Türkiye’de, sosyal sorunların çeşitlilik gösterdiği; bu sorunların boyutlarını açıklayıcı, sağlıklı ve güvenilir istatistik verilerin yeterli olmadığı; sorunların önlenmesi ve çözümlenmesine yönelik hizmetlerin ise dağınıklık gösterdiği ve daha çok geliştirilmesi gerektiği söylenebilir.

Sosyal çalışma mesleğinin alanda çalıştığı belli başlı sosyal sorun kategorileri şunlardır; işsizlik, yoksulluk, kadın hakları, sağlık, gecekondulaşma, çalışan çocuklar, azınlıklar, yaşlılık, engellilik, suçluluk, göç… Bu sosyal sorunlarla mücadelede sosyal çalışma mesleğine önemli görevler düşmektedir. Sanayileşme süreciyle dönüşüm yaşayan dünya toplumu birçok sorunla yüz yüze kaldı. İşte bu sorunlar toplumsal değişme ile birlikte yoğunlaşarak ayıldı. Toplumsal değişmenin yarattığı yeni ortamın koşulları, bu koşullara uyum sorununu beraber getirdi.

Sosyal hizmetler düşüncesi demokrasinin ana koşuludur. Sosyal çalışmaya yön veren duygu laiklik temellidir. Sosyal çalışma, demokrasinin sürekliliği için laik Cumhuriyetin erdemini başlıca kurucu unsur olarak görür. Demokrasinin mesleği olan sosyal çalışmanın uygulayıcısı Cumhuriyete ve demokrasiye inanmak zorundadır. Laikliği kendisine uygun yönleriyle değil tüm nesnel yönleriyle benimsemelidir.

Sosyal Çalışma Felsefesi Açısından Aydınlanma ve Modernleşme

Modernlik, on yedinci yüzyılda Avrupa’da başlayan ve sonraları neredeyse bütün dünyayı etkisi altına alan toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimlerine işaret eder. Modernliğin temel sonuçlarından biri ise küreselleşmedir. Modernlik küresel etkisi ve düşünümsel bilgi açısından evrenselleştiricidir. Kısaca yapısal olarak küreselleştiricidir. Sanayileşme Batı Avrupa ülkelerinin yakın tarihlerinde görülen teknik-iktisadi değişmeyi; modernleşme ise, sosyo-politik değişmeyi içerir. Sosyal çalışma aydınlanmanın ve modernliğin mesleği olarak varlık kazanır.

Küreselleşme ve Sosyal Çalışma, Küreselleşmenin Toplumsal Sonuçları ve Sosyal Çalışmaya Etkisi

Küreselleşme terimi günümüz söyleminde, modern çağ boyunca ‘evrenselleşme’ teriminin işgal ettiği yere yerleşmiştir. Kapitalizmin yalnızca yüz değişimidir küreselleşme. Evrenselleşme, liberallerin tümüyle serbest bırakılmış, toplumsal, bölgesel ya da etik hiçbir boyutu gözetmeyen malların alınıp verildiği geniş ticari bir alan olarak gezegene sahip olma isteklerini anlatır. Her şeyin tüketilmesine dayalı bir hegemonya arzusudur. Evrenselleşme aynı zamanda tektipleştirmedir, temel yasaların teker teker kaldırılmasıyla deregülasyondur, yani, insanların yaşamsal ihtiyaçlarını tümüyle görmezden gelen aşırılaşmış ticarettir. Evrenselleşmeyle örtüşen küreselleşme, uzak yerleşimleri birbirlerine, yerel oluşumların millerce ötedeki olaylarla biçimlendirildiği ya da bunun tam tersinin söz konusu olduğu yollarla bağlayan dünya çapındaki toplumsal ilişkilerin yoğunlaşması olarak tanımlanabilir.

Küreselleşmenin birinci niteliği, siyasal ve askeri alanda Amerika Birleşik Devletleri’nin egemenliği ve ‘dünya jandarmalığı’ rolüne soyunmuş olmasıdır. Küreselleşmenin ikinci niteliği, ekonomik alanda uluslararası sermayenin egemenliği olarak ortaya çıkmıştır. Küreselleşmenin üçüncü alanı kültüreldir. Bu alandaki ilk etkisi, yani üçüncü niteliği, tüm dünyada birörnek bir tüketim kültürü oluşturmaya yöneliktir. Bir aynılaşma diyebiliriz buna. Küreselleşmenin kültürel alandaki ikinci etkisi, yani dördüncü niteliği, farklı kimlik savlarını ve oluşumlarını sonuna kadar destekleyerek, mikromilliyetçilik akımlarını büyük ölçüde güçlendirmesidir. Sosyal çalışma mesleği küreselleşme ve onun üstyapısı olan postmodernitenin yansımalarını kimliğinde görmekle beraber müracaatçı gruplarının yoğunlaşan sorun dinamiğini de yakından görecektir.

Küreselleşmenin Toplumsal Sonuçları

her an değişiyor. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı son 15 yıl içinde şu gerçeklikle bizleri yüzleştiriyordu: 1960’ta dünya nüfusunun zirvedeki %20’si, tabandaki %20’den 30 kat daha zengindi. 1991’de 61 kat daha zengindi. Sürecin tersine çevrilmesini bırakın, bu uçurumun büyüme hızının öngörülebilir gelecekte yavaşlayabileceğine ya da durabileceğine dair hiçbir işaret görünmüyor. 1991’de dünyanın tepesindeki %20, dünyanın gayr-ı safi hasılasının %84,7’sini, küresel ticaretin %84,2’sini ve iç yatırımın %85’ini elinde tutarken tabandaki %20 için bu oranlar sırasıyla yüzde 1,4, 0,9 ve 0,9’du. Tavandaki %20 dünya enerjisinin %70’ini, metallerin %75’ini ve ağaçların %85’ini tüketiyordu. Uluslararası Göç Örgütü’nün verileri gösteriyor ki, Avrupa’da yılda 120 bin çocuk ve genç kız seks sektörünün bir nesnesi oluyor. Dünya’da her yıl 600 binden fazla kız çocuğu ve kadın insan tacirlerinin ticaretinde kullanılıyordu. Öte yandan zengin Avrupa’nın vatandaşlarından 3 milyonu evsiz, 20 milyonu işsiz ve 30 milyonu da yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. Küreselleşmenin sosyal sonuçlarını gördükten sonra diyebiliriz ki insanlık emperyalizmden ve kapitalizmin sömürü mekanizmasından kurtulamadıkça insan haklarının ve insanlığın geleceğinin güvence altına alınabilmesi düşünülemez.

Küreselleşmenin Sosyal Çalışmaya Etkisi

Küreselleşmenin sosyal devlet olgusuna bakış açısı, onu ortadan kaldırmayı ya da en azından, onun sistemli ve bütüncül bir sosyal refah hizmet modeli olmasının yolunu kapatmayı hedeflemektedir. İnsanlığın geleceği işsizlikten açlığa, yoksulluktan geri kalmışlığa, eşitsizlikten aşırı zenginliğe, dengesizlikten eşitsizliğe kadar tüm ekonomik sorunların çözümü ve insanlığın önüne çıkan değişim eğilimlerinin yerinde izlenerek, insan hakları doğrultusunda amaçlara yönlendirilebilmesine bağlıdır.

Yoksul insan gruplarının küresel hareketliliği iç savaşlarla birlikte modern düzenin endişe duyduğu en etkili sosyal sorun haline geldi. Sosyal çalışma mesleğinin hedef kitlesinde yer alan mülteciler, sığınmacılar, yabancılar, dışlananlarla ilgili yaşananlar küresel vicdanda yeni arayışları beraberinde getiriyor.

Küreselleşmenin, tüm dünyada yaşanan insan hakları ihlalleri ve eşitsizliklerin yaşanmasında önemli bir etken olduğu; çokuluslu ve uluslarüstü örgütlerin, az gelişmiş ülkelere kredi olanağı sağlayarak onların borçlanmalarına ve ekonomik olarak bağımlı hale gelmelerine ve pek çok soruna yol açtığı önemle vurgulanmıştır. Küreselleşmeyle birlikte hızlı yoksullaşma, işsizlik ve göç gibi sosyal sorunların arttığı ve yeni sosyal sorunların ortaya çıktığı; yaşanan ekonomik krizlere ve istihdam koşullarının geliştirilmemesine bağlı olarak hızla artan işsizlik ile birlikte alt üst gelir grupları arasındaki farkların arttığı; küreselleşmenin etkisiyle yaşanan bu sosyal sorunların devamında kültürel, sosyal ekonomik, psikolojik sorunların yanı sıra, aile, kadın ve çocukların bu süreçten zararlı çıktıkları ve okul çağında bulunan ve eğitim sürecinin dışında kalan çocuk sayısının arttığı; eğitimdeki niteliğin düştüğü ve birçok yeni toplumsal sorunların ortaya çıktığı; ve toplumsal barışın olumsuz etkilendiği; tarım alanında hayata geçirilen küresel politikaların, tarımdan hızla kopma ve kente göçlerin yaşanmasında önemli olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla sosyal hizmetlerin bir insan hakkı olduğu bilincinden hareket ederek sosyal sorun yaşayan toplumsal kesimlerle sosyal çalışma yapmak gerekmektedir. Sosyal çalışma var olmasının bir gereği olarak küresel eşitsizleştirici koşulların karşısındadır.