Ünite 8: 19. Yüzyılda Medeniyet Değişimi

Giriş

Medine şehir demektir. Medeniyet için kısaca şehirlilik, uygarlık denilebilir. Yaşamsal ihtiyaçları karşılanmış şehirli insan ile tarımsal faaliyet içerisinde olan insan arasında üretim ve tüketim çeşitliliği arasında ciddi bir fark vardır ve sanat da son noktada fizyolojik ihtiyaçları giderilmiş şehirlinin faaliyetidir. Kısaca modernleşme şehirleşmedir. Türkiye’nin şehirleşmiş Batı ile ilişkiye girdikten sonra hızla kırsal nüfusunun azalması ve kent nüfusunun artması bundan dolayıdır. Türkler, Orta Asya’dan getirdikleri dinî ve kültürel unsurları Anadolu kavşağında İslamiyet’le buluşturmuşlar ve bu üç kültür dairesini sentezleyip bir medeniyet oluşturmuşlardır. Şehirleşmiş Batı ile ilişkiye girmeye başladıktan sonra bu üçlü yapının içine yeni bir kültür dairesi daha eklemlenmeye başlar ki bu yeni daire, mevcut medeniyet ile felsefi, dinî, kültürel, zihinsel temeller bakımından yapısal olarak önemli farklar gösterir. Tanzimat’la ve Cumhuriyet’le batılılaşma bir devlet programı hâline getirilmiş olsa da hâlâ değişimin sancılarının yaşanıyor olması, ilk dönemdeki medeniyet krizinin büyüklüğündendir.

Medeniyet Değişimi İçin Zihniyet Değişimi Gereklidir

Osmanlı zaruri olduğu müddetçe Avrupa’dan değer ithal etmiştir. Rönesans’ın öncü isimlerinden Leonardo da Vinci, Haliç ve Galata üzerine birer köprü çizimi yapmış ve bunu padişaha bildirmiştir. Rönesans’ın bir diğer ismi Michalangelo’nun da köprü yapımıyla ilgili olarak İstanbul’a gelmeye niyetlendiği bilinir. Yine Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde At Meydanı’na Herkül ve Apollon gibi mitolojik heykeller dikilmiştir. Osmanlı’da ve öncesinde bilim elbette vardır. Rasathanelerin varlığı bile başlı başına bilimsel çalışmaların yapıldığına kanıttır. Osmanlı uleması büyük ölçüde statükocudur ve mevcut durumun devamını sağlamanın en iyi yol olduğuna inanır. olarak bilgiyi dinî kaynakların bilgisiyle sınırlamak, Osmanlı ulemasını çelişkiye ve çatışmaya düşürür. Dini, bilimle kavuşturup bilimin referanslarını dinde aramak, ulemayı güdük bir dairenin içine hapseder. En güvenli yol statükonun devamını sağlamaktır. Osmanlı üç büyük dinin dışında pek çok mezhebi de içinde barındırdığı için zaten ülkeyi şeriatla yönetebilmesine imkân yoktur. Adalet öncelikli olarak örfi hukuka dayanır. Her türlü yasanın dinden referanslarla çıkarılması, zihniyetin çözümlenmesi noktasında ipucu olarak görülebilir

Modernleşmenin Temelleri

Osmanlı modernleşmesini Tanzimat ile sınırlamak doğru olmaz. Daha uzun bir geçmişe sahiptir. Yine Osmanlı modernleşmesi başta Mısır olmak üzere diğer Müslüman ülkeleri de kapsayıcı ve onları da teşvik edici bir görünüm arz eder. Milliyetçiliğin de Rusya’da yaşayan Türkler arasında daha bilinçli bir biçimde gelişmesi de bununla ilgilidir. Doğulular savaş meydanlarında, sonra ticarette yüz yüze geldikleri Avrupa’yı daha yoğun bir biçimde izlemeye başlar. 18.yy. Osmanlısı Avrupa ve Rusya’ya çalkantılı bir fikir iklimi içinde bakmıştır. Ama bu bakış ve bilincin evrimi bile Osmanlı dünyasında önemli değişmelerin var olduğunu gösterir. Osmanlı’yı Medeniyet Değişimine Zorlayan Toplumsal ve Siyasi Gelişmeler Osmanlı, savaşlardaki mağlubiyetler ve toprak kayıplarına kadar modernleşmek ve Batılılaşmak gereğini duymamıştır. Karlofça Anlaşması ile başlayan toprak kayıplarının, Kırım’ın bağımsızlığını elde ettiği Küçük Kaynarca ile devam etmesi, ardından Edirne Antlaşmasıyla Yunanistan’ın bağımsızlık kazanması, Osmanlı’nın dikkatini kendine karşı bir süredir galibiyet almakta ve üstünlük kurmakta olan Avrupa’ya çevirmiştir, Osmanlı’nın mevcut konumunu koruyabilmesi için en iyi bildiği işi yapmaktan, savaşmaktan başka şansı kalmamıştır Mağlubiyetler Osmanlı’nın kendilerinde yüce gördükleri değerlere karşı şüphe uyandırır. Asker sayısı ve teçhizat bakımından savaştıkları devletlerden geri olmasalar da mağlubiyetler ve yıkımlar en büyük gerçek olarak ortada durmaktadır. Batı ile aranın açılmasını hızlandıran dinamik, Batı ilerlerken Osmanlı’nın durmasıdır. Rönesans, Reform, hümanizm, coğrafi keşifler, aydınlanma felsefesi, Sanayi Devrimi, Fransız İhtilali vb. gelişmeler hem bir birikimin sonucudur hem de yeni değişimlere katalizör olur. Yeni medeniyetle ilişkiyi bilmek, Tanzimat Dönemi edebiyatının mevcut tematik ve biçimsel hâlini sağlayan dinamikleri, yazar ve şairlerin zihniyetlerinin nasıl şekillendiğini anlamak noktasında çok önemlidir.

Medeniyet Değişimi Askerî Alanda Başlar

1787-1792 arasındaki mücadeleden mağlup ayrılmak, III. Selim’i Batı’yı daha yakından takip etmeye sevk etmiştir. Nizam-ı Cedit her ne kadar bir yeni askerî teşkilat gibi değerlendirilse de aynı zamanda bir ıslahat çalışmasıdır.

III. Selim’in ıslahat çalışmalarında başarısız oluşu Osmanlı’yı yıkıma götüren adımlardan biri olmuştur.

III. Selim’in yarıda bırakmak zorunda kaldığı askerî ıslahatları IV. Mustafa ve II. Mahmut devam ettirir.

1826’da Yeniçeri Ocağının kaldırılışı geçmiş askerî anlayışın terk edilip yeni, teknik ve Batı sistemine yakın bir orduya geçişin müjdesidir. Batılılaşma yolunda zaman zaman engel teşkil eden bir kurumun ortadan kaldırılması yolun daha hızlı kat edilebilmesinin de önünü açar.

Askerî Alan Dışındaki Yenileşme Hareketleri

Memurlara ve valilere maaş bağlanması, köy ve mahalleler için muhtarlıklar kurulması, erkekleri kapsayan bir nüfus sayımının yapılması, Posta Teşkilatı’nın kurulması, nazırlıkların kurulması, karantina sisteminin getirilmesi, pasaport alma usulünün konulması, mülkiyet hakkının tanınması vb. pek çok ıslahat II. Mahmut Devri’nde yönün Batı’ya çevrildiğinin göstergesidir. Mekteb-i Tıbbiyye gibi Avrupa tarzı okulların açılması, Batı müziği dinlemenin serbestleşmesi ve ilk gazete Takvim-i Vekayi’nin yayın hayatına girmesi ise kültürel manada Batı’ya yönelişi ifade eder. II. Mahmut Devri’nde Batılılaşmanın hız kazanmasının nedenlerinden biri Avrupa’ya tahsil için giden öğrencilerin Batı medeniyetini yakından tanıma fırsatı bulmalarıdır. İki medeniyet dairesini tanımış olmak, sosyal ve politik meselelerde Batı’yı örnek alan yeni bir aydın sınıfın oluşmasını sağlamıştır. Mustafa Sami Efendi, Mehmet Emin Paşa ve Ahmet Vefik Paşa gibi isimlerin yeni medeniyetin değerlerinin hızlı yayılmasında etkileri büyüktür.

Matbaanın Osmanlı’ya Gelişi ve Etkileri

Tahta, pişmiş kil, porselen vb. ilkel yöntemlerle gelişen matbaa, bugünkü anlamda ilk defa Johannes Gutenberg tarafından 1447’de icat edilmiştir. Avrupa’da matbaayla birlikte kitap ucuzlamış ve bilgi geniş halk kitlelerine yayılır olmuştur. Avrupa medeniyetinin Doğu ile arasındaki farkı açmasının temel nedeninin matbaa olduğu söylenebilir. Osmanlı’ya matbaa Gutenberg’den neredeyse üç asır sonra İbrahim Müteferrika ile gelecektir. 1726 yılında ilk Türk matbaası kuruluncaya kadar Türkçe kitap basılmamıştır. İlk Türkçe kitap ancak Lale Devri’nde Sultan III. Ahmet zamanında basılabilecektir. Müteferrika matbaasında basılan ilk kitap 1729 yılında iki ciltlik Arapça-Türkçe bir sözlük olan Vankulu Lügati’dir. Daha sonra Kâtip Çelebi’nin Tuhfetü’l-Kibâr fî Esfâri’lBihâr basılır. Karşılıklı birbirlerinin gelişimini sağlayan matbaa ve gazeteciliğin yeni medeniyet dairesinin kabulü sürecinde ne denli önemli bir etken olduğu görülmektedir.

İlk Gazetecilik Faaliyetleri

Gazeteciliğin nesir dilinin gelişiminde ve dilin sadeleşmesinde doğrudan etkisi vardır. Osmanlı’da resmî dili oluşturan, bugün Osmanlıca diye tabir ettiğimiz dil, Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerin işgal ettiği ve halkın anlamakta güçlük çektiği bir yapı arz eder. Gerek halkı yeni girilen medeniyet dairesine alıştırmak gerekse gelişmelerden haberdar etmek için kullanılacak dilin, halkın anlayacağı bir dil olması şarttır. Gazetelerin halkın anlayacağı bir dille yazma zorunluluğu, dilde sadeleşme serüveninin de başlangıç aşamalarından birisi ve belki de en etkili olanıdır. Charles Tricon tarafından İzmir’de çıkarılan İzmirli anlamına gelen Smyrneen’i ilk girişim olarak değerlendirmek doğrudur. İlk Türkçe gazete Takvim-i Vekâyi olur (1831). Resmî bir gazete olan Takvim-i Vekâyi bizzat II. Mahmut’un teşvik ve önerisi ile yayım hayatına başlar. Gazetenin en büyük yararı ıslahat çalışmalarından halkı haberdar edip yayılmasını hızlandırmaktır, dilin sadeleşmesi serüveninde ayrı bir öneme sahiptir. Gazetenin adı 1920’de TBMM tarafından önce Ceride-i Resmiyye’ye, sonra da 1922’de Resmî Ceride’ye dönüştürülür. 2 Ocak 1928’den itibaren ise Resmî Gazete hâlini alır.

Ceride-i Havâdis ikinci Türkçe gazetedir. Devlet teşvikiyle yayımlandığı için yarı resmî bir yayındır. İç ve dış politikadaki gelişmeleri yansıtmaya çalışan gazete, halkın talebi arttıkça dilini sadeleştirmek zorunda kalır. Türk düşün tarihinde gerçekleştirdiği yenilikler şunlardır:

  • İlk Türkçe -yarı resmî- özel gazetedir.
  • Yaşanılan günlük siyasi ve sosyal hayata ait olayların yer aldığı ilk Türkçe gazetedir.
  • İlk kez bir muhabir kadrosu kurulur.
  • Devlet desteği alan ilk özel gazetedir.
  • İlk yazar kadrosuna sahip gazetedir.
  • İlk kez ilan yayımlayan ve gelir elde eden gazetedir.
  • Ölüm ilanlarına yer veren ilk gazetedir.
  • Edebî konuların kaleme alındığı ve edebiyatçılara kapılarını açan ilk gazetedir.
  • Baş muhabirlik sistemini kuran ve sütunlarında yer veren gazetedir.

İlk özel Türk gazetesi olan Tercüman-ı Ahvâl , “gazeteciliğin pîri” unvanıyla anılan İstanbul Telgraf Müdürü Agâh Efendi ve Şinasi tarafından çıkarılır. Birinci sayısında Şinasi’nin kaleminden çıkan Mukaddimede Şinasi’nin önemle üzerinde durduğu şey, devlet ve vatandaşın karşılıklı olarak birbirlerinden sorumlu olmalarıdır. Günlük siyasi gelişmeleri haber vermesinin ötesinde bu gazete; kültür, edebiyat konularındaki yazılarıyla bir fikir merkezi görevi görmüştür. Şinasi’nin Şair Evlenmesi de burada tefrika edilmeye başlanmıştır. Tercüman-ı Ahval’in kelime anlamı “Durumların Tercümanı”dır. Tasvir-i Efkâr , Tanzimat modernleşmesinin yayılması ve halkın yeni değerlerle tanışmasını sağlamakla birlikte siyasetle yakından ilgili bir neslin ve çevrenin oluşmasında da önemli bir adımdır. Hürriyet ve medeniyet düşüncesinin yeşermesinde, başta Şinasi ve Namık Kemal’in yazılarıyla katkısı büyüktür. 1949’a kadar çeşitli sebeplerle yayın hayatına ara vererek ve değişik isimlerle yayımlanır.

İbret, 1 Şubat 1869’da Aleksan Sarrafyan Efendi tarafından kurulur. Dönemin bir geleneği olarak aleyhte siyasi yazılar yayımlandığı gerekçesiyle iki ay süreyle kapatılır. Namık Kemal’in başyazarlığında yeniden yayımlanmaya başlar. Türk siyasi tarihinde en önemli özelliklerinden birisi Namık Kemal’in en olgun ve ateşli yazılarının yayımlandığı yer olmasıdır. Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre piyesinin Gedikpaşa Osmanlı Tiyatrosu’nda temsilinin ardından coşan halk, “Yaşasın Kemal” nidalarıyla İbret gazetesinin önünde toplanır. İbret, 5 Nisan 1873’te tamamen kapatılır.

Ali Suavi’nin 1866’da çıkarmaya başladığı Muhbir de bir fikir gazetesidir. Muhbir, elli sayının ardından maddi imkânsızlıklar nedeniyle yayınını durdurur.

Hürriyet, edebiyat tarihine “ihtilal gazetesi” namıyla ün salan gazetedir. 63. sayıya kadar Namık Kemal ve Ziya Paşa tarafından Londra’da çıkarılır, yüz sayıyı geride bıraktıktan sonra yayın faaliyetine son verir.

Tercüme Odası ve Faaliyetleri

1821 yılında Tercüme Odası kurulur. Temel görevi resmî yazışmaları tercüme etmek olan kurum, zamanla bir diplomasi okulu hâlini alır. Osmanlı Devleti’nde Tercüme Odasına kadar bu görevi çeşitli kurumlar yerine getirir. Tercüman ihtiyacını karşılamak için gayrimüslim tebaaya güvenmeyen Osmanlı, işi kendi bünyesi içinde kotarmak adına Tercüme Odasını kurar. Tercüme Odasının faaliyet alanını büyük ölçüde yeni medeniyet dairesi Avrupa’nın oluşturması, bir müddet sonra Arap ve Fars dillerinden kelimelerin kısmi tasfiyesini sağlar. Dönemin hâkim kültürü Fransız kültürüdür ve odadaki memurların da ekseriyeti Fransızca bilir ve yetişmek için yeni gelenlere de bir taraan hocalık yaparlar. Burası bir anlamda dil okulu gibidir. Tercüme Odasının kültürel katkılarından bir diğeri ise kurum bünyesinde bir kütüphane kurulmasıdır. İlk Türkçe-İngilizce sözlüğün yazarı olan dil bilim ve sözlük bilimci James William Redhouse’un Tercüme Odasında faaliyet göstermesi ve kütüphane oluşumuna katkıda bulunması, kurumun ne denli işlevsel ve önemli olduğunu gösterir. Ahmet Vefik Paşa’nın Türk edebiyatı ve tiyatrosuna büyük hizmetlerinden birisi Moliére’in on altı eserini çeviri ya da adapte yoluyla sanat dünyasına tanıtmasıdır.

Mimaride Değişim

Osmanlı’da sivil mimari yeterince gelişmemiştir. Osmanlı mimarisi en estetik eserlerini ise dinî yapılarda, camilerde vermiştir. Özellikle Mimar Sinan’ın Süleymaniye ve Selimiye ile vardığı estetik zirve dikkat çekicidir. Lale Devri’nden sonra mimari, Mimar Sinan çizgisinden çok, gayrimüslimlerin zevk ve ticaret tekeline girecektir. Lale Devri’nde klasik Osmanlı mimarisi aşırı süslü bir hâle bürünür. Kâğıthane’deki Sadabad’da onlarca Batı tarzında köşk inşa edilmiş ve bahçe düzenlenmiştir. Yeni yatağın kıyısına otuz sütun üzerine görkemli bir kasır (Sadabad Kasrı), kasrın önüne büyük bir havuz, çağlayanlar, ağzından sular akan ejderhalar, fıskiyeler yaptırır. Derenin iki yanına, Baruthâne’ye kadar tüm kıyıda rıhtımlar kurulmuş, üzerine zarif köşkler, yer yer hamamlar yaptırılmıştır. Osmanlı Bankası gibi banka binalarının, Beyoğlu’nda çeşitli ticaret alanlarında faaliyet gösteren yeni mağazaların, restoranların tamamına yakını Batı mimarisiyle inşa edilir. 18. yüzyılda Osmanlı mimarisindeki Batı tesiri, İstanbul’un bazı kasır ve köşklerinde kendini gösterir. Batı etkili cami mimarlığında, klasik Osmanlı mimarlığında görülen sadelik içindeki asaletin aksine, aşırı süslemeye önem verilir. Osmanlı padişahlarından Abdülmecid Dönemi’nde inşa edilen Topkapı Sarayı’na eklenen Mecidiye Köşkü, Tophane Nusretiye Camii, Dolmabahçe Camii, Aksaray Pertevniyal Valde Camii, Beyazıt Yangın Kulesi, Ihlamur Kasrı, Beykoz Kasrı vb. 19. yüzyılda İstanbul’un her yerinde kâgir okullar, karakollar yükselmeye başlar. Bunlar değişmeye başlayan mimari zevkin ürünleridir. Avrupa’nın ilk metrolarından biri olan “Tünel”, Karaköy ve Beyoğlu arasında işletmeye açılır. 19. yüzyılda İstanbul, kaldırım, su yolu inşaatı ve genişletilen caddeleriyle bir şantiye görünümündedir. İlk park olan Tepebaşı, bu dönemde yapılır. Karaköy ve Eminönü Abdülmecid zamanında 1845’te bir köprüyle birleştirilir. Apartmanlar da kendini yavaştan göstermeye başlar. Geleneksel Osmanlı mahalleleri, artan konak ve şık binalarla sıkışık bir görünüme bürünür.

İlk Tiyatrolar ve Tiyatro Binaları

Osmanlı’nın seyirlik sanat ihtiyacını yüzlerce yıl ortaoyunu karşılamıştır. Bunun öncesinde de KaragözHacivat oyunları vardır. Rakkaslar, çalgıcılar, taklitçiler gibi çeşitli görev kolları vardır. Tiryaki, Kavuklu gibi tipler aracılığıyla aksiyon sağlanır. Tiyatroyu en kolay benimsedikleri sanat türlerinin başına koymak gerekir. Batı’da yüzlerce yıl öncesinde yazılı metinlere kavuşmuş, önce tragedya ve komedi sonra Victor Hugo’yla birlikte de dram olmak üzere kollara ayrılmış; tiyatro, Avrupalının günlük yaşamında, eğlence hayatında ve son tahlilde zihin dünyasında önemli bir role sahiptir. Tiyatronun halkı bilinçlendirme noktasında önemli bir işlevi olduğunu fark eden Tanzimat yazarlarının hemen hepsi tiyatro oyunu kaleme almıştır. 1860’ta Şinasi’nin Şair Evlenmesi ile başlayan tiyatro oyunu yazma geleneği, çevirilerle birlikte yüzyılın sonuna kadar geride yüzlerce yazılmış ve kimisi oynanmış oyun bırakmıştır. Modern tiyatro oyunlarının Osmanlı’da sahnelenmesi, III. Ahmet zamanında yabancı elçiliklerde icra edilen temsillere kadar uzanır. Abdülmecid Dönemi ise tiyatronun yaygınlaşma dönemidir. İlk tiyatro bu yıllarda Giustiniani adında bir Venedikli tarafından kurulur. Bunun ardından Sardunyalı Bosco’nun 1840’ta kurduğu tiyatro gelir. “Yazar Goldoni’nin Don Grigorio yapıtı İtalyancadan Türkçeye çevrilir ve ilk kez olarak Türk diliyle bir oyun sahneye koyulur. Oyun, Ermeni oyuncular tarafından oynanmıştır. Naum Tiyatrosu’ndan sonra, en az onun kadar önemli bir diğer kuruluş Gedikpaşa Tiyatrosu’dur. 1869’da Naum Tiyatrosu yandıktan sonra Tanzimat Dönemi’nde yazılan ve çevrilen eserlerin oynandığı en önemli mekân burası olacaktır. Güllü Agop, Türkçe oyunlar sahneleyen Ermeni oyuncuların şivelerini düzeltmesi ve Türkçe oyunların sahnelenme sayısının artmasında çok önemli bir rol oynar. Namık Kemal, Ahmet Midhat gibi Tanzimat yazarları yanında tanınmış Avrupa yazarlarının oyunları da çevrilip burada sahnelenir. Gedikpaşa’dan başka bu dönemde bir de Aziziye Tiyatrosu vardır ki burada da Türkçe operalar sahnelenir. Abdülhamit Dönemi’nde tiyatro sanatı neredeyse yok denecek kadar azalır. Meşrutiyet’ten sonra ise tiyatro bir kez daha gündeme gelecek ve yeniden eserler üretilip sahnelenmeye başlanacaktır.

Batı Musikisinin İlk Örnekleri ve Musikide Değişim

Osmanlı’da musikinin halk müziği, klasik Türk musikisi ve tasavvuf musikisi olarak üç ana damarda ilerlediği söylenebilir. Halk müziğinin taşra ve kırsalın, klasik musikinin saray çevresinin, tasavvufun ise tekkelerin zihinsel ve estetik yapılarının ürünü olduğu kabul edilir. Türk modernleşmesinin yavaş yavaş diğer toplumsal kurumlara da sirayet etmeye başladığı düşünüldüğünde müzikte de Batılılaşmanın bir zaruretmiş gibi algılandığı ve özellikle Batı musikisinin klasik Türk musikisini tahtından etmeye başladığı görülür. Batı müziği de ilk etkilerini saray çevresinde gösterir. Çünkü bu müzikle ünsiyet edebilecek kitle ancak burada mevcuttur. Nasıl ki modernleşme askerî alanda başladıysa müzikteki değişim de burada başlar. Avrupai bir ordu kurma niyetiyle oluşturulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin bu yapısına uygun olarak kurulan Mızıka-yı Humayun’un başına İtalyan müzik adamı Giuseppe Donizetti getirilir. İlk Türk bandosu olan bu kurumun gelişmesinde ve Batı müziğinin sevilip yaygınlaşmasında Donizetti’nin payı büyüktür. Donizetti Paşa, Enderun ağalarından kurduğu bandosuna önce Batı notası öğretir. Sonra da İtalyan operalarını askeriyenin dışına çıkarak sokaklarda da icra ettirir. Bandodan başlayarak koro ve orkestra eserlerine yönelir. Böylece Batı musikisi zevkini saray ve çevresine aşıladıktan sonra, şehre yaymayı düşünür. Donizetti, Batı musikisini tanıtmaya çalışırken diğer tarafta da klasik Türk musiki tarihinin en değerli isimlerinden İsmail Dede Efendi, Dellâlzade İsmail Efendi gibi üstatlar II. Mahmut tarafından hürmet görmektedir. Cumhuriyet Dönemi’nde bile bu ikiliğin sancıları aşılamayacaktır. III. Selim ve II. Mahmut tecrübelerinin ardından Abdülmecid Dönemi’nde Batı musikisi kültür hayatında kendisini daha fazla hissettirir. Osmanlı bürokrasi çevresinden kişilere tiyatro oyunları yanında opera ve müzikli oyunlar sahneler. 1840’larda Beyoğlu-Bosko Tiyatrosunda operalar sahnelenir. Sarayda şan, saz, orkestra, koro ve dans çalışmalarına katılan altmış dolayında musikici bulunmaktadır. Dolmabahçe Sarayı’nda yaptırdığı üç yüz kişilik salonda hem sarayda yetişenlerin hem de yabancı kumpanyaların oyunları sahnelenir. Burada sahnelenen operalarda kullanılan orkestra, genellikle Mızıka-yı Hümayun’daki gençlerden kurulu saray orkestrasıdır. Yine Abdülmecid’in sarayında yalnız kadınlardan Abdülmecid’in musiki düşkünlüğü öylesine ileridedir ki klasik müzik tarihinin yapı taşlarından biri olan piyanist Franz Listz bile 1847’de İstanbul’da biri sarayda olmak üzere iki konser verir. Yine Macar besteci August von Adelburg ve İtalyan kemancı Luigi Arditi de İstanbul’da konserler veren müzisyenlerdendir. İlk Türk bandosunun kurucusu Giuseppe Donizetti, Batı müziğinin yaygınlaşmasında en önemli isimlerden birisidir. Bando dışında Batılı müzik kurumu pek kalmaz. Abdülaziz Fransa, İngiltere ve Avusturya gezilerinin ardından âdeta bir değişim geçirir ve bu şehirlerdeki opera ve konserlerin Avrupalıların kültürel hayatındaki etkisini gördükten sonra, Abdülmecid kadar olmasa da birtakım yeniliklere imza atar. II. Abdülhamit’in de Batı musikisine babası Abdülmecid gibi fakat ondan daha köklü biçimde hayran olduğu bilinmektedir. Bu bakımdan Abdülhamid de saraydaki Batı müziği çalışmalarını teşvik edecektir.

Minyatürden Yağlı Boyaya: Değişen Resim Sanatı

Tanzimat’tan önce Osmanlı’da resim ve heykel sanatı, dinen yasak olduğu düşünüldüğü için yok denecek kadar azdır. Minyatürler ise saray çevresinde kalmış ve geniş bir yayılma alanına sahip olamamıştır. Minyatürden yağlı boya resme geçiş Tanzimat’a tesadüf eder. Tıpkı musiki gibi resim de saray çevresinin alafrangalaşma işaretlerinden biri olarak başlangıçta bu çevreyle sınırlı kalır. Halka ulaşması ve sivil ressamların çıkması için biraz daha beklemek gerekecektir. Öyle ki resmin dinen yasak görülmesi bu sanatın heykelden sonra en geç gelişen sanat türlerinden biri olmasına yol açar. Avrupa’dan hayranlıkla dönen Abdülaziz heykelini ancak sarayın bahçesine yaptırabilecektir. Batılı anlamda resmin Abdülaziz’in Avrupa seyahatinden sonra geliştiğini söylemek mümkündür. Abdülmecid gibi sanata düşkünlüğü ile bilinen Abdülaziz, seyahatinin dönüşünde yanında satın aldığı resimleri de getirmiştir. Mühendishane-i Berri Humayun ve Harbiye gibi eğitim kurumlarının içinden de müfredatlarında resim dersleri olduğu için asker ressamlar olarak anılacak ressamlar yetişir. Kabiliyetli gençlerden bazıları yetiştirilmek üzere Avrupa’ya gönderilir. Resim sanatının gerçek anlamda gelişimini ve profesyonel bir biçimde icrasını sağlayacak kurumsa “Sanayi-i Nefise Mektebi” olur. Paris Güzel Sanatlar Okulundan ilham alınarak kurulan mektepte, gayrimüslim ve tamamı erkek öğrencilere sadece resim değil heykel ve mimarlık alanında da eğitim verilir. Tecrübe edilen yeni sanat türünün ürünleri ise bir müddet sonra sergilenmeye başlanır. İlk kişisel sergiyi de Şeker Ahmed Paşa 1900’de Pera Palas’ta açmıştır. Sanayi-i Nefise Mektebi 1928’de Güzel Sanatlar Akademisi ismini alacaktır. Burası da 1982’den sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesine dönüşür.

Kılık ve Kıyafette Değişim

Kılık ve kıyafet değişimi de ilkin askerî sahada olur. Osmanlı askerleri yıllarca Müslüman Türk geleneği içinde üniformalar giyerken III. Selim ve II. Mahmut’tan itibaren Avrupa tarzı üniformalar giymeye başlar, bu giysilerin giyilmesiyle ordunun nizama geleceği düşünülür. Yeni ordu için 1826’da çıkarılan yönetmelikte, askerlerin üniformalarının Avrupa stilinde ceket ve pantolondan ibaret olduğu belirtilir. Oysa yirmi yıl önce yardımcı birliklere Frenk giysisi giydirme teşebbüsü, 1807 ayaklanmasını başlatmış ve doğrudan doğruya III. Selim’in tahttan indirilmesine yol açmıştır. Bernard Lewis, Frenk üniformaları sorununun sadece bir giyim kuşam değişikliğinden ibaret olmadığını belirtir. Çünkü giyim ve kuşam bir taraftan insanların zihniyetlerinin bir sonucudur. Esasında İslam, ipek hakkındaki bir yasak dışında hiçbir giysiyi yasaklamamıştır ama Müslümanlar görünüşte bile kendilerini kâfirlerden ayırmak ister. Onların kıyafetlerini de taklitten kaçınırlar. Ulema, yeniçeri, kalem mensubu kendilerini ayırt eden farklı biçimlerde başlıklar takar. Bu nedenle askerleri yeni üniformaları giymeye ikna etmek kolay iş değildir. En gücü de şapkadır. Çuhadan yapılmış, yanları dilimli, aşağı yukarı silindir taç şeklinde kalın bir başlık olan “şubara”, önce bostancılar, sonra da III. Selim’in Nizam-ı Cedid birlikleri tarafından giyilir. II. Mahmut’un yeni ordusu tarafından da kısa süre kullanılır. 1828’de ise Kuzey Afrika menşeli “fes” sultana gösterilir ve bundan sonra o kabul edilir. Malum “fes” bundan sonra Osmanlı’nın sembollerinden biri hâlini alacaktır. 1829 yılında kıyafet reformu genişletilir ve sivilleri de içine alır. Cübbe ve sarık ulemaya bırakılırken memurların giyim ve kuşamı nizam altına alınır. Siviller için fes zorunluğu gelir. Cübbe ve terliğin yerine de redingotlar, pelerinler, pantolonlar ve siyah derili potinler geçer. Mücevherat, kürk ve diğer süsler gider ve hatta sakallar bile kırpılır. Sultan buna örnek olur ve saraydan paşalara, onlardan da çeşitli memur tabakalarına yayılır. Fransa’da olduğu gibi perşembe günü tatil edilir. Sultanın portresi de devlet dairelerinin duvarlarına asılır. Giyim, kuşam tarzı Osmanlı insanının muhafazakâr zihniyetinin sembolü gibidir. Bu yüzden de değişimi dirençle karşılaşır. Abdülaziz’in redingot giydiği için “gavur padişah” diye tavsif edilmesi bununla ilgilidir. Sarıktan fese geçişin de festen şapkaya geçişin de inkılaplar içinde halk tarafından en çok eleştirilenler olmasında da bu zihniyetin payı büyüktür.