Ünite 3: 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Avrupa (1848-1871)

Giriş

19. yüzyıla Napoleon savaşlarının yarattığı büyük yıkım ve karmaşayla giren Avrupa, alt üst olmuş siyasi haritası ve güçler dengesi ile pek çok sorunla karşı karşıya kalmıştı. Bu nedenle İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya’nın da aralarında bulunduğu Avrupalı hükümdarlar nihai barış anlaşması düzenlemek ve eski düzeni geri getirmek için 1814 yılında Viyana Kongresi’nde bir araya geldi. 9 Haziran 1815’te imzalanan Viyana Kongresi kararları ile İngiltere, Avusturya, Rusya ve Prusya kendi çıkarlarına göre ve bu çıkarların uyuşması oranında, Avrupa’da yeni bir düzen kurmuşlardı.

Kongreyi düzenleyen dört büyük devlet Avrupa haritasını yeniden düzenlerken Fransız İhtilâli’nden önce İngiltere dışında, hemen bütün Avrupa’da geçerli olan siyasi rejim ve felsefeyi geri getirmeyi amaçlamışlardı. Doğal haklar ya da İnsan Hakları yerine eskiden olduğu gibi Tanrısal Haklar geçerli olacak ve o kurala dayalı siyasi rejimler yasayacaktı. Restorasyon Dönemi adı verilen bu süreçte Fransız İhtilâli’nin düşünce alanında ortaya çıkardığı yeni akımlara ve diğer alanlarda getirdiği değişikliklere önem verilmemişti.

20 Kasım 1815’te ise Rusya-Prusya-Avusturya ve İngiltere arasında da Dörtlü İttifak yürürlüğe girdi. Bu ittifaklarla dört devlet, Avrupa’da kendilerinin kurmuş oldukları düzene karşı baş gösterecek olayları birlikte bastırmayı taahhüt ediyorlardı. Bu işbirliği ve dayanışma için devletlerarası bir örgüt kurulmamıştı. Yalnız üye devletlerin, olayların gelişmesine göre gerekli önlemleri alabilmek için belirli zamanlarda bir araya gelip toplantılar yapmaları öngörülmüştü.

1830 İhtilalleri Fransa, Belçika, İspanya gibi ülkelerde liberalizmin başarısı ile sonuçlandı. Diğer birçok yerde de etkisi derinden hissedildi. Ancak bağımsızlık akımı, Belçika dışında başarı sağlayamadı. Bununla beraber, Avrupa’da kurulan ittifaklar sisteminin mutlakiyet yönetimlerini kolaylıkla yürütemeyecekleri anlaşılmış oldu. 26 Eylül 1815’te Rusya-Prusya ve Avusturya Kutsal İttifak’ı imzalamıştır. İngiltere ile birlikte Fransa’nın Kutsal İttifakla aralarına mesafe koymaları 1830 İhtilâlleri sırasında açık biçimde ortaya çıkmıştı. Artık beşli blok ikili bloka dönüşmüştü. İngiltere ile Fransa Liberal Bloku, Rusya, Avusturya ve Prusya ise Muhafazakâr Blokunu oluşturuyorlardı. Böylece Viyana Kongresi’nde ve sonrasında kurulan Avrupa düzeni büyük ölçüde değişerek yeni bir güçler dengesi kurulmaya başlandı.

Avrupa’da 1848 İhtilalleri

1848 İhtilalleri, 19. yüzyılın yaygın kitlesel huzursuzluklarının bir sonucuydu. 1840’lardan itibaren daha da ağırlaşmaya başlayan iktisadi bunalım, tüm Avrupa’yı etkisi- ne almıştı. 1845’te patates mahsulü çok kötüydü, 1846 ve 1847 yıllarındaki hasat da sadece küçük bir artışa işaret etmekteydi. Tahıl üretimindeki benzer düşüşler, sefaleti ve sıkıntıları alt sınıflar arasında yaygın hale getirerek yiyecek fiyatlarını yükseltti. Mevcut durum, ülkeden ülkeye ve hatta her bir ülkenin kendi içinde de değişmekteydi. Orta sınıflar, nüfusun harcama kapasitesindeki düşüşün neden olduğu ve işsizliğe yol açan bunalımından ciddi şekilde etkilendi.

Tüm bu nedenlerle 1848 ihtilalleri, kıta Avrupası’ndaki çoğu ülkede, farklı toplumsal sınıflar ile meslek kollarının üyeleri arasındaki geçici işbirliğinin sonucu gerçekleşti. 1848 itibarıyla ayaklananların çoğu, her yerde iktisadi değişimlerin getirdiği sorunlarla karşı karşıya olan zanaatkârlardı. Çoğu ülkede isleri daha da kötüleştiren nüfus artısının taşradan şehirlere göçe neden olmasından dolayı zanaatkârlar zor durumdaydı. Hükümetler, zanaatkârların çıkarlarını göz önünde bulundurma konusunda isteksizdi. 1848 yılı bu hareketlerin doruk noktasına ulaştığı yıl oldu. Zanaatkârlar, 22 Şubat’ta Paris, 11 Mart’ta Viyana ve Prag ve 17 Mart’tan sonra da Berlin sokaklarına çıktılar.

Avrupa’da sanayinin gelişimi, şehirli ve kırsal nüfus oranlarında değişime sebep olmuştu. İnsanlar kitleler halinde yeni sanayi bölgelerine yığılıyordu. Köylü ve isçilerin kötü olan hayat şartları daha da yaşanmaz hale gelmişti. Köylü sınıfı gel irinin büyük kısmını vergiye ödemekteydi. Çiftlikler yoksullaşırken binlerce köylü mülkü açık arttırmayla satışa çıkarılıyordu. İşçilerin durumu daha da kötüydü. Hemen tüm politik haklardan yoksun bulunan isçiler, gülünç denecek kadar az bir ücret karşılığı günde 16-18 saat çalışıyorlardı. Üstelik çalışanlar sadece erkekler değildi. Erkeklerin yapabileceği isler çoğu zaman daha az ücret ile çalışan, kadın ve çocuklara veriliyordu. Sanayileşme ile meydana gelen büyük değişimin etkisiyle isçi sınıfının hakları, ücretlerin düşüklüğü, şehirli nüfusun artmasına neden olmuştur.

1830 İhtilali sonucunda Fransa’da liberal bir anayasaya dayalı meşruti krallık kurulmuş ve liberal düşüncelerinden dolayı da Louis Philippe tahta çıkarılmıştı. Ancak yeni kraldan neredeyse tüm sınıflar şikâyetçiydi. Bir defa, X. Charles’ın mutlak monarşisinden yana olanlar ilk andan itibaren Louis Philippe’in ılımlı liberal yönetimini benimsememişlerdi. Yeni bir sınıf olarak ortaya çıkan isçilerin isteklerini ise görmezden gelerek kıpırdanmaları bastırmaya çalıştı. İşte tüm bu olumsuzluklar, ileri sürülen sosyal görüşlerin de etkisiyle, krala ve rejime karşı muhalefeti güçlendirdi. En büyük muhalefet, Sosyalistlerden ve Cumhuriyetçilerden gelmekteydi.

Bu ortam içerisinde, hükümetin 22 Şubat 1848’de muhalifler tarafından yapılacak “Reform Ziyafeti” adı verilen toplantıyı yasaklaması, olayların başlamasına ve ihtilalin patlamasına yol açtı. Paris sokaklarında halk ile krallık kuvvetleri arasında üç gün kanlı çarpışmalar yaşandı. Gelişen olaylar karşısında Louis Philippe ülkeden kaçtı. Bunun üzer ine 24 Şubat 1848 günü geçici bir hükümet kuruldu ve 25 Şubat 1848’de Fransa’da İkinci Cumhuriyet ilan edildi.

Krallık devrilmiş ve Fransa’da İkinci Cumhuriyet (1848- 1852) dönemi başlamıştı. Liberallerin, Bourbon Sarayı’nda toplanan temsilcileri, ulusal kurucu meclis toplanıncaya kadar ülkeyi yönetecek olan geçici hükümeti kurdular. Ancak Louis Philippe ve rejimine karşı işbirliği yapan ve krallık rejimini ortadan kaldıran cumhuriyetçiler ve sosyalistler, bu noktadan itibaren ayrılmaya başladılar. Zira isçiler, ise ihtiyacı olan tüm vatandaşlara is garantisinin verilmesini talep ediyorlar ve bu sayede çalışan yığınların kaderinin köklü bir şekilde değişeceğini düşünüyorlardı. Nitekim Cumhuriyetçilerin ağırlıkta olduğu geçici hükümet, isçilerin zoruyla, çalışma hayatına ve isçilerin durumunun düzeltilmesine yönelik bazı adımlar atmak zorunda kaldı. Yeni bir anayasa yapmak için 4 Mayıs 1848 tarihinde toplanan Kurucu Meclis’te çoğunluk Cumhuriyetçi burjuvazinin eline geçmişti. Onların 500 üyeliğine karşılık Kralcılar 300, Sosyalistler ise 100 üyelik kazanmışlardı.

Kurucu Meclis’in, geçici hükümetin aldığı önlemleri kaldırması Fransa’yı beklenmedik biçimde yeni bir bunalıma sürükledi. Yeni hükümet 22 Haziran 1848 günü Ulusal Atölyeler in kapatılmasına ilişkin bir karar alınca isçiler buna karşı koydular. Bu yüzden Paris’te yeni çatışmalar ortaya çıktı. “Haziran Günleri” diye adlandırılan ve 23-26 Haziran 1848 tarihleri arasında gerçeklesen olaylarda Sosyalistlerle Cumhuriyetçi Hükümet yanlıları 4 gün boyunca çarpıştılar ve hükümet kuvvetleri sonunda üstün gelip Haziran İhtilalini bastırdı.

Bu kanlı olaylardan sonra Kurucu Meclis, 12 Kasım 1848 tarihinde İkinci Cumhuriyet in Anayasası’nı kabul etti. 10 Aralık 1848 tarihinde yapılan seçimle Napoleon Bonapart’ın yeğeni Louis Napoleon büyük bir çoğunlukla Cumhurbaşkanlığı’na getirildi.

Louis Napoleon, Cumhurbaşkanı olduktan hemen sonra amcasının izinden yürümeye ve Fransa’da yeniden imparatorluğu kurmak için çalışmalara başladı. 14 Aralık 1851’de yaptığı halk oylaması ile Cumhurbaşkanlığı süresini on yıla çıkardı. Arkasından da kendi isteğine göre hazırlanan ve 14 Ocak 1852’de ilan edilen anayasa ile yetkilerini genişletti. Bununla, yasama ve yürütme organları üzerinde otoritesini güçlendiren Louis Napoleon’un, 21 Kasım 1852’de yapılan ikinci bir plebisitle (halk oylaması), imparator olması halk tarafından büyük çoğunlukla kabul edildi. İkinci İmparatorluk ya da başka bir deyimle III. Napoleon dönemi (1852-1870) başlamış oldu.

İhtilâl düşüncelerinin çeşitli ırk ve mezhepten meydana gelen Avusturya toplumsal yapısı tarafından benimsenmesi ve bunların yönetimine karşı harekete geçmeleriydi. Paris’te cumhuriyetin ilanı haberi, Avusturya’ya birkaç gün içinde Şubat 1848’in sonuna doğru ulaştı. Mart ayının başlarında Prag sokakları sansürün kaldırılması ve anayasa isteyen bildirilerle dolmuştu. Kısa bir süre sonra da Viyana’da halk, 13 Mart 1848’de anayasa ve özgürlük için ayaklandı.

Ayaklanmanın ilk çarpıcı etkisi, yaklaşık otuz yıldır yönetimde olan Metternich’in istifa ederek İngiltere’ye kaçmasıydı. Viyana’da halk, 13 Mart 1848’de anayasa ve özgürlük için ayaklandı.

1815 yılından beri Avrupa’da devletlerarası siyasette önemli rol oynayan Metternich ve dönemi sona ermiş oldu. İmparator I. Ferdinand (1835-1848) ise halkın isteklerini kabul ederek, meşruti bir anayasayı yürürlüğe koyacağına söz verdi. Ancak toplanan Kurucu Meclis’le anlaşamayan I. Ferdinand, 1848 yılı sonunda yeğeni Franz Joseph (1848-1916) lehine tahttan çekilmek zorunda kaldı. Bu arada, Avusturya İmparatorluğu’nun egemenliğinden kurtulup bağımsızlıklarını kazanmak isteyen Macarlar da Lajos Kossuth önderliğinde ayaklanmışlardı. Bunun üzerine Avusturya, olayların kendi ülkesine sıçramasından çekinen Rusya’nın yardım teklifini kabul etti. 1849 yılında büyük bir Rus ve Avusturya ordusu Macaristan’a girerek Macar bağımsızlık hareketini kanlı şekilde bastırdı ve Macaristan yeniden Avusturya’ya bağlandı.

Avusturya’da liberalizm, Macaristan’da milliyetçilik seklinde beliren 1848 İhtilali böylece tam bir başarısızlığa uğramıştı.

1848 İhtilali, küçük devletlerden meydana gelen Almanya’da da etkisini gösterdi. Nitekim Metternich’in Avusturya Başbakanlığı’ ndan çekilmesinden birkaç gün sonra 18 Mart 1848’de, Prusya’nın başkenti Berlin’de de halk anayasa isteğiyle krala karşı ayaklandı. Bunun üzerine Kral IV. Friedrich Wilhelm (1840-1861), halka bir anayasa vereceğini bildirdi ve Prusya’daki hareket başarı ile sonuçlandı. Bu hareket kısa bir süre içerisinde diğer küçük Alman devletlerine de yayıldı. Buralarda da belirli oranlarda demokrasiye dayalı anayasalar elde edildi.

Ancak Almanlar için asıl önemli olan, ulusal birliğin bir an önce sağlanmasıydı. Bu amaçla seçilen Kurucu Meclis, 18 Mayıs 1848’de, bütün Almanya için bir ana yasa hazırlamak üzere Frankfurt’ta toplandı. 28 Mart 1849’da Alman Anayasası’nın kabul edilmesi ve ardından Almanya İmparatorluğu’na, Prusya Kralı IV. Friedrich Wilhelm’in seçilmesiyle Alman ulusal birliğinin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oluyordu.

İhtilal havası, Avusturya’nın denetimi altında bulunan İtalya’da da kısa süre içerisinde hissedildi. Metternich’in iktidardan uzaklaşmasından sonra Milano, Venedik, Piyemonte ve Roma başta olmak üzere tüm İtalya’da Avusturya’nın etkisinden kurtulmak ve ulusal birliği sağlamak için anayasal hareketler baş gösterdi. Piyemonte Kralı Carlo Alberto ve Papalık Devleti’nin başı Papa IX. Pius ayaklanmalar karşısında birer anayasa kabul etmek zorunda kaldılar. Kısa bir süre sonra da Papa Roma’dan kaçtı ve Papalık Devleti yerine cumhuriyet ilan edildi (Aralık 1848).

1848 İhtilalleri’nin Fransa, Avusturya, Almanya ve İtalya üzerinde doğrudan etkileri oldu. İngiltere, İsviçre, Belçika, Danimarka ve İspanya’yı içeren diğer bölgeler çevresel olarak etkilendiler. Sadece Rusya bu olayların etki alanının tamamen dışında kalmıştı.

Kırım Harbi ve Büyük Göçler (1853-1856)

Rusya’nın gelecekteki savaşların nasıl bir yöntem ve teknolojiyle yürütüleceğinin ilk örneklerinin sergilendiği (telgraf, askeri amaçlı demiryolları, buharlı ve zırhlı gemiler, on binlerce asker ve muazzam miktardaki mühimmat ve malzemenin binlerce kilometre uzaklardan taşınması) Kırım Harbi (1853-1856), Avrupa’daki siyasi gelişmeler açısından da büyük önem taşır.

Şark meselesi; emperyalist politikalar izleyen büyük devletlerin Osmanlı Devleti’nin başta Avrupa’daki kısmı olmak üzere özellikle Ortadoğu’ya ve diğer yerlere (Afrika) yayılmış geniş topraklarının paylaşımı, devletin egemenlik sahası üzerinde siyasi ve iktisadi hakimiyet kurulması, bu arada gayrimüslim halkların durumlarının istismar edilerek, bağımsızlık mücadelelerine maddi ve manevi destek verilmesi için kendi aralarındaki şiddetli rekabetin geleneksel tanımlamasıdır.

Kırım Harbi’nin çıkmasına neden olan gelişmeler aslında Kutsal Yerler ve Osmanlı tebaası olan Ortodoksların haklarını koruma bahaneleriyle başladı. Kırım Savaşı, Osmanlı Devleti’nin müttefikleri olan İngiltere ve Fransa’nın Rusya’yı yalnızca Kırım’da değil, Baltık ve Pasifik kıyılarında da vurmaları, Piyemonte’nin müttefikler safında savaşa katılması, Avusturya’nın Rusya’ya karşı düşmanca tavır alıp Eflak ve Boğdan’ı işgali ile tam bir Avrupa savaşı halini aldı.

Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa ve Piyemonte kuvvetleri karşısında aldığı mağlubiyet, Rusya’nın yarım asırdan beri devam eden Avrupa politikasındaki etkinliğinin de sonu oldu. Savaşı sona erdiren 30 Mart 1856 tarihli Paris Antlaşmasıdır.

Kırım Harbi’nin, Avrupa siyaseti açısından önemli yanı Avrupa’daki düzenin iki geleneksel garantörünü (Rusya ve Avusturya) ciddi derecede zayıflatmış olmasıydı. Kırım Harbi’nden en kârlı çıkan devletlerden birisi, savaşa katılmamasına rağmen, Prusya’ydı. Bu süreç içerisinde izlediği dengeli tarafsızlık politikasıyla Prusya, Rusya’nın güvenini kazandı.

Alman Birliği’nin kurulusu sırasında önce Avusturya (1866), sonra da Fransa (1870) ile yaptığı savaşlarda bu iki devletin, Rus desteğinden mahrum kalması, Prusya’nın, Kırım Harbi sırasında izlediği siyasetin bir anlamda ödülü niteliğindeydi.

İtalyan ve Alman Milli Birliklerinin Kurulması

Kırım Harbi’nin sonucunda Orta Avrupa’da Rus nüfuzunun kırılması ve Batılı ülkeler in denizaşırı ülkelere yönelik çıkarlarının ağırlık kazanması, İtalya ve Almanya’nın siyasi birliklerini oluşturmasında önemli birer etken oldu.

Yakınçağın başlarında İtalya, yüzyıllardan beri olduğu gibi üzerinde küçük devletçiklerin bulunduğu bir yapıya sahipti. Bu devletlerin bazılarının başında ise yabancı hanedanlar hüküm sürmekteydi. 1815 Viyana Kongresi, özellikle Avusturya’nın etkisiyle, İtalyan birliğine yönelik bir çözüm getirmemiş, İtalya’nın; Piyemonte Krallığı, Toskana, Modena, Parma Dukalıkları, Lukas Prensliği, Papalık Devleti ve Napoli Krallığı’ndan oluşan parçalı yapısı devam etmişti.

İtalyan birliğinin kurulması için ilk çalışmalar, 1807’de kurulmuş gizli bir örgüt olan Carbonari (Kömürcüler) tarafından yapılmış, 1820’lerden itibaren ise İtalya genelinde isyan havası hiç eksik olmamıştı. 1820’de Napoli’de, 1821’de Piyemonte’de baş gösteren ayaklanmalar, anayasaya dayalı bir meşrutiyet kurulmasına yönelikti. 1830 yılında Avrupa’yı sarsan ihtilal dalgasında bu defa Modena, Bolonya, Parma ve Papalık devletlerinde, yönetimde özgürlük sağlamak üzere yeni bir hareket başlamışsa da kısa süre içerisinde bu olaylar da bastırıldı. Böylece İtalya’daki mevcut durum 1848’e kadar aynen devam etti.

1848 İhtilalleri başladığında İtalyan birliğini sağlama görevini Piyemonte Krallığı üzerine almış görünmekteydi. Ancak Avusturya İmparatorluğu’na karşı açtığı 1848 ve 1849’daki iki savaşı da kaybetmesi Piyemonte’ye, yabancı bir ülkenin desteği olmadan İtalyan birliğinin kurulmasının zor olduğunu gösterdi.

Piyemonte’nin, Kont Cavour’un özel çabalarıyla Fransa’ya yaklaşma politikası, Fransa İmparatoru III. Napoleon’un siyasi fikirleriyle örtüşmesinden dolayı olumlu sonuç verdi. Kont Cavour ve III. Napoleon’un Plombieres’de yaptıkları görüşmeler, 20 Temmuz 1858’de sonuçlandı ve iki devlet Avusturya’ya karşı savaş açılması ve çizilecek sınırlar üzerinde anlaştılar. Kuzey İtalya’da üç devlet arasında bir Savaş, gerçekleşti. 10 Kasım 1859’da Zürih Antlaşması yapıldı.

Bu antlaşmayla Lombardiya, Piyemonte’ye bırakılmış, Venedik ise Avusturya’nın egemenliği altında kalmıştı. Kuzey İtalya’da sağlanan başarı ile Piyemonte sınırlarını biraz daha genişletmiş olsa da İtalya’da tam bir bütünlük hala sağlanabilmiş değildi. Bu yönüyle antlaşma, İtalya’da hayal kırıklığına yol açtı ve İtalyan birliğinin bir an önce kurulması için halktaki isteği çoğalttı. Nitekim Nisan 1860’da birliğe katılmak isteyenler, Sicilya’da İspanyol soyundan gelen krala karşı bir ayaklanma başlattı. Giuseppe Garibaldi, Kuzey İtalya’dan topladığı gönüllülerle kısa zamanda buradaki İspanyol egemenliğine son vererek Sicilya’yı ele geçirdi ve Güney İtalya’yı birliğe kattı. Böylece 1860 yılı içerisinde, Venedik ve Roma hariç olmak üzere bütün İtalya birleştirilmiş oldu. Bunun üzerine 18 Şubat 1861’de Torino’da ilk İtalyan Parlamentosu açıldı ve 17 Mart 1861’de II. Victor Emmanuel İtalya Kralı ilan edildi.

Fransa’nın da desteğiyle Prusya ile bir ittifak yapan İtalya, Avusturya kuvvetlerinin Prusya karşısında 3 Temmuz 1866’da Sadowa savaşında yenilmesi üzerine Venedik’i ele geçirdi. Bir süre sonra 1870 yılında, Fransa’nın Prusya ile yaptığı Sedan savaşını kaybetmesi ve Roma’dan çekilmesiyle, Roma da 1870 Eylül’ünde İtalya’ya katıldı. Böylece İtalyan birliği süreci tamamlanmış oldu.

Orta Avrupa’nın siyasi yönden parçalanmış olan uluslarından biri de Almanlardı ve Viyana Kongresi (1815), Fransa’nın etrafında yeni bir güvenlik çemberi oluştururken Almanya’yı da irili ufaklı devletlerden oluşan (Germen Konfederasyonu) parçalı bir yapıda bırakmıştı. Almanlar arasında, Alman birliğini kurabilecek ve öncülük edebilecek güçte iki aday devlet görülmekteydi. Bunlar;

  • Avusturya ve
  • Prusya’ydı.

Avusturya, bir Alman devleti olmakla beraber aslında kozmopolit bir imparatorluğun başı olduğundan ulusal bir Alman politikası yürütecek durumda değildi.

Alman birliğinin kurulması yönünde atılan ilk adım, Prusya’nın, Alman devletleri arasında gümrük birliğini sağlamak için yaptığı çalışmalarla başladı. Almanya’da, Germen Konfederasyonu adı altında hukuken ayrı ayrı devletler bulunduğu için herhangi bir ticari malın bu devletlerin sınırlarından geçişlerinde gümrük işlemleri uygulanması gerekmekteydi. Bu da taşıma islerini geciktirdiği gibi fiyatların artmasına da sebep olmaktaydı. Bu sebeplerle Prusya, 1818 yılında bir gümrük kanunu çıkartarak ülke içindeki gümrüklerin hepsini kaldırdı ve bir gümrük yönetiminin kurulmasını diğer Alman devletlerine de önerdi. 1834 yılına kadar, Germen Konfederasyonu içerisindeki devletlerin büyük çoğunluğu bu öneriyi kabul etti ve Zollverein adı verilen Gümrük Birliği etkin olarak yürürlüğe konuldu.

Otto von Bismarck (1 Nisan 1815-30 Temmuz 1898). 1862-1871 yılları arasında önce Prusya; Almanya birliğini sağladıktan sonra da yeni devletin Başbakanı olan Bismarck, yürüttüğü diplomasi ve savaş politikası ile Alman birliğinin kurulmasında ve Almanya’nın güçlü bir imparatorluğa dönüşmesinde en önemli rolü oynayan kişidir. Almanya’nın ilk şansölyesi (başbakan) olup, 1871- 1890 yılları arasında Almanya’ya ve Avrupa diplomasisine yön vermiştir. 1862’de Yeni Almanya’yı “kan ve kılıç” ile kuracağını söylediği için kendisine Demir Şansölye adı verilmiştir.

Alman birliğinin sağlanmasının uluslararası politika açısından en önemli sonucu, Viyana Kongresi ile kurulmuş bulunan Avrupa güç dengesini temelinden bozmuş olmasıdır. Çünkü Avrupa’nın en güçlü devletlerinden olan Fransa ve Avusturya, Prusya yenilgisi ve ardından güçlü bir Almanya’nın dogmasından sonra güç ve etkinliklerini büyük ölçüde yitirdiler. Yenilen, toprak yitiren ve doğusunda güçlü bir Almanya kurulan Fransa’nın Avrupa’da genişleme imkânı kalmadı. Bu durum, Fransa’yı deniz aşırı bölgelerde genişlemeye itecek ve böylece 1880’lerden sonra sömürge faaliyeti hızlanacaktır.

Panslavizm; bütün Slavların bir araya getirilmesi ve özellikle Rusya’nın önderliğinde birleştirilmelerini öngören siyasal akımdır.

19. Yüzyılın İkinci Yarısında Yükselen Siyasi Akımlar

Avrupa tarihinde 1848 İhtilallerinden itibaren özellikle iki önemli fikir akımının, toplumları etkileyerek çalkantı ve dalgalanmalara sebep olduğu görülür. Bu iki fikir akımı milliyetçilik ve sosyalizmdir. Bu akımlar, her ne kadar 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkmış olsa da özellikle Milliyetçilik, Fransız İhtilali’nin bir ürünü olarak asıl etkisini, yüzyılın ortalarına doğru gösterecektir.

Belirli bir coğrafyada ortak kültürel veya etnik kökene sahip toplulukların siyasi ve tarihi meşruiyetiyle yüceltilmesini hedefleyen siyasal, sosyal, kültürel, dini düşünce ve yaklaşımlarla ideolojik anlamda milli devletin güçlenmesini en önemli hedef sayan bir anlayış olarak tanımlanmaktadır.

Gelenekçi yaklaşıma göre millet, ezelden beri var olan bir organizmadır. Modernist yaklaşıma göre ise millet ve milliyetçilik, Fransız İhtilali sonrasında oluşan bir olgudur. Bu bakış açışına göre milliyetçi fikirlerin, motif ve sembollerin ilk olarak ortaya çıktığı yer 17. yüzyıl sonu 18. yüzyıl başları Batı Avrupa’sıdır ve milliyetçilik endüstrileşme, kapitalizm, bürokrasi, kitle iletişimi ve sekülerleşmenin ürünüdür.

Milliyetçilik esas olarak üç amaca yönelmiş bir ideolojidir:

  • Bunlardan ilki, milli ekonomiyi var etmek,
  • İkincisi özerk bir milli yaşama-yürütme organı oluşturmak ve
  • Üçüncüsü işe milli bir kültür ve buna bağlı bir kimlik tanımlaması yaratmaktır.

Milliyetçilik iki karşıt eğilimle oluşmuştur;

  • Bunlardan biri, sivil ya da devlet milliyetçiliğiydi ve var olan devletlerin egemen kurumları tarafından destekleniyordu.
  • Diğeri, popüler ya da etnik milliyetçilikti.

Temel ayrım işe düşüncelerin ve eylem in kaynağında yatmaktaydı. Devlet milliyetçiliği, değerlerini tüm topluma yansıtmaya çalışan siyasi seçkinler arasında ortaya çıkmıştı. Popüler milliyetçilik işe var olan düzeni yıkmadan önce kitle desteği arayarak tabanda şekillenmişti.

Sosyalizm, özel mülkiyetin ve gelir dağılımının, fertlerin sadece kendi menfaatlerini korumaları suretiyle veya kapitalizm şartlarında piyasa güçlerinin serbest işleyişi yoluyla belirlenmeyip toplumun denetimine bağlı tutulduğu toplumsal örgütlenme sistemine ve ideolojisine verilen addır. Özel mülkiyet, piyasa ekonomisi ve kâr esasına dayanan kapitalizme bir tepki olarak doğan sosyalizm, sermaye sahipleriyle işçiler arasındaki eşitsizliği, servet ve refah farklarını ortadan kaldırma iddiasındadır.

Sosyalizmin siyasi bir ideoloji olarak şekillenme süreci, Fransa’da Napoleon dönem inin sona erdiği 1815 yılı ile Karl Marx’ın Komünist Manifesto’sunu kaleme aldığı ve bütün Avrupa’da liberal-milliyetçi devrimlerin yapıldığı 1848 yılı arasını kapsar. Sosyalizmin İngiltere’deki gelişmesi Sanayi Devrimi’nin yarattığı sosyal ve ekonomik sonuçlara dayalı olup genelde işçi kitlelerine göre şekillendi. Kıta Avrupası’nda işe toplumun genel meselelerine uygulanacak düşüncelerin geliştirilmesi şeklinde ortaya çıktı.

İngiliz sosyalizmi ekonomik sorunlara yönelen pratik bir çözüm karakteri taşırken Fransız sosyalizmi hürriyet, adalet, eşitlik, demokrasi gibi ihtilalin getirdiği ideal kavramlar etrafında şekillendi. Sosyalizmin öncüsü kabul edilen İngiliz Robert Owen, Fransız yazarları Henri de Saint Simon ve Charles Fourier’nin fikirleri ütopik olarak görülmekle birlikte sonraki sosyalistleri de büyük ölçüde etkiledi. Onlara göre kapitalist düzen bir sömürüydü. İyi ve hakça yeni bir toplumsal düzen, savaşsız, sömürüsüz ve herkesin eşit olduğu bir dünya düşlediler.

Karl Marx ile birlikte sosyalist düşüncede önemli bir değişiklik meydana geldi. Karl Marx klasik Alman felsefesini, Fransız sosyalizmini ve İngiliz siyasi düşüncesini bir araya getirerek bilimsel sosyalizm anlayışını oluşturdu. Önceki sosyalist düşünceleri hayalci (ütopist) diye niteleyen Marx’ın, 1848’de kaleme aldığı Komünist Manifesto’nun zamanlaması iyiydi. “Bir hayalet Avrupa’ya musallat oldu” diye iddia ediyordu eşer, “komünizm hayaleti. Yönetici sınıfları titreten… Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok… Tüm ülkelerin çalışanları, birleşiniz.”

Gerçekten de manifestonun yayımlanmasından sonra Karl Marx ve Friedrich Engels işçileri bir milletlerarası oluşumda birleştirmeye çalıştılar. Bu şekilde milletlerarası proletaryayı organize etmek suretiyle komünist ihtilaline gitmeyi düşünmüşlerdi. Bu amaçla 1864’te ilk defa olarak İngiltere’de I. Enternasyonal adı verilen bir Milletlerarası İşçi Federasyonu kurulduysa da 1872 tarihli Lahey Kongresi’nde Mikhail Bakunin ile Karl Marx arasındaki tartışma, 1. Enternasyonal’in sonunu getirmiş oldu.