Ünite 7: 1980-1994: Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye’de Liberal Ekonomiye Geçiş

Giriş

1970’lere kadar, dünya geneli ele alındığında finansal sistemler yaygın değildi. Tahvil ve hisse senedi piyasaları neredeyse hiç oluşmamış özel sektör temsilcileri için piyasa girişlerdeki engellemelerden finansal sektörde girişimde bulunmak yok denecek kadar azdı.

1980 Öncesinde Dünya Ekonomisindeki Gelişmeler

19. ve 20. Yüzyılın başlarında ülkeler arası sermaye akımlarının oldukça fazla olup, iki dünya savaşının yaşandığı dönemde sermaye hareketleri oldukça spekülatif nedenlerle devam etmiş ve döviz piyasalarındaki yüksek oynaklıklar söz konusu olmuştur. Bu durum Bretton Woods sisteminin kurulmasına neden olmuştur.

Bretton Woods sistemiyle ülkeler Amerikan Doları dışında herhangi bir para birimini sadece istisnai durumlarda ve sınırlı oranda kullanmayı kabul etmiş karşılığında da ABD bu ülkelerin ellerindeki doları, istedikleri zaman altına çevirmeyi taahhüt etmiştir. Ancak 1971 yılında bu sistemin çöküşüyle beraber gelişmiş dünya ülkelerinde sermaye kontrolleri kalkmaya başlamış ve bu başlangıcı takiben dünyada büyük bir globalleşme dalgası başlamıştır. 1960’ların sonlarına doğru büyük endüstriyel ülkeler döviz hareketlerindeki kontrolleri azaltmaya başlamış ve 1970’lerde esnek ya da serbest döviz piyasası sistemlerine sahip olmuşlardır.

1980-1994 Döneminde Görülen Gelişmeler

1980’lerle birlikte tasarrufların arttığı bir döneme girilmesi, tasarrufların saklanabileceği yeni araçların bulunması ve üretilmesi için talep yaratmış ve tüm sektördeki rekabeti ciddi boyutlara taşımıştır. 80’leirn sonuna doğru ise Doğu Bloku ya da diğer adıyla Demir Perde çökmeye başlamış ve bu çöküş de liberal ekonomilerin daha iyi çalıştığı görüşünü pekiştirmiştir. Dolayısıyla daha fazla gelişmekte olan ülke finansal liberalleşme hareketlerini benimsemeye ve uygulamaya başlamıştır.

Türkiye’de de 24 Ocak kararlarından sonra liberalleşme sürecine girmiş, bankacılığın daha da verimli hale gelmesi için bazı yapısal değişikliklere gidilmiştir. Bu doğrultuda faiz oranları ve döviz kurları üzerindeki baskı kaldırılmış ve yeni bankaların piyasaya giriş çıkışları serbest hale getirilmiştir. İslami Bankacılık faaliyetleri ve bankalar arası para piyasası kurulmuştur. Türkiye’de bankalara 1988’de faiz oranlarını belirleme, 1990’da ise döviz kurlarını belirleme izni verilmiş ve yeni bankaların kurulmasının ve yabancı bankaların şube açmalarının önü açılmış ve bu konudaki yasaklar kaldırılmıştır. Ayrıca 1990 yılında elektronik bankacılık sistemi, 1992 yılında ise EFT sistemi kurulmuştur.

24 Ocak kararlarının temel amacı ithal ikameci sanayileşme politikalarının terk edilerek ihracata dönük sanayileşme politikasının benimsenmesini sağlamak ve Türkiye ekonomisinin dışa açılmasını kolaylaştırmaktır.

24 Ocak kararları çerçevesinde TL dolar karşısında develüe edilmiş, 1981 yılından sonra günlük kur uygulaması hayata geçirilmiştir. Ayrıca devletin ekonomiye etkisini azaltmak amacıyla sigara tekeli azaltılmış ve KİT’lerin (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) özelleştirilmeleri için adım atılmıştır. 1980 sonrası Türkiye ekonomisi büyük bir ekonomik dönüşüm sürecine girmiş fakat 24 Ocak Kararları ekonomik istikrarı sağlamada başarılı olamamış, 1988 yılında yeni bir kriz yaşanmıştır.

1987’de yaşanan yerel seçimlerin ardından kamu kesimi açığı artmış, mali piyasalar alt üst olarak faizler yükselmiş ve kur makası açılmıştır. Döviz rezervlerinin de azalmasıyla, dış ödemelerde güçlüğe düşülmüş ve hükümet bir dizi kararlar almak zorunda kalmıştır. 1990 yılında yaşanan Körfez Krizi ve 1991 yılında yaşanan erken seçimden dolayı kamu açıkları yine artmış bankalardan mevduat çıkışı hızlanarak bankacılık sektörünü krize sürüklemiştir. Ayrıca iki büyük rating kuruluşunun bu dönemde kredi notunu düşürmesi Türkiye’den sıcak para çıkışını hızlandırmış ve bu durum 5 Nisan kararlarına zemin hazırlamıştır.

1980 yılı sonrası kamu kesimi açığının oldukça artması devlet iç borçlanmasını arttırmış ve bu borç zamanla dış borca dönüşmüştür. İç faiz oranları hızla yükselmiş ve bu durumdan ötürü Türkiye’ye sıcak para girişi artmıştır. Bu durum ithalatı arttırarak dış ticaret açığını ve cari işlemler açığını arttırmıştır. Böyle bir ortamda enflasyonla mücadele etmek ve ekonomik istikrarı sağlamak amacıyla 5 Nisan ekonomik istikrar kararları alınmış, bu kararlar çerçevesinde TL %39 oranında değer kaybetmiş, menkul kıymetlerden alınan vergiler kaldırılarak, bankaların topladıkları fonlar için ödemek zorunda kaldıkları munzam karşılık oranları sıfırlanmıştır. 5 Nisan kararları hem Ortodoks hem heterodoks özellikler göstermekteydi ve çapa olarak döviz kuru seçilmiştir. 5 Nisan kararları bazı hedeflerine ulaşmış ama tam olarak başarılı olamamıştır.

Finansal Liberalleşme ve Gelişmekte Olan Ülkeler

1980’lerde Türkiye ile birlikte tüm dünyada serbest piyasanın tüm ekonomik piyasalar için esas hedef olarak belirlendiği sırada, büyüme ekonomisi literatürde ciddi biçimde liberalleşme hareketleri ile yakından ilgilenir hale gelmiştir. Büyüme ve liberalleşme ilişkisi 1900’lerin başından itibaren iktisatçılar tarafından ele alınmış 1980’lerle beraber konu tekrar önem kazanmıştır. Globalleşmenin etkileriyle birlikte liberalleşme ve büyüme ilişkisine daha ampirik bakan ve buradan sonuçlar arayan çalışmalar hızla artmıştır. Ancak 1990’ların ve 2000’lerin sonlarında yaşanan ekonomik ve finansal krizlerin özellikle gelişmekte olan ülkelerde yarattıkları sonuçlar, liberalleşmeye negatif olarak bakılmasına neden olmuştur.

Globalleşme ve finansal entegrasyonun gelişmekte olan ülkeler için beklenilen faydaları olduğu kadar maliyetleri de vardır. Örneğin 1998-99 Krizinde en çok sermayenin dolaşımını serbest bırakan, kontrol mekanizmalarını minimuma indirgeyen ülkeler etkilenmiştir. Tüm bu gelişmelere rağmen bu krizi takip eden süreçte gelişmekte olan ülkelerden üst grupta yer alanlar, global finansal sermayenin huzuru için bir dizi reform gerçekleştirmiştir.

Günümüz dünyasında özellikle gelişmekte olan ülkelerin belirlediği finans politikaları McKinnon ve Shaw’ın finans alanında değişimlerin başlangıcı olduğu kabul edilen çalışmalarının ürünleridir. Çalışmalarında gelişmekte olan ülkelerin finans sistemindeki baskıların altı değişik boyutunu açıklamışlardır. Ancak burada en çok üzerinde durulan konu hükümetledir. Çünkü hükümetlerin varlığı finansal sistemde sıkı bir kamu kontrolü demek olup, piyasanın işleyişine tamamen ters bir durum olmaktadır. finansal liberalleşmenin tüm ülkelere olumlu katkı sağlayacağı iddiasına sahip Mckinnon ve Shaw’a göre baskıcı piyasalarda faiz oranları çoğunlukla piyasada olması gerekli olanın altında belirlendiği için tasarrufları ve dolayısıyla yatırımları olumsuz etkiler. Hem düşük tasarruflar hem de kıt tasarrufların yanlış yatırımlara yönelmesi, ülke ekonomisinin büyümesini iki kere vurmaktadır.

Stiglitz liberalleşme hareketleri konusunda daha şüpheci yaklaşmış özellikle sermaye piyasasındaki liberalleşmenin büyümeyi olumsuz etkileyebileceğine dair nedenler olduğunu iddia etmiştir. Sermaye hareketlerinde liberalleşme ile artacak istikrarsızlık ve krizler değişik kanallar ile büyümeyi etkileyecektir. Gelişmekte olan ülkelerde finansal liberalleşme hareketleri başlayalı epey bir süre geçmiş ve bu hareketlerle genel anlamda merkez bankaları bağımsız kılınmaya çalışarak baskılayıcı finansal sistemler ortadan kaldırılmak istenmiştir. Sermaye akımları üzerindeki engellerin azaltılmasıyla sermayenin sınırlar arası hareketliliği arttırılacaktır. Bu tür politikalar gelişmekte olan ülkelerce hemen benimsenmiş ve kamuoyunda ciddi destek bulmuştur.

Chomsky, 2008 Krizi’nin başlarındayken bu krizin öngörülmesinin kolay olduğunu ama öngörülemediğini açıklamıştır. Çünkü finansal liberalizasyon kendi içerisinde çok temel ve anlaşılabilir piyasa etkinsizliklerini barındırmaktadır. Chomsky ekonomi teorisinde dışsallıklara işaret etmiş ve piyasanın kendi dinamikleriyle bu dışsallıkları içselleştiremeyeceğini bunun da sorunlara yol açacağını ifade etmiştir. Bu sistemde finansal işlemlerin ölçeği ve aralığı arttıkça finansal krizlerin sıklığı ve şiddeti de artmaktadır.

ABD ele alındığında finansal liberalizasyonun orada da kötü sonuçlar doğurduğunu söylemek mümkündür. Chomsky bugünkü sistemi devlet kapitalizmi olarak nitelendirmiş, yaratılan sistemde maliyet ve risklerin tüm toplum tarafından paylaşıldığını ancak karların özelleştirildiğini belirtmiştir. Son yaşanan global krizle birlikte yatırım bankalarının sonu gelmiş olabilir ve ayrıca finansal piyasaların yeniden regülasyonuna yönelik adımlar gelecektir. Ancak bu devlet kapitalizminin sonu anlamına gelmeyecektir.

Türkiye’de Finansal Liberalleşmenin Gelişimi

Gelişmiş ülkeler dünyadaki tüm piyasalara daha rahat erişim imkanına kavuşmak için finansal liberalleşme ve uluslararası bütünleşmeyi öncelikle ele alarak diğer ülkeler için bir norm oluşturmuştur. Türkiye için 1980 öncesi ele alındığında ekonomik sistemin oldukça kapalı ve özel sektörün minimal pay aldığı bir yapıdan bahsetmek mümkündür. 1980’den önce Türkiye’de devlet kontrolü altında düşük nominal faiz uygulaması yürütülmüştür. Ayrıca bankacılık sektöründe devlet payı yüksek olup sektöre girişler sıkı kontrol altında tutuluyordu. Bu nedenle Türkiye’de finansal sistem gelişmemiş bir yapıdaydı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyada ve Türkiye’de yaşanan sosyal ve politik gelişmelere bağlı olarak, Türkiye sanayileşme hareketine hız verse de yurtiçi tasarruflarındaki yetersizlikler yurtdışından sermaye transferine neden olmuştur. Tüm dünyada 1950’ler iç taleple endüstrileşme politikalarının benimsendiği yıllar olup, bu süreci takiben Türkiye ve bazı diğer gelişmekte olan ülkeler, ithal ikameci stratejiyi kendilerine politika olarak belirlemişlerdir. Ancak 1970’lerde yaşanan yüksek enflasyon ve baskılayıcı finansal yapı Türkiye ekonomisinin yatırım ve büyüme alanlarında sorun yaşamasının önemli nedenlerindendir.

Finansal sistemin liberal bir yapısı olmadan, faiz oranlarındaki aşağı ya da yukarı yönlü hareketler beklenen etkileri yaratmaktan uzak kalacaktır. Dünyada birçok ülke 1970’lere gelinceye kadar, düşük faiz oranları politikası izlemiştir. 1980’lerin ortalarında başlayan genel liberalleşme hareketleri 1980 öncesi uygulanan stratejilerin aksi yönünde stratejiler anlamına gelmekteydi. Türkiye ekonomisi için de uluslararası rekabete ayak uydurması düşünülmüş ve ithalat üzerinde çok kısıtlayıcı tedbirler alınmıştır. 1980 sonrasında Türkiye’de yaşanan makroekonomik gelişmeler 1980 ile 1990’ların ortasına kadar olan dönem ve sonrası olarak ikiye ayrılmaktadır.

1980 sonrası dönemde Türkiye ekonomisi yeni bir yapılanma sürecine girmiştir. 24 Ocak 1980 Kararları ile başlayan süreçte IMF ve Dünya Bankası ile gelişmişle ülkeler güdümü altında yapısal reformların uygulandığı istikrar politikaları uygulanmaya başlanmıştır. Türkiye ihracata dayalı büyüme stratejilerine doğru geçmeye başlamış ve ihracatı teşvik amacıyla bir dizi sübvansiyon desteği sağlanmıştır.

1980’lerde başlayan ekonomik yapıdaki dönüşümün genel amacı içe dönük, kaplı ve kontrol altında ilerleyen bir sistem politikası yerine dışa dönük ve merkezinde serbest piyasanın yer aldığı bir sisteme geçebilmekti. Liberalleşme hareketi ekonominin bütün sektörlerinde gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Döviz kuru sistemi daha esnek hale getirilmeye çalışılmış ve esnek döviz kuru sistemiyle Türk ekonomisinin dış şoklara karşı olan tepki verme yeteneği arttırılmak istenmiştir. Yasak olan döviz bulundurma hakkı serbestleştirilmiştir.

Yabancıların döviz cinsinden olması koşuluyla gerekli sermaye miktarını Türkiye’ye getirerek burada yatırım yapmalarına izin verilmiş bunlara ek olarak yabancıların Türkiye’de ticari faaliyette bulunmalarına, hisse satın almalarına, ortaklık kurmalarına, şube ve temsilcilikler açmalarına izin verilmiştir. Aslında Türkiye’deki finansal liberalleşme hareketleri faiz kararları ile başlamıştır. 1980 yılında vadeli mevduat ve krediler için uygulanan faiz oranları üzerindeki devlet kontrolü kaldırılmıştır.

Bankacılık sektöründe yapılan önemli değişikliklerinden bir tanesi yarattığı sonuçlar açısından 1983 yılında kurulan Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu olmuştur. Fonun kurulma amacı, bankaların devlet güvencesi ile fütursuz davranışlarına yol açmak değil aksine banker ve küçük banka iflaslarıyla kamuda oluşmuş bulunan kötü algının giderilmesiydi. Bankalara her sene dış denetçi tarafından denetlenme şartı getirilmiştir.

1987 yılında aktiflerindeki risklere karşılık yeterli sermaye bulundurduklarını garanti altına alabilmek adına bankalara BIS kriterleriyle belirlenen sermaye yeterliliği oranları zorunlu kılınmıştır. 1980’lerin sonuna gelindiğinde Türkiye’de ekonomik anlamda hem iç şartlarda ciddi liberalleşme yaşanmış hem de uluslararası ekonomi ve piyasalarla olan ilişkilerin serbestleştirilmesinde ilerlemeler yaşanmış ve Türkiye’ye gelen sıcak para faiz oranları üzerinde artış yönünde bir baskı oluşturmuştur.

1980’lerin sonuna gelindiğinde bankacılık sistemi karlarını arttırmak amacıyla uluslararası arbitraja dayalı kısa vadeli hareketlerden kazanç elde etmeye yönelmiş ve yatırımlar için reel sektöre kaynak transferi fonksiyonunu ikinci plana atmıştır. Dolayısıyla Türkiye 1994’te yeni bir krizle yüzleşmek zorunda kalmıştır.

2000’lerin başına kadar, sermaye piyasaları gelişimini desteklemesi düşünülen finansal liberalleşme hareketlerinin daha çok kamunun finansman ihtiyacını kolayca gidermesini desteklediği anlaşılmaktadır. 1990’ların ortalarına gelindiğinde, Türkiye’de özellikle imalat sektöründe finansal liberalleşme ile artması beklenen üretken yatırımlarda istenilenlerin gerçekleşmemesi, liberalleşmenin ciddi sorgulanmasına yol açmıştır.

90’ların sonlarına kadar bankacılık sektörünün genellikle iç borçlanma senetlerini portföylerinde ciddi oranda bulundurmalarından dolayı, liberalleşme ile kamuya daha fazla kredi sağlama fonksiyonu yeterince yerine getirilememiştir.