Ünite 5: 19. Yüzyılda Reformlar ve Düşüncenin Gelişimi

II. Mahmud ve Tanzimat Dönemi Reformları

İlk daimî elçilik 1793’te Londra’da hizmete girer. İlk daimî büyükelçi olan Yusuf Agâh Efendi, “Havadisname-i İngiltere” adlı sefâretnâmeyi kaleme alır. Bu sefâretnâme diğer sefâretnâmelerden farklıdır. Büyükelçinin Londra’da yaptığı diplomatik ilişkileri konu edinmektedir.

II. Mahmud Dönemi

Kabakçı Mustafa ayaklanmasıyla tahttan indirilen III. Selim’in yerine padişah olan IV. Mustafa uzun süre bu makamda kalamamıştır. Alemdar Mustafa Paşa’nın darbesiyle tahta çıkan II. Mahmud (1808-1839) III. Selim’in yolundan ilerler. Öncelikle yine orduyu ele alarak Sekban-ı Cedit adında bir ocak kurar. II. Mahmud bu yönde çalışarak 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırır. Vaka-i Hayriye (Hayırlı Olay) olarak adlandırılan bu olayın ardından onun yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adıyla yeni ve modern bir ordu kurar. Uluslararası ilişkilerle birlikte tercümanların dış politikadaki etkinliğinin de artması üzerine 1821’de dil ve diplomasi bilen Müslümanlar yetiştirmek amacıyla Tercüme Odası kurulur. Yabancı uzmanların yardımıyla Mekteb-i Harbiye (1834) ve Tıbbiye (1827) gibi yeni askerî okullar açılır. İlköğretim zorunlu hale getirilir. Medrese dışındaki tüm okullar Nafia Nezareti’ne bağlanır. Ülkede ilk kez nüfus sayımı gerçekleştirilir. 1831’de Takvim-i Vekayi adıyla ilk resmî gazete yayımlanır. Posta sistemi kurulur. Yurtdışına çıkışlara pasaport uygulaması getirilir. Sağlık meselelerine de el atılarak ilk defa karantina usulü uygulanır. Kıyafette yenilik yapılarak fes ve pantolon giyilmeye başlanır. Hükümet teşkilatında değişiklikler yaparak, nezaretler (bakanlıklar) kurar. II. Mahmud döneminde yapılan yenilikler, Tanzimat döneminin fikrî hazırlıklarını da oluşturur.

Tanzimat Dönemi

1839’da Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu)’nın ilanından 1876’da I. Meşrutiyet’in ilanına kadar olan süre Tanzimat dönemi olarak adlandırılır. Mimarı Mustafa Reşit Paşa’dır. Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nda reformların amacı üç ana başlıkta toplanır: 1. Vergi sisteminin düzenlenmesi, 2. Askerlik hizmetinin zorunlu hâle getirilmesi, 3. Tüm Osmanlı tebaasının can, mal ve namusunun kanunlar tarafından güvence altına alınması.

Tanzimat’ın gayesi sadece din ve devleti değil, mülk ve milleti ihya şeklinde açıklanırken devletin esas prensibinin halkın devlet için değil, devletin halk için var olduğu ifade edilmiştir. Geleneksel olarak “Osmanlılık”, yalnızca hanedana bağlı yönetici sınıfa aidiyeti betimleyen sınırlı ve seçkin bir kimlikti. Tanzimat ile birlikte ise Osmanlılık, etnik ve dinî kökeni ne olursa olsun her vatandaşın devlete ve hanedana sivil bağlılığıyla belirlenen ortak bir üst kimlik olarak genişletiliyordu. Mustafa Reşit Paşa’nın fikirleri ve başlattığı politikalar dizisi (Tanzimat) üzerinde etkili olan bir diğer düşünce ise kameralizmdi.

Kameralizm: Batı’da 18. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan bir düşünce olan halkın, halk için neyin iyi olduğunu sadece kendilerinin bildiğini düşünen aydınlar tarafından yönetilmesi gerektiğini savunan yaklaşıma verilen addır.

1856 tarihli Islahat Fermanı; gayrimüslimlere devlet görevine girme, askerlik yapma ve askerî okullara girme gibi konularda Müslümanlarla aynı hakların tanınması; vergi konusunda eşitlik sağlanarak, iltizam yöntemi ve cizye vergisinin kaldırılması; tüm dinî gruplara din ve ibadet özgürlüğü sağlanması, gayrimüslimlerin ibadethane, okul, mezarlık gibi yapıları tamir etmelerine ve yenilerini inşa etmelerine izin verilmesi; halka açık ve adil yargılama sağlanması, işkence ve kötü muamelenin yasaklanarak cezalar ve hapishane şartlarının iyileştirilmesi; gayrimüslimlerin eyalet meclislerine seçilebilmesi ve kendi işlerini görebilmeleri için cemaat meclisleri oluşturabilmesi yönündeki kararlar fermanda ön plana çıkan kararlardan bazıları oldu.

Kurulması planlanan modern üniversitenin (Darülfünun) altyapısını oluşturmak amacıyla 1850 yılında Fransız Bilimler Akademisi’nden ilhamla “Encümen-i Daniş” adlı bir bilim kurulu oluşturuldu. Encümen-i Dâniş, Osmanlı ilmî ve meslekî cemiyetlerinin ilk nüvesini oluşturmuştu. Encümen’in girişimleri gittikçe yoğunlaşan bir yayın ve çeviri faaliyetinde ilk adım oldu.

Osmanlı Türkçesiyle yayınlanan ilk resmî gazete, II. Mahmud’un (Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Vekayi-i Mısriyye’sini takiben) 1831’de yayımlattırdığı Takvim-i Vekayi idi. Bunu William Churchill’in imtiyaz sahibi olduğu Ceride-i Havadis adlı ilk özel gazete izledi. Türkler tarafından çıkarılan ilk özel gazete olan Tercüman-ı Ahval de 1860’ta Şinasi’nin başyazarlığında yayın hayatına girdi. 1862’de bu gazeteden ayrılan Şinasi Tasvir-i Efkar’ı çıkarmaya başladı. İlk Türk dergisi ise, 1850’de yayınlanmaya başlayan Vekayi-i Tıbbiye’dir. Meslek dergisi özelliğinde olan bu dergiden başka Temmuz 1862’de Münif Paşa tarafından ilk Osmanlı bilim dergisi, Mecmua-i Fünun yayımlanmaya başladı. Kadın hakları ve seçimden söz eden ilk gazete ise 1868’de çıkmaya başlayan Terakki gazetesi olup Muhadderat adı ile kadınlar için haftalık ek de verilmiştir. Bizzat kadınlar tarafından çıkarılacak ilk dergi ise 1301(1883-84) tarihli Şükûfezâr’dı.

Sultan Abdülmecid, her hususta cehaletin ortadan kaldırılmasına bağlı olduğunun altını çizerek ilk iş olarak halk eğitiminin bir çaresine bakılmasını emreder. Bu fermanla Osmanlı tarihinde ilk defa, devlet “halkın eğitiminin bir merkezden yürütülmesi” meselesini ele alır. Meclis-i Muvakkat’in kararı üzerine 1846’da kurulan, bir başkan, altı üye ve bir kâtipten oluşan “Meclis-i Maarif-i Umûmiye”nin vazifesi ve gayesi Meclis-i Muvakkat’in almış olduğu kararları uygulamak, memleketin maarifle ilgili meselelerini müzakere etmek ve gerekli reformları yapmaktı. Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye, 1838’de II. Mahmud’un kurduğu, reformları planlayıp icrasını denetleyen yüksek yasama ve yargı organıdır. Bu noktada 1869 yılı başlarında yürürlüğe giren Maarif-i Umûmiye Nizâmnâmesi, Türk eğitim tarihinde Batılılaşması istikametinde resmî devlet politikası olarak hazırlanmış ilk kapsamlı belge olacaktır.

1848 tarihinde açılan Dârü’l-Muallimin, Osmanlı Devleti’nde yeni tarzda ve medrese dışında öğretmen yetiştiren ilk eğitim müessesesi olmuştur. Kadın öğretmen yetiştiren ilk okul olan Dârü’l-Muallimat ise 26 Nisan 1870 tarihinde açılmıştır. Darülfünun gibi yüksek düzey okullara öğrenci yetiştirmek amacıyla 1868’de Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) açılır.

Yine bu dönemde Türkiye’de kurulan ilk tıp derneği olan Cemiyeti Tıbbiye-i Şahane, 15 Şubat 1856’da “Société de Médecine de Constantinople” adı altında İstanbul’da kurulmuştur. Türk aydınlarının, modern bilim ve kültürü yaymak için kendi aralarında kurdukları ilk cemiyet ise, Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’dir. Dahilî üyeler ve şeref üyelerinden meydana gelmesi gibi bazı benzerlikler yanında bu cemiyeti bir öncekilerden ayıran en önemli unsur, din ve dil farkı gözetmeden her milletten şahısları üyeliğe kabul etmiş olmasıydı. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’den mezun Müslüman Osmanlı tabipleri de 1862 senesinde gizlice Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye adlı bir tıp cemiyeti kurmuşlardır. Bu cemiyetin hedefi, tıp ve diş hekimliği konularında yazılmış yabancı dildeki eserleri Türkçeye tercüme etmek ve aylık bir Türkçe dergi yayınlamaktan ibaretti. Tıp eğitiminin Türkçe olarak yapılması konusunda yoğun gayretler gösteren Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye, tıp eğitiminin Fransızca olması fikrini savunan Cemiyeti Tıbbiye-i Şahane ile büyük bir mücadeleye girmiştir. Bu mücadeleyi, 1870 yılında tıp eğitiminin Türkçe yapılmasını sağlayarak kazanan Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin ikinci önemli başarısı, ilk Türkçe modern tıp lügati olan Lugat-ı Tıbbiye’yi yayınlaması olmuştur. Bu lügatin ilk baskısı 1873’te, genişletilmiş ikinci baskısı 1901’de yapılmıştır.

Yeni Osmanlılar ve Muhalif Düşüncenin Gelişimi

Tanzimat döneminin dağınık da olsa en belirgin muhalif hareketi 1860’larda şekillenen Yeni Osmanlılar grubuydu. Namık Kemal, Ziya Paşa ve Mısır prensi Mustafa Fazıl gibi aydınlar, yurtsever ve liberal-anayasacı fikirlerini, 1856 sonrasının muhafazakâr eğilimleriyle harmanlayarak Tanzimat deneyimini eleştirel bir tavırla gözden geçirmeye başladılar. Onlara göre Tanzimat bürokratik bir despotizme dönüşmüştü, zira merkezî devlet, ulema ve yeniçeriler gibi toplumla yönetimi uzlaştıran geleneksel aracıların etkinliğini ortadan kaldırmıştı. Tanzimat seçkinlerinin reform çabalarını yüzeysel ve taklitçi bulan Yeni Osmanlılar, modernleşmenin yerel ve İslami kaynaklara dönerek yeniden tanımlanması gerektiğine inanıyorlardı. Onlara göre temsili rejim, çoğulculuk gibi birçok kavram İslam’ın aslen modern olan özünde zaten mevcuttur.

Tanzimat dönemine ilişkin daha çok gözden kaçan ise, seküler ve din odaklı iki kutup arasındaki gri alanda yer alan farklı, sentezci arayışlardır. Tanınmış âlim ve bürokrat Ahmet Cevdet Paşa’nın İslam fıkhını Avrupa hukukuna uyarlayarak oluşturduğu “Osmanlı Medeni Kanunu” (Mecelle), bu uzlaşmacı tavrın en bariz örneklerinden biridir.

Düşünce Dünyasında Değişim

19. yüzyıl Osmanlı aydını ister resmî bir görev nedeniyle ister uğradığı takibat sonucu olsun, seyahat eden bir tiptir. Bu modern gezgin tipini, klasik dönem Osmanlı âliminden ayıran belirgin bir özelliği, murakabe ile alınan içe dönük manevi yolculuk yerine, gözleme dayalı dışa dönük bir bilgilenme sürecini benimsemesiydi. Osmanlı aydınları aradıkları cevabı belki de en doyurucu biçimde pozitivizmde bulmuşlardır. Pozitivizm: Araştırmaları olgulara dayandıran, metafiziği reddeden, en güvenilir bilginin deneyler yoluyla elde edilebileceğini savunan felsefe öğretisi ve akımı olup önde gelen temsilcisi Fransız Sosyolog ve Filozof Auguste Comte’tur. İdealizm: Gerçekliğin nihayetinde maddesel olmayan bir şeyden oluştuğu ve bunun zihin, zihnin içeriği, tinler veya tek bir tin olabileceği görüştür. 19. yüzyıl idealizmi, sistematik açıdan taşıdığı yoğunluk, soyut kavramsallaştırmaya verdiği aşırı önem ve bilginin kaynağını zihinsel süreçlerde arama gibi spekülatif özellikleri bakımından Osmanlı reformcularına kapalı bir sistemdir. Namık Kemal, Auguste Comte’un fikir babalarından Montequieu’nün Kanunların Ruhu eserini, Ziya Paşa ise J. J. Rousseau’nun Emile ve İtiraflar adlı eserlerini çevirerek pozitivizmin Türk düşüncesine girişine katkıda bulunmalarına karşın kendilerinin pozitivizmi desteklediği konusu tartışmalıdır. Namık Kemal Osmanlı Devleti’nin ve toplumunun modern çağda ayakta kalmasının, yeni bir politikanın genel ilkelerinin teorik olarak tanımlanmasıyla gerçekleşebileceğini düşünürken, Ziya Paşa ise yapılabilir bir devlet reformunun peşindedir ve bu düşünceleri bakımından Namık Kemal romantik Ziya Paşa ise pragmatist reel bir politikacı görünümündedir.

Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavi gibi isimler için ortak payda ise terakki kavramı ve Batı’nın maddi gücünü elde etme fikriydi.

II. Abdülhamid Döneminde Reformlar

II. Abdülhamid dönemi Tanzimat’ın olgunluk evresidir.

II. Abdülhamid’in Tahta Çıkışı

Hüseyin Avni Paşa, Midhat Paşa ve Süleyman Paşa’nın düzenledikleri bir saray darbesiyle 30 Mayıs 1876’da Sultan Abdülaziz tahttan indirilip yerine Yeni Osmanlılar Hareketine yakınlığıyla tanınan V. Murat padişah ilan edilmişti. Ancak birkaç gün sonra Abdülaziz’in Feriye Sarayı’nda ölü bulunması, Haziran ayı ortasında da birkaç kabine üyesinin Midhat Paşa’nın konağında toplantı hâlindeyken suikaste kurban gitmeleri gibi olayların etkisiyle yeni Sultan’ın ruh sağlığı ciddi bir şekilde bozuldu. Bunun üzerine saray darbesinin arkasındaki en önemli amaç olan anayasa ilanını gerçekleştirmek için yeni bir yol bulundu. Akli dengesinin yerinde olmadığına dair şeyhülislamdan alınan fetva sonrasında V. Murat tahttan indirildi ve anayasa ilan etmeyi kabul eden Veliaht Abdülhamid, 31 Ağustos 1876’da Sultan II. Abdülhamid olarak tahta çıktı.

Kanun-ı Esasi ve Meclis Yapılanması

Kanun-ı Esasi, biçimsel ve hukuki açıdan, padişahın tek yanlı iradesiyle doğmuş bir ferman anayasa örneğidir. Bu Anayasa’nın siyasal ideolojisi Osmanlıcılık, yani mezhep farkı olmadan tüm Osmanlı uyruklarının kanun önünde eşitliği ilkesidir. Biri Âyân, diğeri Mebusan olmak üzere iki meclisten oluşan Meclis-i Umumi ise 19 Mart 1877’de açılır. 40 kişiden oluşması öngörülen Ayan Meclisi’nin üyeleri padişah tarafından atanmış, 130 sandalyelik Mebusan Meclisi üyeleri ise vilayet meclisleri üyeleri arasından seçilmişlerdir. Romanya, Sırbistan, Karadağ, Mısır, Tunus, Lübnan ve Girit gibi özel statüye sahip bölgelerin temsilci göndermemesi nedeniyle Mebusan Meclisi 71 Müslüman, 44 Hıristiyan ve 4 Yahudi olmak üzere 119 üyeyle çalışmaya başlamıştır.

Merkeziyetçi Anlayış

Tanzimat döneminin devlet mekanizmasına yansımalarından biri, bürokrasi ve Bâb-ı Âlî’nin yönetimdeki ağırlığının artmasıydı. “Yüce Kapı” anlamına gelen Bâb-ı Âlî, Osmanlı Devleti’nde Sadrazamlık dairesinin adıdır. Giderek hem Türkçede hem de Batı dillerinde “Osmanlı Hükümeti” anlamında kullanılır olmuştur. II. Abdülhamid döneminin ayırt edici özelliklerinden biri kararların artık Bâb-ı Âli’de değil, sarayda alınmasıydı. II. Abdülhamid yönetiminin bir özelliği de sultanın sistemi kişisel ilişkilere dayandırma gayretidir. Bu bağlamda, özellikle şeyhler, din adamları, paşalar ve aşiret reisleri gibi nüfuzlu kişilere hediyeler hediyeler gönderilir, nişanlar, rütbeler verilirdi. Merkezden uzakta olmalarında tehlike görülen nüfuzlu kişiler saraya davet edilirdi. Bunun anlamı, merkezî iktidara karşı bir güç ya da direnme odağı oluşturabileceği düşünülen insanların denetim altında tutulmasıdır. Tüm bunlar için gereken maddi kaynak Hazine-i Hassa’dan sağlanıyordu. Hazine-i Hassa: Osmanlılar’da doğrudan doğruya padişahın özel gelir ve giderlerinin resmî bir teşkilat bünyesinde idare edilmesi uygulamasıdır. Bu merkeziyetçi yapı bünyesinde sansür, jurnalcilik ve sürgün olgularını da taşımıştır.

Eğitim Reformları

II. Abdülhamid döneminde Tanzimat reformlarını uygulayacak yetişmiş memur ihtiyacını karşılamak üzere önceden açılan yüksek okullara yenileri eklenmiş, özellikle ilk ve orta öğretim alanında nicel ve nitel ilerleme sağlanmıştır. Eğitim hamlesinin başkentle sınırlı kalmayıp taşraya da ulaşmasına özen gösterilmiş ve tüm eğitim ve öğretim kurumlarını devlet denetimindeki bir eğitim sistemi çerçevesinde örgütleme yönünde önemli gelişmeler kaydedilmiştir. 1876-1909 arasında rüştiye, idadi, öğretmen okulları ve ibtidailerin sayısı dikkat çekici ölçüde arttırılmıştır. Kız okullarının sayısı hızla artarken, Türk eğitiminin en büyük adımlarından biri atılmış; sağır, dilsiz ve görme engellilerin toplumsal hayata dâhil olmalarını sağlama amacıyla 30 Eylül 1889’da Sağır ve Dilsiz Mektebi açılmış, okula 1891’de de körler sınıfı ilave edilmiştir.

Askerî Reformlar

II. Abdülhamid’in saltanatı boyunca devlet bütçesinin yaklaşık yarısı askerî harcamalara ayrılmışsa da bu, ordunun tamamının modernleştirilmesine yetmemiştir. Mekteb-i Harbiye’ye hoca olarak Alman subaylar getirtilmiş, 1895’ten sonra Almanya’ya öğrenci gönderilmiş ve tüm askerî okullar bir çatı altında düzenlenmiştir. Ancak asker kaçakları önlenememiş, gayrimüslimlerin askere alınması konusunda çok az yol alınabilmiştir.

Kültür ve Sanat Alanında Yenilikler

Osmanlı edebiyatına 1870’li yılların başında giren roman türünün ilk olgun örnekleri yüzyılın sonlarında yazılmıştır. Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt (1889), Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası (1896), Hüseyin Rahmi’nin Mürebbiye (1899), Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu (1900) ve Mehmet Rauf’un Eylül (1901) adlı romanları toplumsal yaşam alanında görülen değişimin edebiyat alanındaki yansımasıdır. İlk Osmanlı ressamlarının da ortaya çıktığı bu dönemde, 1881’de Âsâr-ı Âtika (Eski Eserler) Müzesi ve 1883’te Sanayi-i Nefîse Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi) gibi önemli kültür kurumları açılmıştır.

Jön Türkler ve Muhalif Düşüncenin Örgütlenmesi

“Jön Türk”, 1890’larda II. Abdülhamid rejimine karşı ortaya çıkan muhaliflere verilen genel isimdir. Bu muhalifler, düşünsel anlamda öncülleri sayılabilecek olan Yeni (ya da Genç) Osmanlılarla karıştırılmamalıdır. Yeni Osmanlılardan bazı kişiler daha sonra Jön Türk hareketine katılmışlarsa da birbirinden yalnızca tarihi dizimsel olarak değil, muhalefetlerinin nitelikleriyle de ayrılan iki ayrı kuşak söz konusudur. Hemen hepsi alt-orta sınıfa mensup ailelerden geliyorlardı. Çoğunlukla küçük memur çocuklarıdır; bununla birlikte aralarında az da olsa toprak sahibi, yüksek dereceli memur, serbest meslek sahibi, esnaf ve köylü çocukları da vardı. Toplumsal kökenleri, II. Abdülhamid döneminde eğitimin toplumsal tabanının genişlemesi olgusunun bir yansımasıdır. Jön Türklerin ezici çoğunluğu yeni okullarda okumuşlardır. Okul, modern bilgiler ve yeni bir dünya görüşünün yanı sıra farklı bir toplumsallaşma biçimi anlamına da gelmekteydi. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu kötü durumu rejimin baskıcılığı ve ahlaki bozulmuşluğuna bağlayan bu gençler, meşrutiyetin yeniden ilanının yaşanan pek çok sorunu çözeceğini düşünmüşlerdir.

Jön Türk hareketinin son derece karmaşık örgütlenme tarihinde iki cemiyetin adı öne çıkar: İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet (Kişisel Girişim ve Yerinden Yönetim) Cemiyeti. 1889’da Askerî Tıbbiye’de İttihad-ı Osmanî (Osmanlı Birliği) adında gizli bir örgüt kurulur. Jön Türkler inişli çıkışlı bir mücadelenin sonucunda 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyeti ikinci kez ilan ettirmeyi başarırlar.

Genişleyen Düşünce Yelpazesi

Başlangıcını Şinasi’nin temsil ettiği pozitivizmin yanı sıra yüzyılın son çeyreğinde, 1880’li yıllarda Osmanlı kültür hayatına girmiş bir diğer düşünce materyalizmdir.

Materyalizm: Tüm gerçek varoluşun nihayetinde maddi bir şeyden oluştuğu doktrini. Tersi görüş idealizmdir. Osmanlı materyalizmini belirleyen başlıca düşünce kaynakları: Auguste Comte’un pozitivist teorisi, Claude Bernard’ın fizyolojist akımı, Charles Darwin’in evrim teorisi ve Ludwig Büchner’in biyolojik materyalizmidir. Osmanlı materyalizminin oluşumunu hazırlayan maddi kaynaklar arasında en önemlisi 19. yüzyıl boyunca birbiri ardına öğretime başlayan modern eğitim kurumlarıdır. Osmanlı materyalizminin sanata ilişkin estetik açısını genişleten de Beşir Fuad olmuştur. İnsan merkezli bilim anlayışından, sanatın insan anlayışına doğrudan uzanan Beşir Fuad, romantizme karşı bilimsel yönteme ağırlık veren natüralizmi savunmuştur. Beşir Fuat’ın 1885 tarihli Victor Hugo adlı çalışması, 19. yüzyıl Osmanlı edebiyatında ilk defa natüralizmi işleyen temel kaynaktır.

Natüralizm: Gerçekliğin doğanın dışında bir şeye gönderme yapmadan açıklandığı görüştür.

19. Yüzyılda Düşüncenin Gelişimi

Batı’da Aydınlanma döneminin ürünü olduğunu gördüğümüz entelektüel, her şeyden önce aydınlanan insandır. Osmanlı’da, Tanzimat döneminde ortaya çıkmaya başlayan ise aydınlatandır. Batı bilgilerini bir ayna gibi kendi toplumuna yansıtma görevini kendine yüklemiştir. Bu bağlamda, Batılı entelektüel sürekli bir öğrenci, Osmanlı aydını ise müfredat programı ve içeriği Batı’dan aktarılan sürekli bir öğretmen olmuştur.

Osmanlı Aydını

Osmanlı Devleti’nde, Batı’da olduğu gibi laik yönetimden bağımsız bir dinsel örgütlenme oluşmamıştır. Osmanlı aydınını üreten olgu, Batılılaşmadır. Osmanlı Batılılaşmasında amaç, ilk bakışta paradoksal gözükmesine rağmen, mevcut düzeni sürdürebilmektir ve bu niteliğiyle de muhafazakâr bir karakter taşımaktadır. Osmanlı aydını, ortaya çıkışından itibaren, sonuna kadar devletin içinde olmuş, Batılılaşmayı hararetle savunmuş ve Batılılaşmanın Osmanlı bağlamı içinde muhafazakâr olmak zorunda kalmıştır.

Düşünce Akımları

Devletin bütünlüğünü koruma isteği, resmî ideoloji Osmanlıcılıktan başlayıp İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülüğe uzanacak ölçüde çeşitli fikir akımlarının ön plana çıkmasında etkili olmuştur. Osmanlıcılık, 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren, 1789 Fransız İhtilâli ve Napolyon savaşları sonrasında yaygınlık kazanan tarihî ve sosyolojik verilere göre çağdaş anlamda millet tanımına giren halkların, yaşadıkları topraklar üzerinde kendi devletlerini kurmak istemeleri ile ilgili faaliyetler sergileyerek özellikle imparatorluk yapılarını millî devletlere ayırma tehdidini önlemeye yönelik siyasi bir akım olarak ortaya çıkmıştır. II. Mahmud’un 1826’da ifade ettiği, “Ben tebaamın Müslümanını camide, Hristiyanını kilisede, Musevisini havrada fark ederim, aralarında başka bir fark yoktur” şeklindeki sözleri Osmanlıcılık kavramının ana ilkesini teşkil eder. İslamcılık, dünyanın değişik yerlerinde yaşayan Müslümanlar arasında bir birlik gerçekleştirilmesini hedefleyen, devletin sosyal bağlarını din birliğinde arayan bir düşünce akımıdır. 1840’lardan itibaren yaklaşımın sistematik ideolojisi yavaş bir şekilde gelişmiştir. İslamcıların fikirlerinin odak noktası, Osmanlıların Tanzimat’la birlikte kültür benliklerini kaybetmeye başladıklarıydı. Bunun önüne geçmek için en uygun yol, Tanzimat’ın gizli olarak inkâr ettiği “şeriatın değerleri”ni tekrar Osmanlı toplumuna getirmekti. Her ne kadar İslamcılığın doktriner bütünlük ifade eden bir tanımı olmasa da gazete, dergi ve bazı risâlelerde ortaya çıkan İslamcı fikriyatın genel çerçevesini inanç, ibadet, ahlâk, felsefe, idare, siyaset, iktisat, hukuk, eğitim alanlarında İslam’ı bütün bir hayat nizamı olarak yeniden hâkim kılarak Müslümanları medenileştirme; İslam dünyasını geri kalmışlıktan, Batı hâkimiyetinden, zalim ve müstebit idarecilerle keyfî yönetimlerden kurtarma; dinî düşünceyi taklit, hurafe ve bid‘atlardan arındırma gibi 19. yüzyıl İslam dünyasının başka coğrafyalarında da görülen ıslah, tecdid, ihya vb. kavramlarla ifade edilen dinî, siyasî, ilmî çözüm arayışları veya bu arayışları ihtiva eden bir fikir hareketi şeklinde özetlemek mümkündür. Türkçülük, bir milleti dil, din, soy ve ülkü birliğinin oluşturduğunu ve devletin de ancak bu noktalarda birlik içinde olan bir topluma dayanarak ayakta durabileceğini savunan düşünce akımıdır. Balkanlardan Orta Asya’ya kadar uzanan bölgedeki bütün Türklerin siyasi birliğini sağlamaya yönelik bir politika olarak benimsenen biçimi, Turancılık olarak adlandırılmıştır. Osmanlıcılık ve İslamcılık akımının geçerli olduğu dönemlerde pek yaygınlaşmamıştır. Osmanlı ülkesinde Türkçülük ise dil, tarih ve edebiyat alanlarındaki çalışmalarla, yani bir kültür hareketi olarak başladı. Kültürel Türkçülüğün hız kazanması ise II. Abdülhamid döneminde gerçekleşti. Bu dönemde Macar Türkologlarının artan çalışmaları, Orhun yazıtlarının Wilhelm Thomsen tarafından 1893 yılında okunması gibi gelişmeler Türklük araştırmalarına hız kazandırdı, bu da Osmanlı entelektüelleri üzerinde derin etkiler meydana getirdi. Ahmed Vefik Paşa, Şemseddin Sâmi dil alanında, Ahmed Midhat Efendi popüler kültür düzeyinde Türkçü fikirlerin yayılmasına ciddi katkılarda bulundular. Aynı şekilde Bursalı Mehmed Tâhir, Türklerin İslâm medeniyetinin yükselişindeki rolünü ortaya koyarken daha sonra “millî şair” unvanını alacak olan Mehmet Emin (Yurdakul) edebiyat alanında Türkçülüğün gelişmesine öncülük etti. Kendilerini “Türk gazetesi” diye niteleyen Mîzan ve İkdam başta olmak üzere basın, Osmanlı Devleti dışında yaşayan Türkler, Türklerin etnik kökenleri ve Macarlar gibi kavimlerin Türklerle aynı kökene dayandıkları gibi konuları ele almak, ayrıca Macar Türkologlarının yazılarında geçen “turan” ve “turani” kelimelerini kullanmak suretiyle kültürel Türkçülüğün tartışılmasında ciddi rol oynadı. Ancak dönemin sansürü yüzünden siyasi Türkçülük konusunda dışa akseden önemli bir tartışma yaşanmadı. Batıcılık, Osmanlı Devleti’ndeki yenileşme çabaları ile başlayan bir hareket olmakla birlikte, özel olarak II. Meşrutiyet sonrasında ortaya çıkan bir düşünce hareketine Batıcılık (Garpçılık) adı verilmektedir. Önde gelen isimlerinden birisi Abdullah Cevdet’tir.